Bande Açe: Tsunamiden 13 Yıl Sonra

0

16. yüzyılda İstanbul’a gelip ülkelerine kültür ve medeniyet taşıyarak yakınlıklarını ispat eden Açelileri, kendilerinden olmayan bir müşahidin intibaklarıyla anlattık. Osmanlıyı seven, Türk olduklarını eserlerine yazan, topraklarına “Mekke’nin Varandası” diyen ve tıpkı ecdadımızın yaptığı gibi Arap alfabesini kullanarak yüzlerce eser yazan Açe, binlerce kilometre uzakta olsa da bize ne kadar ırak olabilir ki?

“O kadar güçlü dalgaydı ki tonlarca ağırlıktaki bu gemiyi ‘eliyle Jenaretör Gemisi’ni gösteriyor’ sahilden 5 km içeriye taşıdı.” Yıllar geçmesine rağmen İbrahim Kosmas’ın anlatırken ifadesi, ağlamaktan yeni sükûnete eren bir çocuğun halinden farksız. “Birinci dalga 10 metre yüksekliğe çıkmıştı. 1786’da Simeulue Adası’ndan tecrübesi olanlar hemen içerilere doğru koştular. Tecrübesizler ise su çekilince açıkta kalan balıklara koştu. Yaklaşık 10 dakika sonra, 20 metrelik ikinci devasa dalga geldi. Gelen üçüncü dalgadan sonra yavaşlama başladı. Her şey yarım saat içinde olup bittiğinde, dalgalar balık için denize koşanlarla beraber binlerce kişiyi aldı.”

Tsunamide zarar gördüğü için Jenaretör Gemisi’ne güvenlikçi olarak alınan İbrahim Kosmas’la, müze haline getirilen bu gemiyi görecek şekilde sundurmanın altında oturuyorduk. Baktığımızda hem Malezya’dan, Endonezya’dan gelen ziyaretçileri hem de demir yığını halinde karaya oturan müzeyi görebiliyoruz. Kapıdan girdikten sonra, tsunamide hasar görmüş ve tamir edilmemiş evlere uzun uzun baktıktan sonra ziyaretçiler, birinci giriş kapısından içeriye giriyor. Çoğu tesettüre riayet eden gençlerden oluşan okul grupları ve yine grup grup aileler, gezisini bitirdikten sonra güverte kısmına çıkıp şehri fotoğraflıyor.

Tsunamide 26 yaşında olduğunu söyleyen İbrahim Kosmas, 13 yıl geçmesine rağmen dalgaların ağırlığını üzerinden atamamış. Banda Açe sokaklarında ise tsunamiden en küçük bir iz bile bırakılmamış. Şehir tenha, temiz, düzenli ve kendi halinde neşeli insanlarla dolmuş durumda. Ancak başkentin 3 ayrı noktasında karaya oturan gemiler son halleri ile çevrelenip ziyaretçiler için hazırlanmış. Farklı ülkelerden gelen yardımlarla tamir edilen evlerin çatıları mavi renge boyanmış. Her mahallede yüksekçe bir yere çıkıp baktığınızda tahrip olan, sonradan tamir edilen, çatısı mavi boyalı evlerden onlarcasını görebiliyorsunuz.

İbretlerin müze olmuş hali

Şehir meydanında açılan Banda Açe Tsunami Müzesi, üst katlarına kadar acı hadiseye ait fazlaca detayla dolu. Daha müzeye girişte 200 metre inilerek yapılan galeri, insana güçsüzlüğünü iliklerine kadar hissettiriyor. Duvar aşağı şarıl şarıl akan, akarken deniz dalgalarına karşı oturan insan etkiler gibi etkileyen bir hava var. Yüze hafif hafif toplanan damlacıklar ve arka fondan duyulan tevhid seslerini duyan insan dış dünyasından kopuyor. Buna bir de karanlık yolda, aşağıdaki ışığa doğru yürüme de eklenince, ziyaretçilere “Ölüme ne kadar hazırım?” sorusunu sorduruyor.

Giriş antreden hemen sonra karanlık ve sulu yolun aksine, aydınlığı gökyüzüne kadar devam eden ikinci bir oda yapılmış. Bu odanın her bir karesi tsunamide vefat edenlerin isimleri ile doldurulmuş. Binanın birinci katından ayrı olarak tasarlanarak çatısına kadar devam eden huni içerisine binlerce isim sığdırılmış. Yukarıya, ışığa doğru baktığınızda gökyüzüne denk gelecek yere konulan Allah lafzı tsunami ile mahv ü perişan olmuş, münhezim olmuş insanların sahibine ulaşarak muvaffak olduklarını anımsatıyor. Müze tam anlamıyla takdire mazhar olmuş, tsunamiyi ifade eden bir tablo sunuyor.

İlk açıldığı yıllarda Açeliler burasını gezerken sürekli ağlarlarmış. Gezdiğimiz sırada, slayt gösterisine girenlerin yarısına yakının 13 yıl sonra ağlamasına şahit olmak, bizi de derinden duygulandırıyor.

