Hikâye ve öykü! Anlamdaş saydığımız iki kelimeyi peş peşe gelecek şekilde sıralamak benzerlik taşıyor, zannedilebilir. Bunun farkındayız. Kolay bir teşhisle şunu açıkça ifade etmek lazım geliyor. İlki ne kadar kadim, gelenek ve köklü ise; diğeri o kadar yeni… Öykü, Uygur Lehçesinden aparılma… Hikâyeye gelince Arapça’dan dilimize geçmiş, Türkçe’de birbiriyle kaynaşmış durumda… Meseleye vakıf olmak için önce kavramları sıkı ve sağlıklı anlamak icap ediyor. Hikâye yerine kullanılan kelimelerin çokluğunu görünce şaşıracaksınız: “Haber, kıssa, eser, destan, efsane, masal, mesel, endar, engare, esatir, esmar, esre, fesan, fesane, fıkra, hengame, hurafe, latife, megazi, sabak, medh, menkıbe, hadise, muhadara, mutayebe, nida, nakl, nekra, reva, şathiye, hezel, tahkiye, tutiname, vakıa.”

Hikâyenin binbir ismi

Kelimenin tarihi seyri ise daha acayip. Büyük bir medeniyet Doğu, kadim üstelik… Ve üstüne üstlük ilk insan ve peygamber Hazreti Âdem Aleyhisselam ile başlayıp son peygamber Hazreti Muhammed (s.a.v) ile zirveye ulaşan peygamberler diyarı… Hal böyle olunca daha çok mana, daha zengin çağrışımlar kazanıyor doğu dillerinde hikâye. Aslında hikayenin esrarlı ve gelenek seyrini günışığına çıkarmaya gayret edeceğiz. Bunun için de uçsuz bucaksız çöllere, büyük çadır obalarına, uzun muz ve hurma ağaçlarına, yakıcı güneşle bulutsuz gecelere misafir olacağız.
Ama öncesinde hikâyenin menşeini resmedelim: İlk devir Arapçasında hikâye ve rivayet kelimeleri pek kullanılmaz. Daha çok hadise, nebe’, esatir, kıssa terimlerine rastlanılır. Meddah hikâyeciliği bize Arap kültüründen geçer.

Eğlendirici canlandırmalara taklid; görüneni tahkiyeye müşahede; anlatıların çölde geçip dram soslusuna esmar; tılsım ve peri gibi daha ziyade hayali olanlarına hurafat; bilineni aktarmaya ehadis; daha belirsiz yani muğlakına rivayet; oynanmaya müsaitlerine temsil; fabl türüne lisanü’l-hayevanat; biyografi türüne siret; şahsî menkıbelere nevadir; Allah dostlarının serencamlarına menkıbe adı verilirdi.
Meselenin mana tarafı böyle. Artık semantik ve tematik yönüne geçmenin zamanı geldi. Hikâyâtü Ebi’l-Kâsımü’l-Bağdadî müellifi Ebü’l Mutahharü’l-Azdî tam anlamıyla bir hikâye kitabı olmasa da içerdiği şiir gibi ve düzyazı metinlerle gerçek hayattan kare ve kesitler sunar bize.

Arap hikâyeciliğinin menşei, günümüzde anlaşılacağı üzere sırf nesre bağlı, ayrı bir tür olarak algılanmamalı. Zira yazılı Arap edebiyatının başlangıcı, diğer edebiyatların doğuşunda olduğu gibi şiirdir. Sonra süslü, uyaklı nesre, daha sonra düzyazıya çevrilecektir. Semûdîler, ata binip mızrak ve kılıç sallayan savaşçıları; Bedevîler, aşka duyulan özlem; Kahtanîler, bitmek bilmez savaşlarla çetin dağ ve çöllerini; Süryanîler, savaş alanında çarpışmalar gibi şahsî ve sosyal konuları tasvir ederlerken hep, şekilce şiir ve fakat anlatıcı olarak hikâye türlerinden istifade ederler.

