Balasagun ve Ahıskalıların Kesişen Hazin Hikâyeleri

0

Balasagun ve onun meşhur kulesi Burana Minaresi’ni ilk defa duyanlar için kısa bir tarihî yolculuk yapalım. İlk Müslüman Türk Devleti Kahanlılar’ı bilmeyen yoktur. Balasagun’da doğup büyüyen ve ilk Türkçe lügat kitabı Divan-ı Lügat’it Türk’ü yazan Kaşgarlı Mahmud’u ve Türk Edebiyatı’nın temeli kabul edilen Yusuf Has Hacib’in 6645 beyitte yazdığı Kutadgu Bilig’ini duymuşsunuzdur. Kitaplardaki tarifi ile Çu Nehri’nin yanı başında, Issık Gölü’ne yakın Balasagun yıllarca Türk devletlerine başşehirlik yapmış bir belde. Şimdiki tarifle ise Kırgızistan’ın başşehri Bişkek’e 80 kilometre mesafede kule şeklindeki Burana Minaresi, Banasagun Müzesi ve bölgeden toplanan balbalların toplanıp müze yapıldığı bozkırda bir vaha.

Bişkek’ten Tokmok’a kadar 60 kilometrelik yol boyunca benzer; lakin farklılığı hissedilir derecede fazla küçük köylerden geçtik. Yol kenarındaki bu köylerin bazılarında cami, bazılarında ise kilise görülüyordu. Bu yerlerin çoğunluğunda Kırgızlar oturuyor. Ancak Ahıska Türkleri ve Ruslar da azımsanmayacak kadar vardı. Mihmandarımız Zamir Bey’in yol tarifi sorduğu iki kişiden birinin Rus diğerinin Ahıska Türkü olması da bunu doğruluyordu. Yol tarifini önce Kırgızca sonra da Türkçe yapan Ahıskalı Seyfullah Amca’nın yakın alakası ve güzel Türkçesiyle evine ayran içmeye davet etmesi bizi duygulandırıyor. Dönüş yolunda kısa bir ziyaret için sözleşip yolumuza devam ediyoruz.

Özellikle Tokmok civarında ve Tokmok Balasagun güzergahında boşaltılmış büyük fabrikalar ve gelecekle iplerini koparmış siteler dikkat çekici. Sovyet döneminden kalmış fabrikalar zarar ettiklerinden kapatılmış. Sovyet döneminden kalan karışıklığın huzursuzluğu Kırgızistan’ın bu bölgesinde daha bir derinden hissediliyor.

İçinde bize ait tarihî katmanlar bulunduran belde Balasagun

Türkiş, Karluk, Karahanlı ve Karahıtaylılara başşehirlik yapan Balasagun’u Tokmok’tan sonra çilek bahçeleri içinde bulduk. Mevsim bahar olduğu için tabiat yemyeşil. Müze kapısından girip doğruca Burana Kulesine çıkıyoruz. Burana “minare” kelimesinden galatlaşmış. Bir zamanlar İpekyolu kervanlarının gözetlendiği, ezanların okunduğu bu yere çıktığımızda iki şey dikkatinizi çekiyor. Evet, bu yeşil derya yağız atları ile gelip medeniyet kurabilecek gücü olan her babayiğide aynı şefkatle yaklaşmaya devam ediyor. İkincisi ise bir zamanların medeniyet merkezi ve İpek Yolu’nun güzide beldesi Balasagun’da soluyacak bir gram bile tarihî havasının hissedilmemesi.

Eskilerin emek ve kusursuz bir çaba ile yaptıkları medeniyet merkezinin evleri, hanları ve sarayları şimdi küçük tepeciklere dönüşmüş. Bölgede kullanılan kerpiç ve tuğladan imal eserlerin toprağa karışıp tabiat içinde bir tepeciğe dönüşmesi çok hızlı olmuş. İnsanlar ve devletler bütün her şeyleri ile gördüğümüz tepeciklerin içinde şimdikiler tarafından tarihî höyükler ve katmanlar diye tarif ediliyor. Bu katmanlardan bilebildiklerimiz olduğu gibi, bilemediklerimiz ve bilemeyeceklerimiz de var.

