Abdurrahman Efendi’nin Brezilya Seyahatnamesi

0

Seyahatname ilk defa Arapça manzum olarak hazırlanıyor. Kısa zamanda Türkçe’ye tercüme edilip basılıyor. Eser yakın dönemde Portekizce ve İspanyolcaya da tercüme ediliyor. Dergideki yerimize nispeten, meramı bozmayacak şekilde, eserden kısalma yapmak zorunda kaldık.

Müslümanlarla Tanışmamız

Gemilerin Rio de Janeiro’ya ulaşmalarının ikinci günü, bütün subaylar kenti gezmek üzere dışarıya çıktılar. Onlarla birlikte ben de çıktım. Üzerimde ulemaya özgü giysiler vardı. İskelede karşılaştığım Sudan ahalisinden bir adam, bir siyah! Büyük bir saygıyla selâm verdi. Adam batılı giysiler içinde olduğundan, davranışını istihza olarak yorumladım. Bu nedenle de selâmını almadım. Arapça ve Türkçe olarak yönelttiğim sorulan anlamayınca, adamın benimle istihza ettiği ko­nusundaki düşüncem pekişti. Bırakıp gittim. O gün kenti gezdikten sonra, akşamüzeri gemilere döndüm.

Ertesi günü, gemileri görmek üzere bir hayli Frenk geldi. İçlerinde kimi siyahiler de vardı. Bunlar gemiye girince selâm veriyorlar, “İyo Müslim” diyorlardı. Gemilerde Portekiz dilinden anlayan kimse olma­dığı için, ne dediklerini anlayamadık. Gemileri gezip gittiler.

Daha sonra, yine birtakım adamlar geldiler. Bunlar da öncekilerin sözlerini tekrar ederek öğleye kadar yanımızda oturdular. Biz öğle namazını eda etmek için kalkınca, onlar da kalktılar. Hepsi birden abdest alarak bizimle birlikte namaz kıldılar. Bunu üzerine Müslü­man olduklarını anladık. Kendilerine saygı gösterdik, ikramlarda bulunduk. Akşamüzeri izin alarak ayrıldılar. Son derece memnun kalmışlardı.

Ertesi günü, daha kalabalık olarak yeniden geldiler. Bu kez yanlarında Arapçadan ve Portekiz dilinden anlayan bir de tercüman getirmiş­lerdi. Bulunduğum kamaraya, bana saygı amacıyla, başlarını açarak girdiler, oturdular. Tercüman aracılığıyla, saygı amacıyla başı açmanın İslâm’a aykırı olduğunu söyledim. Kendilerine güler yüz göstererek gereken saygıyı yerine getirdim.

Amerika’daki Siyahiler

Durumları hakkında yaptığım araştırmalara göre, Amerika’daki si­yahiler Afrika halkçıdandırlar. Bundan altmış yıl önce, Frenk korsanları Afrika kıyılarına giderek, “melik” adını verdikleri reislerinden çok sayıda kimseyi satın almışlar. Çünkü reisler sürekli birbirleriyle savaş hâlindeymişler. Birbirlerinden aldıkları esirleri de yürürlükteki kuralları gereği dışarıya satıyorlarmış.

İşte bu yolla, Amerika ülkelerinde siyahiler pek çoğalmış.

Siyahilerin esareti konusundan dolayı, birkaç yıl önce Amerika’da Kuzeyliler ile Güneyliler arasında büyük bir savaş olmuş. Sonunda siyahilerin alınıp satılmamaları şartı üzerinde anlaşarak barış yapmış­lar. Şimdi Amerika’da yaşayan siyahilerin büyük çoğunluğu kölelik zincirinden kurtulmuş durumdadır. Köle olanlar da, belirli bir süre sonra özgür insanlar arasına katılacaklardır.

Amerika’daki siyahilerin içinde Müslüman olanların sayısı çok azdır. Müslüman olanlar da memleketlerinden küçük yaşlarda ayrıldıkları için, cehalet hastalığına yakalanmışlardır.

Bu Müslümanlardan bazıları, beni görünce son derece memnun ol­dular. Beni, kendilerine İslâm’ın buyruklarını öğretmem için evlerine dâvet ettiler.

Evlerine Gidiyorum

Siyahilerin durumlarını ve isteklerini anlatıp kumandandan izin ala­rak evlerine gittim. Kentin dışında kiraladıkları büyük bir evi mescit hâline getirmişler, burada gizlice ibadet ediyorlarmış. Tercüman da benimle birlikte gelmişti. Bu adam meğerse Yahudi’ymiş. Kendinin bütün kötü hâllerini, ahlâksızlığını ileride anlatacağım.

Akşam namazında imamlık yaptım. Farzı ifa ederek selâm verdikten sonra cemaat sünnette de bana uydu. Çünkü cemaatle namaz kılmayı bilmez, namazları daima tek başlarına kılarlarmış.

