Abdurrahman Efendi’nin İzinde 150 Yıl Sonra Brezilya

1

Yeni keşiflerin Dünyayı sardığı, insanları farklı kıtalarda zenginlik hayalinin ele geçirdiği yıllardır. Amerika kıtası keşfedilmiş, koca kıtanın yeni işçi, köylü, esnaf, tüccar ve sanayicileri vatanlarını terk edebilecek, göz boyayan vaatlerle ya da köle yapılarak, gemilere doldurulup okyanusa yelken açmıştır. Önce Amerika’ya demirleyen yolcu gemileri, arta kalan yolcularını Şili, Brezilya, Uruguay gibi Latin Amerika ülkelerine götürmektedir. Bağdatlı Abdurrahman Efendi’nin üç yıldan uzun süren Brezilya günlerini yazdığı seyahatname, tam da bu yılları anlatır.

 Hikâyenin kahramanı Abdurrahman Efendi, Ümit Burnu’nu dolaşarak Basra Körfezi’ne gidecek iki Osmanlı savaş gemisinin birinde imamıdır. Fırtınaya yakalanan gemiler, tesadüf müdür tevafuk mudur bilinmez, 13 gün fırtınada kaldıktan sonra Brezilya sahillerine sürüklenir ve Rio limanına demirler. Gemiler halkın büyük ilgisini çeker. İnsanlar kitaplarında yamyam olarak anlatılan Osmanlıları yakından görmek için akın akın limana gelir. Ancak bu gelenler arasında Afrikalı Müslümanlar vardır. Bunlar, Osmanlıların yamyam olmasını bırakın, kendileri gibi Müslüman olduklarını görünce hayrete düşerler. Daha önce siyahîlere mahsus sandıkları İslamiyet’in yeni tanıştıkları insanlar tarafından, çok daha iyi bilinip yaşandığını gördüklerinde onlara muhabbetleri artar.

Afrikalı Müslümanlar ilmiye sınıfına mahsus kıyafetler içinde gördükleri Abdurrahman Efendiye ayrı bir alaka gösterirler. Abdurrahman Efendi’nin ilmine, bilgisine hayran olan Afrikalılar ondan yanlarında kalarak kendilerine İslamiyet’i öğretmesini isterler.  Komutanından izin alarak gemisinden ayrılan Abdurrahman Efendi’nin ibretlerle dolu 3 yıldan biraz fazla sürecek Brezilya günleri böylece başlar.

Abdurrahman Efendi İstanbul’a döndükten sonra yaşadıklarını anlatan bir seyahatname yazar. Eseri ilk defa 1871 yılında basılır. Küçük bir eser olmasına rağmen Brezilyalı Müslümanların gözlerden saklanan varlıklarını, hayatlarını birinci elden anlatan tek eser olması itibarıyla çok önemlidir. Çünkü 200 milyona yaklaşan nüfusunun tamamına yakını Hristiyan olarak vurgulanan Brezilya için nüfusunun yarısından fazlasının Afrikalı kökenli ve bunların da çoğunluğunun Müslüman olduğunu yazmaktadır. Varlığı resmen bugün bile kabul edilmeyen Brezilyalı Müslümanların ilk günlerine ışık tuttuğu için eser, Brezilya’da ve özellikle Arap devletlerinde tetkik edilmiş ve bizden daha çok rağbet görmüştür.

Maceralar, derin analizler, hiçbir kaynağın söylemediği hakikatler barındıran yazarın hayatı ve yazdıkları gerçekten dikkate şayandır. Abdurrahman Efendi’nin orada kalma ve dini eğitime devam etme kararını alması, yaşadıkları ve bugüne miras olarak ondan geriye kalanları araştırdığımız seyahatimize geçmeden önce devrin Brezilya’sını kısaca analiz etmemiz yerinde olacaktır.

Abdurrahman Efendi nasıl bir Brezilya buluyor?