Araplarca saygı gören ve mesleği sırf hikâye anlatmak olan hâkiyâ zümresinin tesirli sözlerine inanılır. İmrü’l Kays, Tarafa, Züheyr, Lebîd, Amr bin Gülsüm, Antara, Hâris bin Hillizâ’dan meydana gelen Muallakât- Seb’a (Yedi Askı) bunların ilkleri olup şiir, kaside ve mesnevilerinde kabilevî övgülere, manidar hikâyelere, büyük savaşçılara yer verirler. Sonraları Şanfara, Urve bin Vard, El-Advanî, Zabbân, Âbid bin Abrâs, Hâtim, Avs bin Hacer gibi ilk dönem Arap edebiyatının meşhur isimleri takip edecektir. Araplarda hikâye geleneğinin başlangıcı, samar olarak bilinen geceleri bedevi çadırlardaki anlatılardır. Bu anlatıcılar çöl çöl dolaşırlar. Mekkeli Nâdir bin Hâris, Hîre saraylarını gezerek eski İran şahlarının hayatı ve savaşları hakkında öğrendiği masalları nakledermiş. Onun dışında birçok anlatıcı da özellikle Eyyâmü’l-Arab yani Arap Günleri’nde tarihi ve kahramanlık hikâyeleri naklederlermiş.
Kıssadan hisseler

Yüce Kitabımız Kuran-ı Kerim’in vahiy yoluyla, Peygamber Efendimiz (s.a.v) vasıtasıyla 610 – 632 yılları arasındaki 22 yıllık nüzulüyle, cahiliye devrine dair efsanevi anlatılar giderek zayıflar. Bunların yerine sahih, güvenilir, nass’a dayalı hikâyeler gelir. Bu hikâyeler kıssa ve kasas tabiriyle, bizzat Rabbimiz tarafından ifade edilir. Bunların da en bilinenleri şunlardır: Hazreti Adem ve Yaradılış, Habil ile Kabil, Nuh Tufanı, Hud ve Korkunç Ses, Hazreti Salih’in Devesi, Hazreti İbrahim’in Arayışı, Lut ve Yıkım, Hazreti İsmail’in Teslimiyeti, Hazreti Yakup ve İsrailoğulları, kıssaların en güzeli Hazreti Yusuf, Hazreti Eyyüb’ün Sabırla İmtihanı, Hazreti Şuayb’ın Tevbesi, Hazreti Musa ve Firavun, Hazreti Davut ile Calut, Hazreti Süleyman ve Sebe Melikesi Belkıs, Hazreti Yunus ve Balık, Hazreti Üzeyr ve Esrarengiz Uyku, Hazreti Lokman’ın Oğluna Nasihatleri, Hazreti Zülkarneyn ile Yecüc ve Mecüc, Hazreti Yahya ve Beş Kelime, Sıradışı Bir Elçi Hazreti İsa ve Kainatın Efendisi Hazreti Muhammed (s.a.v)…

Kur’an-ı Kerim kıssalarının hepsi bu kadar mı? Hayır, tabii ki de! Az önce dediğimiz üzere, bunlar en bilinenleri… İslamiyet’in arza inişi ve yayılışı, bütün dünya edebiyatına derinden tesir eder. Bilhassa putperestler, zerdüştler ile hurafe ve bidatlere dayalı her kavmin cahiliye devrinden kalma muhayyel hikâyeleri; zamanla yerini, Peygamber kıssalarına, Allah dostlarının menkıbelerine ve din uğrunda verilen büyük ve küçük cihat numunelerine bırakır. Henüz Peygamberimiz (s.a.v) hayatta iken İslam coğrafyasında Hassân bin Sâbit, Mutammim, Ebu Mihcân, Huteyâ, Ebu Züheyb, Ebü’l-Esvedü’d-Düelî, Sa’d bin Ebî Vakkâs radıyallahu anh gibi İslam’ın güzelliğini, hayatın geçiciliğini, erdem ve fazileti, islam ruhunu anlatan; bunları yaparken de cahiliye an’anesini zemmeden şair-hikâyeciler yer alır.