İçlerinden birini tek başına namaz kılarken gördüm. İftitah tekbirini aldıktan sonra, bir kez sağma, bir kez de soluna eğildi, rükûya git­meden secdeye varıp yeri öptü. Bunu birkaç kez tekrar etti. Sonra da aklına geleni söyleyip selâm vermeden namazdan çıktı.

Namazı kılarken, bir ara kendini öksürük tuttu. Ağzında birikeni, önceden özel olarak hazırladığı bir kâseye tükürdü. Sonradan bu gayri meşru hareketi, tercümanlık yapan Yahudi’nin öğrettiğini anladım. Çünkü ona son derece saygı gösteriyorlar, her konuda ona başvuruyorlardı.

Bir fırsatını bulup tercümana hangi dine mensup olduğunu sordum. Adam, Müslüman olduğunu, ama İslâm’ın temel bilgilerini öğrene­meden memleketinden ayrıldığını, buna karşılık yine de siyahilerden iyi bildiğini, yabancı bir ülkede olduğu için dini görevlerini gereği gibi yerine getiremediğini, buraların sıcağı çok şiddetli olduğu için geçen yıl ramazanda zorunlu olarak on beş gün oruç tutamadığını, bu konuda mâzur olduğundan Allah indinde sorumlu sayılmayacağını söyledi.

Adamın anlattıklarını şaşkınlık içinde dinledim. Kendine olan zorunlu ihtiyacım nedeniyle tepkimi açığa vurmadım. Kendisinden, siyahilere bundan sonra bütün söz ve davranışlarıma uymalarını anlatmasını istedim. Her şeyden önce, Allah’ın tevhid ve kudretini, selâmların en yücesi üzerine olan ulu Peygamber’in sonsuz mucizelerini anlatarak vaaz ve nasihate başladım. Böylece tam on üç gün yanlarında kalarak dinin emir ve yasaklarını mümkün mertebe anlatmaya çalıştım.

Ne var ki, bu süre içinde harcadığım nefes ve emeğin hiçbir etkisini göremedim. Bunun, tercümanın Portekiz dilini yeterince bilmemesin­den ileri geldiğini sanıyordum. Ama daha sonra, Portekiz dilini öğre­nince, nedenin yalnız bu olmadığını anladım. Meğer tercüman, mayasındaki habaset gereğince, ifadelerimi başka şekillerde anlatırmış.

O zaman, gücüm daha fazlasına yetmediği, özellikle de iznim olma­dığı için gemiye döndüm.+

Kumandanın Korku ve Endişesi

Gemiye gelince hemen kumandanla görüştüm. Bunca zaman ortalar­da görünmediğim için beni paylayarak, “Sana izin verdiğime pişman oldum. Bundan sonra yerli Müslümanların yanına gitmeyeceksin. Eğer Brezilya hükümetinin haberi olursa, Osmanlı Devleti’nin halkları arasında ayrılık çıkarmak için gemilerle misyonerler gönderdiğim öne sürerek sorun çıkarırlar. Bunun nedeni de ben olacağımdan, sorum­lu tutulurum. Burada bulunan Müslümanların korkularından Müslümanlıklarını gizlediklerini haber aldım. Bu ülkenin halkı tam bir bilgisizlik içindedir ve hâllerinin kötülüğüyle tanınmışlardır.” dedi.

Buna karşılık ben de Müslümanların gördüğüm durum ve nitelikleri­ni, temel dini bilgiler hakkındaki bilgisizlik ve sapkınlıklarını anlata­rak dini duygularını harekete geçirmeye çalıştım. “Eğer sana izin verirsem, devletimiz tarafından sorumlu tutularak hesaba çekilirim. Eğer izin vermezsem, İslâm kardeşliği şartlarını yerine ge­tirmemiş olurum. İslâm’ın ortaya çıkışından beri bu diyara bizden bir Müslüman ayak basmamış olduğu için, bu topluluğun dinî bakımdan eksikliklerini gidermek üzerimize farz-ı ayndır” dedi. Tam üç gün, üç gece konuyu bütün yönleriyle düşündük, gözden geçirdik.

Müslümanlar Kumandandan Bir Adam İstiyorlar

O sırada, siyahilerden birkaç kişi gemiye geldiler. Kumandan İngi­lizce bildiği için, yanlarında İngilizceyi ve Portekiz dilini bilen bir tercüman da getirmişlerdi. Kumandanın yanma girdiler. “Biz şimdi­ye kadar dünyada mevcut beyaz insanların tümünün Hristiyan ve yalnız siyahilerin Müslüman olduğunu sanıyorduk. Sizleri görünce, diğer ülkelerde de Müslümanlar olduğunu anladık. Bundan dolayı çok memnun olduk.” diyerek kendilerine İslâm’ı öğretecek bir adam bırakılmasını rica ettiler.