Seyahat yazıları sadece başka hayatları, tecrübeleri gözler önüne sermekle kalmıyor, manevi düşünce dünyası için zengin malzemeyi toplamaya vesile oluyor. Abdurrahman Efendi’nin seyahatnamesi de manevi düşünce dünyası için zengin malzeme sunuyor.

Abdurrahman Efendi Rio limanından ayrılıp halkın içine karıştığında sosyal, tarihi ve dini konularda araştırma yapar. Tarihi olarak buradaki Müslümanların Afrika’daki reislerinden para ile satın alınıp getirilen insanlardan olduğunu görür. Sosyal olarak toplumun iyi ve kötü yanlarını ayırır. Abdurrahman Efendi Brezilya’yı suyu bol, çok güzel tarım yapılan ve elmas madeni yönünden zengin ülke şeklinde anlatır. Eleştirdiği yanları ise devletin çokça dışa borçlu olması ve ticari hayatın yabancıların elinde olmasıdır.

Dini konuda ise Abdurrahman Efendi Müslümanları çok zor durumda görür. O gelmeden, Müslümanlar ayaklanmışlar (male-molla ayaklanması 1835) ancak muvaffak olamadıkları için zorlu şartları daha da zora girmiştir. Başlarında ilim adamı ve Müslümanları yönlendiren biri olmadığı için dinleri tahrip edilmiştir. Hatta Rio şehrinde kendisini Müslüman âlim olarak gösteren ve Abdurrahman Efendinin de bir süre tercümanlığını yapan, Mağripli bir Yahudi’nin yaptıklarını bizzat Abdurrahman Efendi gün yüzüne çıkartır. Bu kişi Ramazan ayı orucunu Şaban ayında tutmaya başlatmış, Ramazan ayının son üç günü hiç sahur yaptırmamış ve İslamiyet’e gireceklerden belli miktarda para talep etmiştir.

Abdurrahman Efendi Brezilya’yı böyle anlatırken bir Osmanlı hariciyecisinin raporunu okuduğumuzda zihnimiz biraz daha netleşiyor. Osmanlı Devleti’nin Brezilya Başşehbenderi (Başkonsolos) Münir Süreyya, Brezilya’yı 1913 yılında Hariciye Nezareti’ne gönderdiği raporda şöyle anlatıyor:

Brezilya Hükümetinin temel politikası kahve tarımına bağlıdır. Kahve çiftliklerinde çalışacak ve kahve ticareti yapacak sağlam insanların çoğalmasına çalışır. Bunun için Sao Paulo Hükümeti dünyanın farklı yerlerine, görevleri sadece propaganda olan komiserler göndermiştir. Bu komiserlere hükümet tarafından, bolca kredi açıldığından propaganda gayet geniş şekilde yapılır. Önemli gazetelere tahsisat verilmekte ve kahveye ilişkin oldukça mübalağalı makaleler yazdırılmaktadır.

Mükemmel tasvir edilmiş kartpostallar, güzel güzel resimler, mükemmel haritalar, çaresiz fakirleri Brezilya’ya çağırmak hususunda tesirli olmaktadır. Bol keseden vaatlerle her sene yüzbinlerce zavallı Brezilya cehennemine atılmaktadır. Sao Paulo Hükümeti, çiftliklerini çoğaltmak için gözlerini, Balkan Savaşı nedeniyle sefil kalan Rumeli muhacirlerimize de dikmiştir. Türk unsurunun sağlam, kanaatkâr, genellikle çiftçi olması onları bu yola sevk etmektedir.  Söz konusu komiserlikler aracılığı ile elçiliğimize başvurarak Türk muhacirlerinden yılda birkaç bin kişinin Brezilya’ya nakli hususunda hükümetten izin isteyecek olursa, hükümetimizin gayet uyanık olup muhacirlerin hukukunu burada ciddi olarak savunacak ve koruyacak bir sözleşme imzalamadan onların buraya gelmelerine izin verilmemelidir.