İslam’ın getirdiği bereketli eserler

Bunların yanında Emeviler devrinde Ömer bin Rebîa, Kaysü’r-Rukayyet, Kays bin Zarîh, Kays bin Mülevveh (Leyla’nun meşhur Mecnun’u), Cemîl bin Abdullâh, Kâtib, Ahtal, Farazdak, Cerîr gibi edebiyatçılar içe yönelen eserler verir. Bu devir eserlerinin en meşhuru hiç şüphe yok ki İbn Hazm’ın kaleme aldığı Güvercin Gerdanlığı adlı hikâyedir.

Abbasiler dönemiyle birlikte İslamiyet’in sanat ve coğrafyası daha da genişler. O derece ki İslam kültür ve medeniyeti Türk, Fars, Suriyeli ve Mağripli Berberîlerin kalemiyle şekillenir. Daha kısa ve veciz şiir ve hikâyeler yazılmaya başlanır. Filistinli Mûtî bin Ayas, Habeşli Ebu Dulâme, Basralı Beşşâr bin Bürd, Horasanlı İbnü’l-Ahnef, yine Horasanlı Ekavvak bu dönemin usta isimleridir. Bunların dışında tarihi birçok hikâyeyi derleyen İbn İshâk, meşhur müverrih Vâkıdî, biyografi uzmanları İbnü’l-Kelbî ve İbn Hallıkân, bütün zamanların en meşhur tarihçisi Taberî ve İbn Esîr, tarihi hikâyelendiren yazar, Mes’ûdî ve usta hikâyeci Ferec dönemin mühim simalarıdır. Peşleri sıra şaşı gözlü Câhiz’i anmak gerek. Retorik üzerine kaleme aldığı eseri Kitabü’l-Beyanü ve’t-Tebeyyün’de güzel söz söyleme ve etkili konuşma teknikleri üzerine çok hoş ve anlamlı örnekler hikâye edilmektedir.

Zamanla hadis edebiyatı tekamülünü sürdürülür. Onu fıkıh, akaid ve kelam gibi daha ziyade ilim ve cedel üzerine kurgulanmış ilimler takip eder. Müslüman coğrafya arasında Kütüb-i Sitte yani Altı Kitap olarak bilinen (Buhârî, Müslim, İbn Mâce, Tirmizî, Ebu Dâvûd, İmam Nesâ’î) hadis külliyatında Peygamber Efendimizle ashabının güzel ve temiz yaşayışına dair binlerce hikâye örnek gösterilir.

Mezhepler etrafında menkıbeler

Hak mezhepler etrafında anlatılar ile devam eder hikayeler. Hanefî, Şafî, Malikî, Hanbelî, Zâhirî temerküzlü hikâyeler halk arasında yayıladursun; bunların etkisiyle menkıbeler yayılır. Tasavvuf hikayeleri katı havayı yüksek derecede yumuşatır. Şazelî, Gülşenî, Kâdirî, Yesevî gibi tasavvuf yolcularının kıssa ve menkıbeleri salik ve mürid adı verilen talebelerine tesir eder. Kâtib İbn Nubata, Semerâtü’l-Evrâk sahibi İbn Hicca, meşhur meddah İbn Fadlullah Umarî, kitapkurdu İbn Seyyidü’n-Nâs, Zehebî, Cinânü’l-Cinâs müellifi büyük hatip Safedî, Kur’an-ı Kerim ve tarih uzmanı İbn Kesîr, Keşfü’z-Zünûn sahibi Kâtib Çelebî namı diğer Hacı Kalfa, seyyah ve nüktedan Evliyâ Çelebî, Gürerü-l-Hasâ’is yazarı Vatvat, İbn Fahd, Abşihî, Kitâbü’s-Sabûh müellifi Navacî, görme melekesini kaybetmiş hekim Antakî gibi büyük sanatkârlar; yazdıkları eserlerinde dönemlerine ve öncesine dair sayısız hikâyeye yer vermişlerdir.