Kumandan Kalmama İzin Veriyor

Kumandan, siyahilerle konuştuktan sonra, orada kalıp kalmamayı benim seçimime bıraktı. Ben de Allah’ın hoşnutluğunu umarak kala­cağımı söyledim. Ertesi günü, Allah’a tevekkül ederek kayığa binip karaya çıktım. Kar­şılamak için iskeleye gelenler, beni görünce, sevinç gösterilerinde bulundular. Hiç oyalanmadan trenle kent dışında bir yere gittik. Tanışmamıza yardımcı olması için, yukarıda sözünü ettiğim Yahudi tercümanı da yanıma getirdiler. Yahudi tercümandan, Portekizceden öğrenilmesi zaruri kelimeleri yazarak ezberlemeye başladım. Kendi dilimle konu­şabileceğim kimse olmadığı için, bu dili az bir zaman içinde meramı­mı anlatacak kadar öğrendim. Bu sırada gemilerimiz hedeflerine doğru hareket ederek gitmişler. Ha­reketlerinden önce kumandan, Brezilya hükümet yetkililerine, benim gezmek amacıyla memleket içlerine gidip kalmış oluğumu bildirmiş. Onlar da, bulunduğum takdirde gereği gibi ağırlanarak gönderilece­ğim karşılığını vermişler. Bunu çok sonradan öğrendim.

Müslümanlara Ders Vermeye Başlıyorum

Benim için önceden hazırlanan eve yerleştim. Başıma beş yüze yakın insan toplandı. Bu nedenle, günde birkaç kez olmak üzere, değişik zamanlarda ders vermeye başladım. İçlerinde Kur’an’ın Amme cüzünden yukarısını bilenler yoktu. Amme cüzüne kadar bilenler de ekâbir takımındandı. Bunlara, büyük bilgin anlamında “Fa” unvanı veriyorlardı. Dilleri gayet ağır olduğu için, Arap harflerini telaffuz yetenekleri yok­tu. Aralarında Frenk alfabesi kullanıyorlardı. Bunda ise se, ha, hı, zel, sad, dad, ayın, gayın ve he harfleri bulunmuyordu. Kur’an’ı son derece yüksek fiyatlarla alıp satıyorlardı. Ama bunu, oku­mak öğrenmek için yapmıyorlardı. Aldıkları Kur’an’ı, sırf teberrük[1]için sandıklarda tutuyorlardı. Gençleri, büyüklerden de istekli olanları seçerek eğitim-öğretime baş­ladım. İslâm’ın temel kurallarını öğretmek amacıyla, her gün öğleden sonra genel toplantılar yapıyordum. Beş vakit namaz hakkındaki ha­disleri büyük küçük hepsi ezberledi.

Arap harfleriyle Portekizce küçük bir kitap hazırladım. Bu kitapçıkta, çevirmeye güç yetirebildiğim ölçüde Allah’ın sıfatlarını, peygamber­leri -tümüne selâm olsun-, abdesti, namazı, oruç, hac ve zekâtı anla­tıyor, bazı öğütler veriyordum. Öğrencilerimin büyük çoğunluğu bu kitapçığı ezberlediler ve gereği gibi amel ettiler.

İslâm’la Şereflenenler

Bir gün, cemaatin ileri gelenlerinden birisi, diğer bir adamla birlikte yanıma geldi. Kendilerine öğrettiğim gibi selâm verdiler. Daha önce, bilginlerin yanma özel bir selâmlama biçimiyle giriyorlardı. Birisi, bil­ginlerin yanma geldiği zaman, başı açık olarak rükûya varıyor, sonra da yüzünü gözünü yere sürüyordu. Kendisine izin verilmedikçe de başım yerden kaldırmıyordu. Allah’ın keremiyle şeriat dışı bu dav­ranışı bütün erkeklere terk ettirdim. Ama kimi kadınlar hâlâ böyle davranıyorlardı.

Her neyse, konumuza dönelim… Gelen adamların selâmlarını aldık­tan sonra, gerektiği gibi saygı göstererek oturmalarına izin verdim. Gelen adam söze başlayarak, “Bu adam hayli zamandır Müslüman olmak istiyordu. Ama çok yoksul olduğu için, Müslüman olmayı ba­şaramadı. Şimdi bir miktar altın tedarik etmiştir.” dedi.

Altını niçin tedarik ettiğini sorunca, “Bir adam Müslüman olmak is­tediği zaman, niyetinin doğruluğunun belirtisi olarak mürşide para hediye eder. O da, diğer Müslümanlar tarafından saygı gösterilmesi için, o kimseye, Müslüman olduğunu gösteren bir belge verir. Hatta seninle aramızdaki tercümanlık eden zat, bu iş için yirmi altından bir kuruş eksiğim kabul etmez, geri çevirirdi. Hz. Peygamber’in -ona selâm olsun- böyle buyurduğunu söylerdi.” cevabını verdi.

Hemen adama kelime-i şahâdet getirmesini öğrettim. Getirdiği parayı kabul etmedikten başka, kesemden bir miktar para çıkararak verdim.

Bu olayın arkasından büyük bir toplantı düzenleyerek, Müslüman ol­mak isteyenlerden para alınmasının kesinlikle haram olduğu hakkın­da bir konuşma yaptım. Toplantıda bulunanlardan, durumu, bulun­mayanlara iletmelerini istedim. Bunun üzerine kısa sürede Müslüman olanların sayısı on dokuz bine ulaştı.