Vaatler ülkesi Brezilya’yı nasıl bulduk?

Başşehbender Münir Süreyya, insanları gündemin rüzgârına kapılıp gitmemeleri konusunda hazırladığı raporuyla dışarıdan bir gözlemci olarak uyarıyor. Abdurrahman Efendi ise yaşayarak, görerek içeriden biri gibi Brezilya’yı anlatıyor. Dergimizin SÜZGEÇ bölümünde bu kısa seyahatnamenin tamamına yakınını okuyacaksınız. Yeniliklere karşı insanların ve toplumun verdiği tepkinin doğruluğu ya da yanlışlığı yıllar sonra ortaya çıkıyor. Yıllar sonra bugünün Brezilya’sı Münir Süreyya’nın ve Abdurrahman Efendi’nin korkularını haklı mı çıkarttı; yoksa bunlar yanlış düşünceler ihtiva eden raporlar mıydı?

Bugünün Brezilya’sının artık göçe ihtiyacı yok. Çünkü 200 milyona yakın nüfusa sahip ve öyle ki kendi nüfusunu besleyemeyecek duruma gelmiş. Raporda bahsedilen Sao Paulo, çevresiyle beraber 20 milyonluk eyalet. Ve sadece şehir merkezi 12 milyon nüfusu ile neredeyse İstanbul kadar. Denizi, limanı ve mimari yapısı da İstanbul’u andırıyor. Eskiler, yapmakla bakmak birleşmedikçe, mamurluk vücut bulmaz, demişler. Geniş caddeleri, yüksek binaları ve özenle dizayn edilmiş şehir planlamasına yakından baktığınızda zıtlık var. Bir tarafta ihtişam ve zenginliğin taş ve beton olduğu yapılar diğer tarafta köprü altlarını yurt edinmiş, yaz kış burada yaşayan insanlar. Şehrin merkezi konumundaki Catedral Se’nin bulunduğu meydanda kurdukları çadırlarda yaşayan en az 10 aile var. Bu insanların çoğu çadırda yatıp kalkıyorlar ve gün içinde ise bir sandalyenin üzerine çıkıp kalabalık meydan, ister etraflarına insan toplansın, isterse toplanmasın Hristiyanlık anlatıyorlar.  Eski postane binasının hemen karşısındaki Viaduto Santa Efigenia Köprüsünün altını mahalleye çeviren çadırlarda yaşayan insanlar, adres bölümlerine köprü altındaki çadırlarını yazsalar kargoları kendilerine teslim edilir. Çünkü manzarayı herkes benimsemiş görünüyor.

Brezilya’daki ikinci günümüzde Cuma namazına gidiyoruz. Şehre karışıp Müslümanların hayatına nüfus edebileceğimiz önemli bir fırsat. Gittiğimiz  Sao Bernanado Cami, Brezilya’daki 65 cami ve mescitten birisi. Cemaat oldukça kozmopolit. Göçmen, Lübnanlı ve Mısırlılar ağırlıkta. Ama hatırı sayılır derecede Bangladeşli ve Afro Brezilyalılar da var. İmam hutbeyi ve sohbeti Arapça okuyor. Sohbeti kendi dillerinde dinlemek için cemaate dağıtılan kulaklıklara bakılırsa çok sayıda Arapça bilmeyen farklı dillerden insan var. Abdurrahman Efendi lisan konusunda tercümanın hilesinden dolayı sohbetlerinin tesirini cemaati üzerinde görmemişti. Hemen çalışmış ve  “Bu dili az bir zaman içinde meramımı anlatacak kadar öğrendim.” demişti. Brezilya’da konuşulan Portekizce’yi öğrenmek de olsa, insanlara ulaşmak için ortak lisan birinci şart gibi.