Sekizinci asrın başlarında sarf ve nahiv alimi Esmâ’î tarafından ilk kez gün ışığına çıkartılan Antar Hikâyesi öne çıkan bir başka eserdir. Aşk ve kahraman orijinli bu hikâyelerde çöl insanın hayatları başarılı bir dille tasvir edilmiştir. Kuzey Afrika Arapları tarafından kolaj tadında aktarılagelen görkemli Benî-Hilâl Hikâyâtı ile özellikle Mısır’da bilinen Ebu Zeyd Hikâyeleri’nde yer yer fantastik sınırlarda gezinen temalar işlenirken; Seyfü’l-Yâzân Hikâyeleri’nde dev, cüce ve perilerle mücadele edip nihayet onları yenen ve fakat çok geçmeden vefat eden Yemen kralı Seyf’in çilelerle dolu mücadelesi anlatılır. Bunların dışında tıpkı Seyfü’l-Yâzân formatıyla kaleme alınan velakin ondan farklı olarak Hıristiyanları Müslümanlaştıran korkusuz cengaver Seyfü’t-Tîcân’ın sergüzeştlerinden oluşan beş ciltlik Seyfü’t-Tîcân Hikâyeleri’nin yanı sıra Araplarca Bilge Lokman namıyla bilinen ve hayvanların ağzından didaktik bilgi ve dinsel öğütler aktaran Lukmân Hikâyeleri’ni de hatırlamak gerek.

Hint diyarından geçiş

Selçuklu ve Osmanlı dönemleriyle birlikte şeklen şiir, muhtevasıyla vaka kurgusunu daha bir güçlendirerek seyrine devam eder hikâye… Bu dönem sanatçıları; Allah kelamı Kur’ân-ı Kerim, sünnet ile âlimlerin yol haritası tarikat ve mezhepler üzerine yoğunlaşırlar. Hikâyeler dini hayatı insanlara anlatmaya yönelmiştir. Başta kıssadan hisse olmak üzere birçok temada takdire şayan kıssalar vücuda getirilmektedir. Bunlar arasında ilk akla gelen eser meşhur Kelîle ve Dimne Hikâyeleri’dir. Doğu’nun efsane klasiklerinden biridir Kelile ve Dimne. Bu muhteşem kitaba kapak olan iki isim aynı zamanda başrollerini paylaşır eserin. Biri iyi niyetli Kelile, diğeri art niyetli Dimne. Beydeba diye biri gerçekten yaşamış mıdır, yoksa bu, ‘Bîdpây ve Pilpây’ gibi Sanskritçe bir unvan olup ‘bilgelerin başı’ anlamına gelen bir makam ifadesi midir, tam olarak bilinmiyor. Ama su götürmez gerçek Kelile ve Dimne’nin kendisidir. Sırasıyla Hint, Fars, Arap duyuş ve düşünüş tarzının ortaklaşa hazırlanmış ilk şaheseridir Kelile ve Dimne. Beydeba’ya atfedilen ama ondan çok İbn Mukaffa adıyla bütün dünyaya yayılır. Bir ayağı Yunan Ezop Masalları’na dayanır, diğer ayağı La Fontain fabllarına gider Kelile ve Dimne’nin. Eserin farklı nüshaları ve ondan çok Kelile ve Dimne’nin asıl hangi metin olduğu üzerinde tartışmalar hâlâ devam etmektedir. Süregelen polemikleri, bu sahanın uzmanlarına bırakıyor ve orijinal nüshaya en yakın Arapça çeviri olan Ebu Lous Şeyho el-Yusû’î metninin dikkate alınması gerektiğini haber veriyoruz.