Müslüman Olanların Eski Dinleri

Değişik inançlara bağlı insanlardan oluşan büyük bir topluluk Müs­lüman olmuştu. Bunların kimileri denize, rüzgâra ve şeytana, kimileri de güneşe, aya, yıldıza ve daha başka şeylere tapmıyorlardı. Müslümanların birbirlerine olan güçlü sevgi ve bağlılıklarını gören diğer hemcinsleri de hemen Müslüman oluyorlardı. Bunlar, Hristiyanların durumu öğrenmemesi için, öğle ve ikindi namazlarını gizlice evlerinde kılıyorlardı.

Kur’an Getirtiyorum

Bir gün, çarşıda gezerken, bir sahaf dükkânına rastladım. Gerekli bazı kitapları sormak amacıyla içeriye girdim. İçeride, Fransa’da La­tin harfleri ile basılmış bir Kur’an gördüm. Gözden geçirerek yanlışsız olduğunu anlayınca, kitapçıya çok sayıda getirmesini söyledim. Fiyatı bir Fransız altını idi. Bir süre sonra kitaplar geldi. Müslümanlar, ta­mamını söz konusu fiyat üzerinden satın aldılar.

Oruç ve Diğer Bazı Durumlar

Buradaki Müslümanlar, Şaban ayında oruç tutuyorlar, Ramazan ayını ise diğer aylardan birisi olarak görüyorlardı. Bunu yasaklayarak oru­cun Ramazan ayma özgü olduğunu ilan ettim. Oruç ve namaz sırasında tükürüklerini yutmuyor, hazır bulundurdukları kâselere tükürüyorlardı. Kadınlara yaklaşmak bir yana, güneş batana kadar onlarla konuşmuyorlardı bile. Sahuru güneşin doğu­şundan önce yiyor, yatsı vakti oruç açıyorlardı. Ramazanın son üç günü, geceleri hiçbir şey yemeden oruç tutuyor, yalnız iftar zamanı birkaç bardak meyan şerbeti içiyorlardı.

Kadınlar ise hiç oruç tutmuyorlardı. Bunlar Frenk kadınları gibi açık geziyor, hatta bazı içkileri kullanıyorlardı. Kadın, ölen kocasının malının yansına vâris oluyor, kalan yansını da kadın erkek ayrımı yapmadan vârisler arasında eşit olarak bölüyor­lardı. İslâm miras hukuku ile miras hakkındaki temel şer’î ilke ve kuralları açıklayarak halka ilan ettim. Ama kadınlar buna kesinlikle rıza göstermediler.

Tercüman Yahudi Olduğunu İtiraf Ediyor

Yukarıdan beri sözünü ettiğim tercüman, aslen Mağrip taraflarından, Tanca kentindenmiş. Müslümanlarla yakın bir ilişki içinde olması ne­deniyle Kur’an’dan bazı bilgiler öğrenmiş. Bu ülkeye geldiği zaman, adını Ahmet olarak değiştirmiş. Yerli Müslümanlar, Mağribî giysile­rine, renginin esmerce oluşuna ve Portekiz dilini bilmesine bakarak Müslüman sanmışlar ve kendisine büyük bir saygı göstermişler. Bu adamın, kurban kesme ve çocukların sünneti dışında, İslâm adına öğrettiği her şey, İslâm şeriatına aykırıydı.

Bir zaman sonra, hangi dinden olduğunu yeniden sorunca, bu kez pervasızca Yahudi olduğunu ikrar etti. Dahası, bütün yaptıklarını İs­lâm’a duyduğu düşmanlık nedeniyle ve kişisel çıkarlan için yaptığını anlattı.

Yerli Müslümanlar, tercümanın nasıl bir adam olduğunu anladıktan sonra, benden, kendisine ne yapmaları gerektiğini sordular. Kendisine hiçbir şey yapmadan, Cenâb-ı Hakk’ın intikamına havale etmenin, zamanın ve şartların gereklerine uygun olacağını söyledim. Onlar da adamı serbest bıraktılar.

Kabile Reisleri

Müslüman kabilelerin her birinin bir reisi var. Reislerden kimilerine Fa, kimilerine de İmam diyorlar. Kabile bireyleri, bütün işlerinde, bütün sorunlarında reislerine başvuruyorlar. Kabile reisleri, nüfuz ve itibar bakımından bir üstünlük yarışı içinde bulunduklarından, aralarında sürekli bir düşmanlık var. Kalplerini ısındırmaya, aralarını bulmaya çok çalıştım. Ama bir yaran olmadı.

Kabile reisleri remil[2] ve simya[3] ilimlerine büyük ilgi duyuyorlar. Bunların İslâm’ın yasakladığı şeylerden olduğunu söyleyerek terk ettirme­ye çalıştım. Ama terk etmeleri mümkün olmadı.