 Bir yazarın tespitleri

“Latin Amerikalı Müslümanlar” kitabının yazarı İhsan Efendi ile Cuma sonrasında güzel bir sohbet yapıyoruz. Emekli İmam olan İhsan Efendi San Bernando’ya 25 yıl önce gelmiş. Güzel Arapça ve İngilizce konuşuyor. Portekizcesini çok geliştirememiş ama Latin Amerikalı Müslümanları anlattığı güzel bir eser kaleme almış. Kitabında Afrika’dan getirilen kölelerin adedinin 3.5 milyon civarında olduğunu yazmış. Ne kadarının Müslüman olduğunu sorduğumuzda bunu bilmenin zor olduğunu anlatıyor. 150 yol önce Abdurrahman Efendi’nin Rio de Janerio’da Müslüman olmanın önündeki para verme engelini kaldırdığında bile 19 bin kişinin Müslüman olduğu bahsini açtığımızda, aramızda şöyle bir konuşma geçiyor: “Bugün Brezilya’daki Afrikalı asıllı nüfusun oranı %31. Ama resmi rakama göre Müslümanların oranı %1’in biraz üzerinde.” “1865’li yıllarda bile Müslümanların birbirine olan güçlü sevgi bağlarını gören insanlar hemen Müslüman oluyorlardı. Sayı artması gerekirken azalmış gibi.” “Ben Avrupa’da da bulundum. Brezilya’daki Müslümanlar Avrupa’daki Türkler kadar birbirlerine bağlı değiller.” “Buradaki Müslümanların neye ihtiyacı var?” “65 tane cami ve mescidimiz var. Bundan sonra medreselere ihtiyacımız var.”

Bu konuşmadan sonra tarihi özet ile İhsan Efendi ile tespitlerinin gerçekte ne anlattığına bakabiliriz.  Brezilya’ya 3 farklı dönemde Müslüman göçü yaşanmış. Önce İspanyolların getirdiği Müslümanlar. Bunlar 15 yüzyıllarda Endülüs Emevilerin İspanya’daki bakiyesi insanlar. Morisko adı verilen bu Müslümanlar hakkında ciddi araştırma yapılmamış. Şayet çalışma yapılsa ibretlik hadiseleri gün yüzüne çıkacaktır. Çünkü ikinci grup olarak El Turco denilen Osmanlı bakiyesi insanlar kıtaya ulaştıklarında (1800’lü yıllar) Moriscolar köklerini tamamen unutup asimile olmuşlar. Abdurrahman Efendi’nin beraber yaşayıp İslamiyet’i öğrettiği Afrikalı Müslümanlar da El Turco’ların geldiği tarihlerde Brezilya’ya gelmişler. Ne hazindir ki üçüncü ve son grup Müslümanlar, II. Dünya savaşından sonra Brezilya’ya geldiklerinde birinci ve ikinci grup tamamen aslını unutmuş.

Brezilya içinde ki Afrika, Salvador

Moriskoların nasıl tarihten silindiklerine dair kayıt yok. Ancak ikinci grupta, El Turcolarla beraber Afrika’dan gelen Müslümanların, tarihten silinmeleriyle ilgili ciddi kayıtlar var. Sao Paulo’dan tarihten silme hadisenin yaşandığı Salvador da Bahia’ya geçip araştırma yapıyoruz. Abdurrahman Efendi de Müslüman sayısı çok olduğu için Rio’dan sonra İslamiyet’i anlatmak için buraya gelmişti. Bir yıl kaldığı bu coğrafyadaki Müslümanların Rio’dan fazla olduğunu söylüyor. Bugün itibarıyla ise, yeni kurulmuş bir cami ve farklı zamanlarda gelen 600 cemaatinden başka Müslüman kalmamış.