Asıl adı Kitâbü Elfi Leylâ ve Leylâ olan Binbir Gece Masalları da çok mühimdir. Kadınların sadakatinden şüphe duyduğu için onları katleden zalim bir kral ile onu bu fikrinden vazgeçirmeye çalışan zeki bir kadın arasında cereyan eden hikâyelerde bütünlük gözükmez. Hikâyelerin menşei, Hezâr Efsâne (Bin Masal) başlığıyla İran Edebiyatına yaslanır. Kökenini daha eskiye taşıyıp Hindistan’a götürenler varsa da bunların hepsi ispata muhtaç konulardır. Binbir Gece Masalları da hikâye geleneğinin uzantısı sayılmaktadır. Kitâbü Elfi Leylâ ve Leylâ yani Binbir Gece Masalları kadın düşmanı bir hükümdarla, akıllı bir kadın arasında geçen olaylardan oluşur. Masallar gece anlatılıp binbir gece boyunca devam ettiği için kitap, bu adı almıştır.

Hikmet açan mesneviler

Bostan vez Gülistan dönemin güçlü hikâyevî anlatılarından biridir. Doğunun referans kitaplarından biri olan “Bostan” tamamen manzumedir. Eserde başta dînî, siyâsî, ahlakî ve sosyal olmak üzere hemen bütün hikâyelere yer verilmiştir. Müellif, eser boyunca derin dünya görüşünü zengin felsefî düşüncesiyle birleştirerek okura seslenmeyi arzulamıştır. Bunu yaparken de, diğer klasik doğu formellerinde olduğu gibi ‘temsil, konuşma ve hikaye’ tekniklerine başvurmuştur. İslamda kitap yazma usulünde olduğu gibil eserine besmele sonrası Yüce Allah’a dua ve yakarı kabilinde “Münâcât” ile başlar. ‘Eserin Yazılış Gerekçesi’ derli toplu aktarılır: “Dünyanın her yerini gezdim, dolaştım; sayısız insanla günler geçirdim; her yerde kendimce faydalar buldum; elimden geldiğince her harmandan bir başak topladım. Buna rağmen Şirazlılar kadar temiz, cömert ve alçakgönüllü insan tanımadım. Rabbim, bu topraklara ikramlarıyla ihsanlarını yağmur gibi yağdırsın. Bu güzel insanların muhabbeti gönlümü Şam’dan, Rum’dan çekip aldı. Bir an önce Şiraz’a döneyim istedim. Gör ki onca güzel bahçe varken dostlarımın yanına elim boş gitmeye utandım. Mısır’dan dönenler, oranın ünlü şekerini beraberlerinde getirirler. Peki ya ben? Boş, bomboş ellerim. Derin düşüncelere daldım. Elimde şeker yoktu ancak şekerden tatlı sözler niçin olmasındı? Kendime bu şekilde teselli verdikten sonra ağızda erimeyen ve fakat akılları eriten şeker sözlerimi kağıda dökeyim dedim. İlkin ne yazacağımı düşünmeye başladım. Eser demek, bina demekti ve ben öyle bir bina dikmeliydim ki görenler gıptayla içeri girsin, orada şaşakalsın. Sonuçta bir devlet köşkü yapmaya karar verdim ve bu köşk için on adet kapı seçtim. Şöyle ki: Birinci kapı: Adalet, tedbir, görüş, halkı gözetmek ve Allah korkusu kapısıdır. İkinci kapı: Cömertlik kapısıdır. Bu kapıdan giren zenginler Yüce Allah’a şükretmelidir. Üçüncü kapı: Aşk kapısıdır. Geçici değil ama kalıcı olan ilahi sarhoşluk. Dördüncü kapı: Alçakgönüllülük kapısıdır. Beşinci kapı: Rıza kapısıdır. Altıncı kapı: Kanaati seçenleri zikreden kapıdır. Yedinci kapı: Terbiye âlemine ait kapıdır. Sekizinci kapı: Sağlık ve afiyete şükredenlerin kapısıdır. Dokuzuncu kapı: Tevbe ve hak yolu bulma kapısıdır. Onuncu kapı: Münacat ile hatime kapısıdır.” ‘Eserin Yazılış Tarihi’ hakkında şunları söyler Sa’dî: “Kitabımı, mutlu bir yılın kutlu gününde yani iki bayram arasında, Hicret’in 655. yılının aralık ayında bitirdim. (Miladi 1257 oluyor.)”