Müslümanların İçkiyi Terk Etmeleri

Burada bütün Müslümanlar bıyıklarını tıraş ediyorlardı. Bıyıklarını kesmeyenlere kâfir gözüyle bakıyor, Allah’ın selâmını kesiyor, kız alıp vermiyorlardı. Tütünü haram sayıyor, buna karşılık içkinin mubah olduğuna inanı­yor ve açıktan açığa içiyorlardı.

Bir gün, kabile reislerinden birisi beni yemeğe dâvet etti. Sofrada şa­rap görünce, bunun haram olduğunu bildirdim. Allah’a hamd olsun, hepsi içmeyi bırakarak tövbe ettiler. Ama bazıları, şarap yerine tütün içmeye başladılar.

Bazı Garip Hâlleri

Papazlar, Brezilya’da yaşayan Müslümanların çocuklarını, ilaçlı suyla dolu bir havuza sokarak vaftiz ediyor ve bu yolla pek çok kişiyi saptırıyorlardı. Havuzdaki suyun zamanla kesinlikle bozulmayacağına, kokuşmayacağına inanıyorlardı. Bunun gerçeğini öğrenmek isteyen­ler, “Reddü’s-Sarih alâ Ehli’d-Dini’l-Mesih”1 adlı kitaba başvurabilirler.

Müslümanların Hristiyanlık’tan kurtulamamalarının başlıca nedenle­rinden birisi şudur: Çocuklar vaftiz edildiği, zaman Patrik tarafından ailesine “Falan oğlu falanın vaftiz edilişine kabilenin ileri gelenlerin­den falan hazır bulunarak şahit olmuştur. Falan papaz gibi olsun.” an­lamında bir belge veriliyordu. Hükümet gerektiği, sorulduğu zaman belgesi gösterilemeyen, kütükte adı geçmeyen çocuğa el koyuyor ve ömür boyu esir gibi çalıştırıyordu.

İslâm milletinden birisi öldüğü zaman, Patrikhane’den bir doktorla bir memur geliyor, gerekli muayeneden sonra ölünün sahiplerine bir belge veriyorlar. Bu belge olmadan mezarcılar cenazeyi kabul edip gömmüyorlar. Doktor ve memur görevlerini bitirip gittikten sonra, ölü gasil ve tekfin ediliyor, cenaze namazı kılmıyordu. Ama İslâmî geleneklere uygun biçimde gömülmelerinin yolu bulunamadı. Cenazenin gaslini öğretmek amacıyla önlerinde birkaç cenaze yıkadım. Kendi giysilerimle, yani imame ve cübbeyle kent içine girmeme izin vermiyor, beni engelliyorlardı. Bu adda bir kitaba ulaşamadık. Abdullah el-Tercüman el-Mayorkî’nin dilimize çevri­lerek birkaç kez basılan “Tuhfetü’l-Erib fi’r-Redd-i alâ Ehlü’s-Salib” adlı kitabı kastediliyor olabilir.

Müslümanların İnançlarını Gizlemeleri

Bir zamanlar siyahilerle Hristiyanlar arasında büyük bir savaş olmuş. Hristiyanlar savaştan galip çıkmışlar. Bu savaşa Müslümanlar neden olduklarından, daha sonra korkularından inançlarını gizlemek zorunda kalmışlar. Çünkü birisinin Müslüman olduğu anlaşılınca ya hemen öldürülüyor ya sürülüyor ya da ömür boyu hapsediliyordu. Bu durumu gördükçe kahroluyordum.

Rio de Janeiro

Rio de Janeiro, Brezilya’nın başkentidir. Havası ılıman, suyu bol, binaları sağlam ve muntazamdır. Nefis bahçeleri ve gezinti alanları vardır. Yirmi iki güney enlemi ile kırk beş batı boylamı arasında kurulmuştur. Ticari hayat çok gelişmiştir. Ama daha çok yabancıların ellerindedir. Halkı tarafından bilinmediği için arpa ve buğday ekilip biçilmez. Farine adında meşeye benzer bir ağacın meyvesini un gibi öğütürler, sıcak et suyuyla bulamaç yaparak yerler. Ucuz ve hazmı kolay olduğu için, zengin ve yoksulların başlıca yemeği budur. Çoğunlukla sığır eti yerler. Sebze bulunmakla birlikte çok pahalıdır. Örneğin salatalık turfanda iken tanesi on kuruşa kadar satılmak­tadır. Bol miktarda bulunduğu zamanlarda da on paradan aşağı düşmemektedir.

Her çarşının bir reisi vardır. Bunlar alışverişi denetlerler. Esnafın halkı aldatmamalarına, kötü muamele etmemelerine dikkat ederler. Bunun­la birlikte Brezilya, medeniyetçe Avrupa düzeyine ulaşamamıştır.

Bazı Meyveleri

Bu ülkede öyle bir ağaç vardır ki, cüssesi bakımından en büyük ceviz ağacı kadar, hatta daha da büyüktür. Kabaktan büyük olan meyve­lerinin kabuğu timsah derisine, içi de tıpkı nara benzer. Hurmaya benzeyen çekirdeğinin içinde, yine hurma çekirdeğine benzeyen diğer bir çekirdeği vardır. Tadı ise bal helvasına benzemektedir.