Bahia Devlet Arşivi görevlilerine, istediğimiz belgeleri yazıp bekliyoruz. Araştırmacılara kolaylık sağlamak için ellerinden geleni yapan nazik insanların çalıştığı arşivde 1835 Male-Molla ayaklanmasıyla ilgili kayıtlar hayli fazla. Ancak bu evrakların tamamına yakını ayet-i kerime ve dualardan oluşuyor. Zaten bu ilk gelen köleler arasında Müslüman âlimlerde bulunuyormuş. Cami, mescid ve medrese yapmışlar. 1835 yılında büyük bir ayaklanma yaşanmış. Ancak ayaklanmanın büyüklüğüne rağmen başarılı netice alınamamış. Brezilyalı Müslümanlar bu tarihten sonra sürgüne gönderilmiş ya da asimile edilerek tarihten silinmiş.

Müslümanlar bu hadiselerden sonra tarihten silinmişler ancak hatıraları bugün hâlâ Bahia’da yaşatılıyor. Özellikle yenidünyanın en eski şehri Bahia’nın meşhur Pelourinho Meydanı, diğer siyahî köleler gibi Müslüman kölelerin acı hatıralarıyla dolu. Salvador’un bu en eski yerinde aynı meydanda 4 kilise ve bir başpiskoposluk sarayı var. Bu mimari baskı bile Katoliklerden başka hiçbir dine izin verilmediğinin delili gibi. Köle pazarı ve kölelerin kırbaçlandığı, asıldığı meydan pastel renklere boyanmış, turistler için cazibe merkezi haline getirilmiş.

Sırtımızı başpiskoposluk binasına dönüp, 200 yıl öncesinin çok katlı ve farklı renklere boyanmış binalarına, neredeyse her sokakta açılan sergi ve müzelerine, itina ile düzenlenmiş taş döşeme meydanına ve meydana açılan sokaklara bakıyoruz. Mekâna uyumsuzluğumuzu sezmiş olacak ki bir seyyar satıcı gülerek yaklaşıyor. Eline ve boynuna astığı tespihleri satmaya çalışırken, isminin İsac Santos do Vale olduğunu öğreniyoruz. Afrika kökenli bu Brezilyalı, nasıl olduysa koyu bir sohbete başlıyor.

“Hey Bayana, nasılsınız? (Hey Bahialı, derken buralı olmadığımızı ima ediyor.)” “Bu tarihi mekânın kokusunu genzimize çekmeye çalışıyoruz.” “Çok güzel bir manzarası vardır ama canlı ve cansız seslerini işitebilmeniz için yaşananları bilmelisiniz. Burası benim gibi zencilerin, ellerinin bağlanıp kırbaçlandığı meydan.” “1835’deki hadiselerin yaşandığı yer burası mı?” “Sadece bu hadise değil, inançlarını gizleyen ‘candople’ler de burada kırbaçlandı, asıldı. Şu karşıki binayı görüyor musunuz? Orası borsa binası. Siyahî kölelerden beyaz dişli, kaval kemiği ince olanlar seçilip açık artırma ile satılıyordu.” “Beyaz diş ve ince kaval kemiği…?” “Beyaz diş kölelerde sağlığı, ince kaval kemiği  gücü temsil ediyor. Ayrıca bu topraklarda bu vasıflarda olmayan siyahilerin evlenmesine izin verilmedi. Evrim kuralları işletildi. O yüzden hepimiz yakışıklıyız. (Gülüyor)”

Abdurrahman Efendi burasını “Ebaiye Müslümanları” başlığı altında anlatırken, sayıları diğer yerlerden fazla olmasına rağmen, buradakileri dini hüküm ve bilgileri öğrenmeye hevesli görmediğini söylüyor. Ayaklanmadan sonra yaşananları da bu bilginin üzerine koyduğumuzda bugün onların neslinden hiç Müslüman kalmaması anlaşılıyor.