Gülistan’dan da bahsedelim az biraz.. O da bir şaheser hiç kuşkusuz. Şiir ve düzyazı dilinin iç içe münasebeti, hikmetli içeriği, devrinin ekonomik, sosyal ve siyasî gerçeklerine şahitlik etmesi üzere daha birçok yönüyle elden düşürülmeyecek muhtevasında birbirinden enfes yüzlerce hikaye… Okuyanlar; eğitim ve terbiye, dostluk ve muhabbet, sevgi ve aşk merkezli bu öykülerde kendinden bir parça bulur, kimi zaman öykü kahramanlarının yerinde olur, kimi zamansa onlara yoldaşlık etmenin dingin hazzını tadarlar. Âyet, hadis ve ârif menkıbelerine telmihlerle girilir esere. Besmeleden sonra âdet olduğu üzere Yüce Allah’a münacatta bulunulur: Âyet Girizgahı: “Gönül borcumuz, minnet buyruğunu elinde tutan ve nimetlerini şükreden kullarına ayıran, Azîz ve Yüce Allah’adır. Göğse giren hava ömrü uzatır, çıkan hava kalbi ferahlatır. O halde bir nefeste farklı iki nimet ve her nimete karşılık bir şükür vardır. Kimin elinden ve dilinden Yüce Allah’ı, Hakkıyla şükredebilmek gelir? Ey Dâvûd ailesi şükrediniz! Kullarımdan şükredenler oysa ne de azdır. (Sebe Suresi, 13) Kul için en iyisi Allah’a karşı, kusurunu bilip af dilemektir. Aksi takdirde hayırlı ameli olmayan hiç kimse, hakkıyla O’na şükredemeyecektir.”