Diğer bir meyvesi de ayvaya benzer. Bu meyvenin sünger görünümündeki içi suyla doludur. Bu su ekşice olduğu için şeker katıla­rak içilir. Tadı nâne tadına benzemekle birlikte ondan daha besleyici ve güzeldir. Bu meyvenin içinde tek bir çekirdek bulunmaktadır.

Brezilya’nın diğer bir ilginç meyvesi de üzün salkımına benzer. Ağır­lığı yarım Şam batmanına yakın olan bu meyvenin her tanesi ceviz büyüklüğündedir. Rengi beyaz ve tadı şalgam gibidir.

Burada adi elmaya benzeyen bir meyve daha vardır. Kabuğu kirpi arkası gibi yeşildir. Kurutulup kahveye karıştırılınca, çok güzel bir koku vermektedir. Diğer bir meyve de mısır koçanına benzer. Kabuğu yılan arkası gibi kırmızıdır. İçi san, tadı mayhoştur. Pahalı olduğu için, her tanesi 2,5 frank etmektedir. Ağaçtan koparıldıktan sonra en fazla on gün bekle­yebilir, on günden sonra bozulur.

Brezilya’da doğu ülkelerinde bulunmayan elli kadar meyve vardır. Hindistan cevizi son derece bol ve ucuzdur. Hindistan cevizi ağaçlarının büyük çoğunluğu kendiliğinden yetişir. Buralarda bu ağacın aslının insan başına ekilen bir çekirdekten yetiştiği anlatılırsa da, bu­nun bir hurafe olduğu açıktır.

Brezilya’dan Güney Amerika’ya Uzanan Orman

Suyu bol olan bu orman, çeşitli vahşi hayvanları barındırmakla ünlü­dür. Bir atlı, gece gündüz demeden bir ay boyunca yol alsa, sonunu bulamaz. Bu ormandan, zaman zaman büyük yılanlar çıkıp rast geldiği öküzü yutar, halka büyük zararlar verirmiş. Karnı doyunca, hareket ede­meyecek bir hâle gelerek uyuya kalırmış. O zaman halk toplanıp ağaçların üzerine çıkarak, kurşun ve diğer kesici aletlerle vurarak öldürürlermiş. Öldürdükleri yılanların derisinden şapka, ayakkabı ve yağmurluk ya­pıyorlar. Bu eşyalar çok dayanıklı olduğu için, çok pahalıdır.

Bir defasında, altı arşın[4] eninde, on beş arşın[5] uzunluğunda bir yılan derisinin satıldığını gördüm. Bundan daha büyüklerinin de bulundu­ğunu anlattılar. Arkasındaki balık pullarına benzeyen yuvarlak noktaların büyüklüğü bir karış kadardı. Bu ormanın derinliklerinde, geceleri, çok uzak mesafelerden bile bir ışık görülür. Bunun altın ve mücevher parıltısı olduğuna inanılmaktadır.

Ebaiye Kenti

Yapılan bir dâvet üzerine Rio de Janeiro’dan ayrılarak Ebaiye (Salva­dor) kentine gittim. Bu kentin arazisi son derece geniş olmakla bir­likte ürünü azdı. On yedi küsur güney enlem derecesi ile otuz sekiz küsur batı boylam derecesi arasında yer alıyordu. Suyu son derece bol, havası son derece sıcaktı. Bu kent halkının başlıca yemeği de, yukarıda sözünü ettiğim farineydi. Kent bahçelerinin birisinde, son derece büyük gümüş bir kafes vardı. Bu kafesin içine çeşitli kuşlar doldurulmuştu.

En iyi cins papağanlar burada yetişiyordu. Bana getirdikleri bir papa­ğan, okuduğum ezanı birkaç kez dinleyince hemen ezberledi. Ama ezberlediği şeyleri uzun süre hatırında tutamıyordu. Kimilerinin de­mesine göre, bu papağanların öğrendiklerini unutmayan bir cinsi var­mış. Ama ben bunları görmedim. Burada iki dağ arasında büyük bir haliç vardı. Halicin eni otuz, boyu iki yüz mildi. Bu haliçte balina adlı büyük bir balık avlanıyor, bunların büyükçeleri bin liraya kadar satılıyordu.

Özel olarak giderek böyle avlanmış bir balinayı seyrettim. Çok acayip bir hayvandı. Başı, yaklaşık olarak gövdesinin yansını oluşturuyor­du. Eni yaklaşık beş buçuk, boyu yirmi metre kadardı. Son derece kuvvetli bir hayvan olduğu için, bazen avlanırken kayıkları parçalar, batırırmış. Yalnız başından kırk fıçı, hatta kimilerinden daha çok yağ çıkarmış. Avlanması da son derece maceralıymış.