Balasagun’da farklı zamanlarda kazılar yapılmış ve çıkan malzemeler müze bölümünde sergileniyor. Sergilenenler arasında en dikkat çekici parçalar hammaddesi toprak olan küpler, seramikler, kupalar… İpekyolu bölgeyi yüzyıllarca canlı tutmuş. Uzakdoğu ile İran ve Ortadoğu İslam beldelerinin kaynaşma ve kültür aktarma merkezlerinden biri olmuş. Karlukluların Çinlilerden alıp daha batıdaki İslam coğrafyasına taşıdıkların matbaa ve kâğıdın izlerini müzede görmek mümkün.

Balasagun 15-16, yüzyıllarda artık eski ihtişamlı günlerini kaybetmeye başlamış. İç karışıklıklar ve Moğol istilası, ihtişamlı şehri önce eski şehre sonra da tarihî harabe derekesine indirmiş ve “antik şehir” diye tanımlanmaya başlamıştır. Son olarak müze kısmının arkasındaki arazide, ekinlerin içinde tarih aktivistleri gibi duran mezar taşı balbalları ve mezar taşlarını görüyoruz. Müzeden çıktığımızda Pamir Dağları’ndan doğan güneş Tanrı Dağları üzerinden batıyordu. Zihnimizde önce takdire mazhar olmuş, arkasından mahvü perişan olmuş bir beldenin münhezim tablosu kaldı.

Ahıskalı Seyfeddin Amca’nın zihninde kalan son fotoğraflar

0-3 yaş arasında yaşanan büyük acılara bebeklik travması deniliyor. Bakıcı şiddetine maruz kalan, annesi tarafından bilinçsiz büyütülen ve ileri yaşlarda ciddi psikolojik rahatsızlıkları ortaya çıkıp tam bir psikiyatrik vakıaya dönüşen bu çocuklar için “savaş yorgunu” kavramını bizzat görüyoruz. Seyfettin Amca’nın verdiği randevuyu kabul edip tek katlı, yöresel ve bir o kadar güzel evine varıp kendisini dinlediğimizde savaş yorgunu kavramı aklıma geldi. Çünkü gerçek bir savaş yorgunu bir aile duruyordu karşımızda. Baba dört, anne iki yaşında vatanından koparılmış, apar topar trenlere doldurularak şimdiki Gürcistan’da kalan Ahıska’dan binlerce kilometre doğuya, Orta Asya bozkırlarına sürülmüş.

Seyfettin Amca’nın zihninde Ahıska neredeyse yok denecek kadar az. Bir babasını hatırlıyor, yağız atla onlara şehirden ekmek ve şeker getirirmiş. İlk yıllar Kırgızistan’da çok zor geçmiş. Çünkü geldiklerinde yöre insanı da kıtlık ve zorluk içindeymiş. O anlatırken biz, 1950’li yılların dünyasındaki Müslümanların yoğun baskı ve kaos bulutunun içindeki yıllarına gidiyoruz. Ahıska Türkleri de bundan hayli nasiplenmişler. Gördüğümüz kadarı ile Seyfettin Amca ve ailesi depresyonda kalmamışlar, streslerini tolere edip hayatlarına devam ediyorlar. Ancak bizden bir istekleri var: “Buraya sürüldük, buralı olamadık, bir yere de gidemedik, bizi yalnız bırakmayın.”

Tıpkı yanı başlarında bulunan tarihî harabelerin höyüklerindeki katmanlar gibi unutulup gitmek, gerçekten zor olsa gerek. Birilerinin gelip kazı yapması ve sözde de olsa haklarını vermesi onları bir nebze olsun rahatlatacak. Yoksa tarihî katmanlar içinde bilemediklerimiz ve bilemeyeceklerimiz sınıfına girip dünya hayatlarını noktalayacaklar.

PAYLAŞ:

Fikrinizi Belirtin.