Sokaklara yansıyan Türk dostlukları ve Açe evleri

Esnaftan ve halktan tanıştığımız insanların çoğu Türkiye’den olduğumuzu tahmin ediyor. Portekiz ve Hollandalılardan da adada kalanlar olsa bile onlarla karıştırılmıyoruz. Tarihi bağlılığı Açeliler bizden daha derin hissediyorlar. Ve tabi kendilerine zulmedenleri de unutmamışlar. Zaten iyilik pek az vakitte pek kolaylıkla olur; fenalık pek çok vakte, pek çok külfete muhtaç olduğu için derin izler bırakır. Sömürge ülkelerinin fenalık yapma hırsları uzun zaman sürdüğü için unutulması mümkün gözükmüyor. Avrupadan 1 milyon kilometre kat ederek gelenler Açe’de yüzyıllarca savaşın ve acının ismi olmuşlar. Tsunamiden daha çok konuşulmaya devam edecek gibiler.

Şehirde yüksek katlı evler yok denecek kadar az. Bunun birçok sebebi var. Ancak halk arasında en rağbet gören görüş, binaların yüksekliğine şehrin merkezindeki Beyturrahman Camii’nin karar vermesi. Caminin boyunu geçecek bina yapımına izin verilmediği söyleniyor. Vakit namazlardan biri için gittiğimiz cami oldukça kalabalık. Tsunami sırasında Santral Gemisi tam Beyturrahman Camii’ne doğru gelirken yandan ikinci bir dalga onu bir kilometre daha doğuya götürmüş. İnsanlar birçok sebeple beraber Beyturrahman Camii’ni çok seviyorlar.

Buradan sonra doğal koruma altına alınan Açe evlerinin olduğu mahalleye geçiyoruz. Bize mahalleyi gezdiren İFA (İpekyolu Asya) Derneği’nin Açe temsilcisi Müzekki Bey, Açe evleri için “İnsanoğlunun tabiata en zarif dokunuşu.” diyor. Gerçekten de öyle ve Açeliler bu güzellikleri görmek için akın akın geliyorlar. Evleri oda oda dolaşıyor ve her odada Açe’nin kültür ve tarihine ait detaylar içlerine sindiriyorlar. Sanattaki detaylar bura halkının yüzyıllardır ince ruhlu sanattan anlayan kişiler olduğunu gösteriyor. Hele bölgeye İslamiyeti getiren Siyah (Şah) Kuala’ya atfedilen mezar taşını gördüğümüzde, üzerindeki mermer işleme motiflerinin Bursa Ulu Camii’deki motiflerden aşağı kalır yanı olmadığını görüyoruz.

Balık ve pirinç ülkesi

Açe’nin yemek kültürü pirinç, palm yağı, soya ve balık üzerine kurulu. Evlerde çoğunlukla mutfak iptidai şartlarda dizayn edilmiş. Türk mutfağındaki kiler ve son yıllarda artarak devam eden yaz lezzetlerini kışa aktarma adetlerini görmeniz mümkün değil. Açe’de bizdeki gibi çiftçiyi tarlasından, balıkçıyı denizinden alı koyan sert kışlarının olmaması mutfaklarının günü birlik olmasında etkili olmuştur.

Değerli bitkilerden oluşan botanik bahçesini özenle dizayn eden ziraat mühendislerinden daha başarılı çiftçiler gördük, ama tarlarına girip zaman geçirme fırsatımız olmadı. Ancak balık pazarında birkaç saat geçirebildik. Güneş doğduktan hemen sonra yola çıktık. Pazara doğru yaklaşırken iki tarafımız modern balık çiftlikleri ile sarıldı. Deniz seviyesine yakın olduğu için yol boyu güzel çiftlikler kurulmuştu. Vardığımızda balıkçılar teknelerini kıyıya çekmişler, sepetlerini alan çoğu kadın satıcılar ise taze deniz mahsulleri dolu pazarı tek tek dolaşıyordu. Balığını alan hemen yan tarafta inşa edilmiş temizleme mahallerine gidip temizliyordu.

Motosikletinin iki tarafındaki sepete doldurduğu balıklarla şehrin yolunu tutan insanların arkasından biz de yolumuza koyulduk. Kaba kuşluk vakti yaklaşmıştı ve hayli acıkmıştık. Sabah kahvaltısında nasigurih yemenin hayalini kuruyorduk. Çünkü muz yaprağına sarılı, Hindistan cevizi suyundan yapılmış pilav-nasuguri, buranın hem sabah kahvaltısı hem de akşam yemeği idi. Et, yumurta ve farklı soslarla kızartılarak yapılan nasugurenk pirinç yemeği ise çoğunlukla öğle ve akşamları yeniliyordu. Kızartma da olsa Hindistan cevizi suyuyla da yapılsa pirinç ve balık, et ve ekmeğin yerini aratmıyordu.

Hüzün dolu müze ziyaretleri ve sonrasında gayet neşeli geçen şehir turu, tanışmalar, Açelilerle hoş sohbetten sonra ayrılık vakti geldi. Buradan alıp götürdüğümüz çok güzellikler oldu. Belki onlara da söyleyecek güzel şeyler vardı, ama zaman alan vermek fiilini icra edecek bir program elimizde yoktu. Zaten tarih boyunca ve bugün Açeliler hep kendilerini güzele yönlendirecek kişilerle beraber yaşıyorlardı.  Şemseddin Sami, “Birkaç çocuğun içinde hangisinin büyük adam olacağını anlamak için, cümlesini toplayarak kendilerine tesirli bir hikâye anlatın. Hangisi ağlarsa büyük adam olacak.” diyor. Açelilerden kendi tesirli hikâyelerine ağlamayan yoktu. O halde karanlık günler Açeliler için geride kalmışa benziyor.

 

 

(Toplam 52 kez okundu. Bugün: 1)
PAYLAŞ:

Fikrinizi Belirtin.