Ebaiye Müslümanları

Ebaiye’deki Müslümanların sayısı, diğer kentlerdekinden daha çoktu. Ama din! hüküm ve bilgileri öğrenmeye pek istekli olmadıkları için, bilgisizlik bakımından diğer kentlerde yaşayanlardan farklı değillerdi. Hatta aşağıda açıklanacağı gibi, evlilik âdetleri bakımından, onlardan daha beter durumdaydılar.

Ebaiyeli Müslümanlardan birisi evlenmek istediği zaman, seçtiği kızı tecrübe etmek amacıyla evine götürür, nikâhlanmadan onunla ya­tarmış. Kadın bir çocuk doğuruncaya kadar, bu şekilde yanında tu- tarmış. Bu süre içinde kendisine itaati, sırlarını gizlemesi ve sevgisi kesinlik kazanırsa, onunla evlenmeyi kabul ederek nikâh kıyarmış. Bunun aksi ortaya çıkarsa, çocuğuyla birlikte ailesine iade edermiş.

Buraya gelir gelmez, ilk iş olarak bu gayrimeşru evlenme âdetini orta­dan kaldırmaya çalıştım. Deneme amacıyla yanında kadın bulunduranları birer ikişer getirterek belli bir mehir karşılığında evlendirdim. Ayrıca kendilerine, zorunlu durumlarda boşanmayla ilgili İslâm! hü­kümleri açıkladım.

Ramazan ayı geldi. Teravih namazına yoğun bir ilgi gösterdiler. Ken­dilerine kolaylık sağlamak amacıyla, her gece on rekât teravih namazı kıldırdım.

Ebaiye’deki Müslümanların hanımları da tesettüre riayet etmiyor, açık saçık geziyorlardı.

İçlerinden birisi ölünce, akraba ve yakınları kiliseye gidip ölünün ruhu için İncil okutuyor ve rahiplere sadaka veriyorlardı. Bunun ha­ram olduğunu anlatarak yasakladım.

Müslümanların çocuklarının büyük çoğunluğu Hristiyanlaşıyordu. Bunun başlıca nedeni, Hristiyanlarla karışık yaşamaları ve papazların çokluğuydu. Çocuk, babasından başka topluma muhalefet eden kimse göremeyince, doğal olarak babasını yalanlıyor, çoğunluğa uyu­yordu. Bu nedenle Müslümanlardan servet ve kudret sahiplerine, iyiyi kötüden ayırabilecek duruma gelinceye kadar, çocuklarının Hristiyanlarla karışmalarını önlemelerini söyledim.

Ebaiye’de tam bir yıl kalarak İslâmî hükümleri insanlara öğretmek için bütün gücümle çalıştım.

Marnempugo Kenti

Ebâiye’de bir süre kaldıktan sonra, Marnempugo’da yaşayan Müs­lümanlar tarafından davet edildim. Bu nedenle Ebaiye’den ayrılarak oraya gittim.

Marnempugo’da sıcaklık diğer yerlerden daha şiddetliydi. Sekizin­ci enlem derecesinde bulunduğu için güneş doğar doğmaz yakmaya başlıyordu. Ama Allah’ın hikmeti, günün hiçbir saatinde bulut ve yağ­mur eksik olmuyordu. Yüksek ve havadar bir eve yerleştim. Yine de günde birkaç kez soğuk suyla yıkanmadan duramıyordum. Haliç üzerinde demir bir köprü vardı. Eni on, uzunluğu bin sekiz yüz metre dolaylarındaydı. Son derece süslü ve güzel bir köprüydü.

Kentte yaşayan beyazlar, sıcaklığa dayanamadıkları için, gündüzleri çalışmıyorlar, siyahileri çalıştırıyorlardı. Beyazların tamamı çok zen­gindiler. Ya büyük tüccar, ya sanayici ya da fabrikatördüler. Kentin bir kalesi ve istihkamları vardı.

Marnempugo Müslüman

Marnempugo Müslümanları, diğer kentlerde yaşayanlardan daha zeki, daha malumatlıydılar. Burada yaşayan iki kişiye uyuyorlardı. Bunlar­dan birinin adı Yusuf’tu. Yusuf genç ve son derece zeki bir insandı. Diğeri ise, tam tersine, Süleyman adında ahmak bir adamdı. Bu adam, Rio’da ramazan hakkındaki açıklamalarımı kabul etmemiş, önceki gibi Şaban ayında oruç tutmuş, birtakım cahiller de ona uymuşlar.

Bunların da oruç ve namazla ilgili durumları, daha önce anlattığımız Müslümanların durumları gibiydi. Bunların da remil ve tılsım (vefk) konularına ilgilen çok büyüktü. Marnempugo Müslümanları diğerlerine oranla daha serbesttiler. Çün­kü Hristiyanlar, bunların remil ve vefk uygulamalarına kesin biçimde inanıyorlardı. Bu nedenle bütün söyledikleri Hristiyanlar tarafından hemen kabul ediliyordu. Dolayısıyla, Müslümanlara saygı gösteri­yor, kırmamaya, kızdırmamaya çaba harcıyorlar, mali yardımlarda bulunuyorlardı. Remil ve sihirle uğraşan kişiler aslında davalarında yalancıydılar ve hiçbir şeyden haberleri yoktu. Ama rastlantıyla kimi kehanetlerinin çıkmış olması, övünmeleri için yetiyordu.