Abdurrahman Efendi yaşadığı yıllarda Müslümanların neden Hıristiyanlaştığını gittiği her şehirde ayrı ayrı analiz ediyor. Gözlemlediğine göre çocuklar burada vaftiz ediliyor ve belge veriliyor. Hükümet gerektiğinde bu belgeyi gösteremeyen ailelerin çocuklarına el koyup köle yapıyor. Müslümanlardan biri öldüğünde patrikhaneden doktorla memur gelip, gerekli muayeneden sonra ölünün sahibine belge veriyor. Bu belge olmadan mezarcılar cenazeyi kabul etmedikleri için İslami usullere göre gömülemiyorlar. Bu gibi hadiseler o tarihlerde asimilasyonu hızlandırmış. Bugün ise Müslümanlar adetleri biraz farklı olsa da kendi cenazelerini gömebiliyorlar, camiler açıp namazlarını kılabiliyorlar ancak Müslüman çocuklara yeterince eğitim verilmeden topluma karıştırıldıkları için ve daha başka sebep ve sonuçlardan dolayı, çoğunluğa uyup asimile olmaya devam ediyor.

Brezilya’da Müslüman olmak dün de zordu bugün de

Brezilyalılar eğlenceyi çok düşkünler. Özellikle hafta sonları şehir merkezlerine gürültü hâkim oluyor. Sokaklarda herkes kapkaça karşı “Telefona dikkat” diye uyarıyor. “Tecrübeliyim” dediğinizde, “Tecrübelisin belli ama bu son tecrüben olmasın.” diyorlar. Sürekli uyarılmalardan sonra insan durup düşünüyor. İnsan için en tehlikeli canlılar yine insanlar. Tehlike arz eden kişinin ses tonu, yüz ifadesi, vücut dili gibi sinyal yollarını ayrıntılarıyla incelemek zorunda kalıyorsunuz. Bu da tehlike açısından sizin şehirde insanlar arasında olmanız ile amazon ormanlarında olmanız arasındaki farkı kaldırıyor.

Brezilya’da Müslüman olmanın bugün de zor olduğu konusunu detaylandırmaya çalışmak yersiz olacak. Çünkü konu ağır olunca, sözcükler onu taşıyan nefes kadar hafif kalıyor. Abdurrahman Efendi, “Kur’ân-ı Kerim’i son derece yüksek fiyatlarla alıp satıyorlar. Ama bunu, okuyup öğrenmek için yapmıyorlar. Aldıkları Kur’ân-ı Kerim’i mübarek olduğu için sandıklarında tutuyorlar.” demişti. Bugün Kur’ân-ı Kerim okunuyor lakin onunla merbutiyet sağlanamıyor. İnsanları ona ulaştıracak kişilere fazlasıyla ihtiyaç var. Brezilya, Türkiye için uzak bir ülke ve meşakkatli şartlara sahip. Gemi komutanının Abdurrahman Efendi’ye izin verirken yaptığı şu konuşma gerçekten önemli: “Eğer sana izin verirsem, devletimiz tarafından sorumlu tutularak hesaba çekilirim. İzin vermezsem ise İslam kardeşliğinin şartlarını yerine getirmemiş olurum. İslam’ın ortaya çıkışından beri bu diyara bizden bir Müslüman ayak basmamış olduğu için, bu topluluğun dini bakımdan eksikliğini gidermek üzerimize farzdır.”

Bazen geçmişle gelecek birbirine karışıyor. O gün gemi kaptanı ile imam efendinin yaşadığını, gelecekte yaşayacak insanlar olacak. Günlük hayatımızı devam ettirip giderken, karanlıkta iniş yapan bir uçak pilotu gibi her iki tarafımızda pist ışıkları olsun, tekerleklerimizi indireceğimiz yeri buldursun isteriz. Ama bazen inisiyatifi ele alma ve serüvene çıkabilecek kararlılığı gösterme zamanı gelir. Yiğit bin yaşa; ama fırsat bir düşer. Onun da ne zaman düşeceği belli olmaz.

(Toplam 108 kez okundu. Bugün: 1)
PAYLAŞ:

1 Yorum

Fikrinizi Belirtin.