Dededen hikayeler

Dede Korkut Hikâyeleri destan ile hikâye türü arasında geçişi temsil eden ilk eserlerdendir. Müslüman Türk düşüncesinde bilge adamı temsil eder Dede Korkut. Böyle biri gerçekten yaşamış mıdır, yoksa sonradan belleklere kazınılmış bir şahsiyet midir, bilinmez. Ama bilinen tek gerçek var ki; o da her şeyiyle dört dörtlük bir insandır o. Hal böyle olunca, devlet adamları ona danışır. Çocuklar ad alır. Beyler arasında arabulucudur. Az ama öz konuşur. Bazen Korkut Ata derler ona, bazen de Dedem Korkut. Asıl adı; ‘Kitâb-ı Dede Korkud alâ Lisân-i Tâ’ife-i Oğuzan’ olan ve günümüz Türkçesinde ‘Oğuzların Diliyle Dede Korkut Kitabı’ anlamına gelen bu eser; bağımsız bir giriş ve toplam on iki destandan oluşur. Esere adını veren Dede Korkut’un yaşayıp yaşamadığı tartışma konusudur. Metinlerde keramet sahibi, gaipten haber veren, ozan ve kam kimliği baskın, bir söylenceye göre 295 yıl yaşamış biri olarak okura tanıtılan kutsal ve bilge Dede Korkut, yine bir başka söylenceye göre Oğuz Han’a vezirlik yapmıştır. “Dirse Hân Oğlu Boğaç Hân, Salur Kazan’ın Evinin Yağmalanması, Kam Büre Bey Oğlu Bamsı Beyrek, Kazan Bey Oğlu Uruz Bey’in Esâreti, Duha Koca Oğlu Deli Dumrul, Kanlı Koca Oğlu Kan Turalı, Kazılık Koca Oğlu Yegenek, Basat’ın Tepegöz’ü Öldürmesi, Begil Oğlu Emren, Uşun Koca Oğlu Seğrek, Salur Kazan’ın Tutsak Olup Oğlu Uruz’un Kurtarması, İç-Oğuz’a Dış-Oğuz’un Âsi Olup Beyrek’in Öldürülmesi” başlıkları altında kitapta on iki destan anlatılmış ve bu on iki destanın her biri yine Dede Korkut’un sözleriyle birbirine bağlanmıştır. Kitapta kullanılan ağız ise daha çok Kuzeydoğu Anadolu Türkçesine ve dolayısıyla Azerî şivesine dayanır. Kitap, her ne kadar destanlar sıfatıyla ünlenmiş olsa da, anlatılan olayların birçoğu aslında destan olma özelliğini yitirmiş, sıradan ve günlük olaylardır. Basat’ın Tepegöz’ü Öldürmesi (Sekizinci Hikâye), Begil Oğlu Emren (Dokuzuncu Hikâye), Uşun Koca Oğlu Seğrek (Onuncu Hikâye), Salur Kazan’ın Tutsak Olup Oğlu Uruz’un Kurtarması (On Birinci Hikâye), İç-Oğuz’a Dış-Oğuz’un Âsi Olup Beyrek’in Öldürülmesi (On İkinci Hikâye) bunlar aynı hacim ve formatta yer alan halk hikâyeleridir. En uzun halk hikâyesi Kam Büre Bey Oğlu Bamsı Beyrek (Üçüncü Hikâye), en kısa tahkiye ise Kazılık Koca Oğlu Yegenek (Yedinci Hikâye) olup diğer destanlar hacim ve kapasite yönüyle bu ikisi arasında gidip gelmektedir. Devlet adamlarından tutun da sıradan halka kadar, bir dizi öğütler içeren kitapta, İslamiyet’i daha yeni yeni tanıyan Türklerin sosyal, ekonomik, kültürel etkinlikleri yalın ve sade bir dille anlatılmış ve bu arada İslamiyet öncesi inançları, İslamiyet sonrası din düşüncesine göre yazıya aktarılmıştır. Bu eserin 15. ve 16. yüzyıllarda yazıya geçirildiğini düşündüğümüzde, Türklerin o döneme ve daha doğrusu o dönemden önceki devirlere ait duygu ve düşüncelerinin, bu kadar anlaşılır bir şekilde ortaya konulmuş olması, gerçekten çok ilginç ve onun da ötesinde övgüye layık bir durum…

Mutluluk veren nasihatler

Kutadgu Bilig siyasi hikâyelerden oluşur. Yusuf Has Hacib, eserine Kutadgu Bilig yani Mutluluk Veren Bilgi adını verirken; doğruluk, dürüstlük, sevgi, saygı, kardeşlik ve aşk gibi insanı insan yapan temel değerleri anlatır bize. Ardından ahlak, erdem, iyilik ve terbiye gibi soyut kavramları örnekleriyle gün ışığına çıkarır. Siyasetçileri de unutmaz tabii bu arada; adalet, kanun, düzen, hak ve hukuk gibi dünya öçeğinde değerleri de onlar için izah eder. Bunları anlatırken de, adeta mutluluğun resmini çizer Bilge Yusuf; umudun adresini sunar okuruna. Tanıtmakta fayda var eseri. Mutluluk Veren Bilgi anlamına gelen Kutadgu Bilig, Karahanlı Sultanı Tavgaç Buğra Karahan’a sunulmak üzere Balasagun’lu Yusuf Has Hâcib tarafından 1070 yılında kaleme alınmıştır. Mesnevi formatında aruz vezniyle yazılan 88 bölümlük bu eser, metne sonradan eklendiği açıkça bilinen 77 beyit dışında toplam 6645 beyitten oluşur. Eserde ayrıca 125 beyitlik kaside formatlı son üç bölümün yanı sıra 173 dörtlük bulunur. Eserde temel olarak dört insan tipi idealize edilmiştir. Belli bir maksada ve neticeye sahip olan bu isimler ve temsil ettikleri değerler sırasıyla şöyledir: Hükümdarı, idarecileri, adaleti ve yasaları temsil eden Kün-Toğdı (Gündoğdu); vezirliğin, saadet ve huzurun şaşmaz öncüsü Ay-Toldı(Aydoldu); aklın ve bilginin yılmaz savaşçısı Ögdülmiş; zahitliğin, kanaat ve sabrın timsali Odgurmış. Karahanlı Türkçesinin Kaşgar Lehçesiyle yazılan Kutadgu Bilig’de dönemin genel kültürüne, din ve dünya görüşüne, sosyal ve ekonomik hayatına sık sık vurgular yapan Yusuf Has Hacib’in asıl maksadı; düşüncesindeki ideal insan tipiyle ütopik devlet modelini okura karşı açıkça dillendirmektir. Her iki dünyanın mutluluk reçetesini sunmak üzere kaleme alınmış, tam anlamıyla öğütler kitabıdır.