Bazı Garip Durumlar

Siyahilerden Afrika’ya ilişkin bazı garip olaylar dinledim. Yeri gelmiş­ken bunları yazmadan edemeyeceğim. Anlattıklarına göre Afrika kıtasında insan büyüklüğünde patates yeti­şirmiş. Marnempugo’da iki yaşında çocuk büyüklüğünde patates gör­düğüm için, anlatılan patatesin gerçekliğinden kuşku duymuyorum. Sudan ülkesinde kudretli bir hükümdar varmış. Her yıl, babasının öldüğü gün, büyük bir toplantı düzenlermiş. Çevreden bir hayli izle­yici gelirmiş. Toplantı sırasında hükümdar, “Hizmet etmek için kim babamın yanma giderse, beni memnun eder!” dermiş. Bu söz üzerine makam ve mevki sahipleri hemen ileri atılırmış. Hükümdar, bunları denemek için, sanki vuracakmış gibi kılıcı kaldırırmış. Kılıcını indi­receği sırada, az da olsa bir korku ve heyecan belirtisi gördüğü kişiyi hemen öldürürmüş. Aksine, hiçbir korku belirtisi göstermeyerek cesaretlerini kanıtlayanları da taltif eder, ikramlara boğarmış. Hükümdar o gün, tam bin insanı, bu vahşiyane davranışla kılıca yem ederek katleder ve ruhlarını babasının hizmetine göndermekle şereflendirdiğine inanırmış. Bu zalimane hareket, hayırlı bir iş sayılarak eski zamanlardan beri sürdürülüyormuş. Sözü edilen hükümdar, diğer bir hükümdarla savaşmak istediği za­man, askerlerini bir öküz derisinin üzerinden geçirirmiş. Eğer öküz derisi parçalanırsa, savaşa gidermiş.. Eğer parçalanmazsa, askerlerinin az olduğunu düşünerek kararını değiştirirmiş.

Hükümdar, askerlerine suda haşlanmış mısır yedirirmiş. Subayları askerlerden, birer kaşık ile ayrılırmış. Bu ülkenin halkı fil üzerinde savaşırmış. Büyük çoğunluğu, bir yer­den diğerine gitmek için devekuşu ve zürafaya binerlermiş.

Tapınaklarının birisinde, bir tane büyük put, bunun çevresinde de on iki tane küçük put varmış. Her saat başında biri yatar, diğeri kalkarmış. Halkın büyük çoğunluğu bu puta taparmış.

Oralarda Müslümanlar da yaşarmış. Anlatan kişinin sözüne bakılırsa hükümdar, sihir ve kehanetten anladıkları için, Müslümanlara saygı gösterir, değer verirmiş.

Elmas Kenti Luğabiryanti

Luğabiryanti, dördüncü derecede yer alıyor. Burada elmas bulunması nedeniyle yakın zamanlarda tacirler tarafından imar edilmiş. Halkı­nın büyük çoğunluğunu siyahı esirler oluşturuyor. Hükümet, elmas çıkarmak için toprakları satın alarak kazdırıyor. Elmas gayet derinden ve kumsal yerlerden tuz damarlan gibi damar­lardan çıkıyor. Çay yataklarında ve taş içinde bulunuyorsa da makbul ve muteber olanı kumsal yerlerden çıkanıdır.

Pazar günleri tatildir. Bu gün çalışan işçilerin buldukları elmas ken­dilerine ait oluyor. Bir işçi, bir pazar günü çalışırken, oralarda ben­zeri görülmemiş bir parça elmas bulmuş. Tüccarlardan biri elması görünce, adamı sarhoş ederek çok ucuz bir fiyata elinden almış. Tacir bu elması Rio de Janeiro’da yüz bin liraya satmış. Satın alan da bir diğerine iki misline satmış.

Bu haber, elması bulan siyahinin sahibine ulaşınca, siyahiyi çok feci biçimde öldürmüş. Bunun üzerine, hükümet tarafından pazar günleri elmas bulan siyahilerin bunları sahiplerinden başka kimseye satmamaları yönünde bir kararname yayımlanmış. Luğabiryanti’de hemen hemen hiç su bulunmuyor. Bu nedenle uzak yerlerden vapurlarla su getirerek yüksek fiyatlarla satıyorlar. Ama buna karşılık içkiler çok ucuza satılıyor.

Yurduma Dönüyorum

Brezilya’da kaldığım birkaç yıl içinde, Müslümanların yukarıda anlat­tığım üzücü durumları nedeniyle iyice yoruldum, iyice usanç geldi. Buna bir de dostların özlemi eklenince, dönmek zorunda kaldım. Müslümanlardan izin alarak bu taraflara doğru yola çıktım. Yolcu­luğum sırasında gördüğüm bazı ilginç şeyleri aktarmayı da gerekli buluyorum.

 

Share.

YORUM YAZ