Halk içinden hikayeler

Halk hikâyeleri arasında evvela Kerem ile Aslı dikkat çeken bir başka eserdir. Arap kıtasında Leylâ ile Mecnûn, Fars diyarında Hüsrev ile Şîrîn, İngiliz coğrafyasında Romeo ile Julliette ve Anadolu topraklarında Kerem ile Aslı halk içindeki hikayelerinin ilk ürünleri olan bu tarihî anlatılar günümüzde hâlâ lirizmini ve etkisini devam ettirmektedir. Tahir ile Zühre, Kamber ile Arzu, Karacaoğlan ile İsmihan, Âşık Garip ile Şahsanem, Ferhat ile Şirin gibi halk hikayeleri serpilir. Gül ile Bülbül, Hüsn ile Aşk, Mâh ile Mihr, Mum ile Pervane, Şah ile Gedâ, Rind ile Zâhid gibi sembolik anlatımlar süzülür hikayelerden. Bu tür sözlü ve yazılı metinlerin temel gayesi, insanı yaratılış maksadına davet etmek yani kirlenen, yozlaşan bir dünyada iyi insan olabilmenin yollarını göstermektir. Yüzlerce ve hatta binlerce yıldır halkın dilinden ve gönlünden koparak günümüze ulaşan bu tür hikâyelerde -görebilenler için- aslında beşerî aşk’tan ilâhî kudret’e yöneliş söz konusudur. Zira insan başlı başına bir arayış ve adanış hikayesidir.
Bütün zamanların akılda kalan eserleri arasında hiç şüphesiz başı çeken Mesnevi’yi geçmek olmaz elbet. Aruzun “fâilâtün / fâilâtün / fâilün” kalıbıyla yazılan Mesnevî 25.618 beyitten müteşekkil devasa bir eserdir. Ahlakî normlar, değerler dikkate alınarak yazılan bu eserde kullanılan dil de doğal olarak hikemîdir. Çoğu zaman teşhîs ve intâk sanatlarıyla ortaya çıkartılan hayalî argümanların, mistik metaforların konu edinildiği hikayelerden örülüdür. Bunu d hayvanlar üzerinden sembolize ederek anlatır, yani alegorik bir tarzdadır. Mesnevî’ye duyulan aşırı ilginin temel nedeni; Mesnevî’nin, Kuran-ı Kerim’in manzum tefsiri olarak görülmesi ve Mesnevî’de anlatılan hikâyelerdeki hadislerin çokluğuna bakılıp onun bir hadis külliyatı şeklinde algılanmasıdır. Aslında Mesnevî’ye bir hikaye mecmuasıdır dersek, sanırım yanılmış olmayız.

Hikâyeciliğimize katkı olması açısından; Osmanlı’da Fuzûlî’nin Leylâ ile Mecnûn’u (aşk), Şeyhî’nin Harnâme’si (fabsl), Şeyh Gâlib’in Hüsn ü Aşk’ı ( alegorik) ve daha 6 asırlık yüzlerce mesnevimizin; hikâye tarzıyla kaleme alınan büyük hikâyeler olduğunu hatırlatmakta fayda mülahaza ederek bahsi kapatıyoruz.

(Toplam 22 kez okundu. Bugün: 2)
PAYLAŞ:

Fikrinizi Belirtin.