BAŞARI GERÇEKTEN ÇOCUK İŞİ

0

Ev eşyası dizerken güzel bir kitaplık beğenmişler de nasıl olduysa televizyon almayı unutmuşlardı eve, İşte o çocuk, böyle bir evde büyümek zorunda kaldı, başarmasın da ne yapsın?

Ne yaptığımız kadar nasıl yaptığımızın da önemli olduğunu hatırlatan bir hikâye vardır: Vali olmuş, fakat adam olamamış bir oğlun hikâyesi. Bu meşhur hikâyenin aksine hem başarılı olmuş hem de adamlığını muhâfaza etmiş birinin macerasını okumaya ne dersiniz?

Hikâyemizin kahramanına, ne kadar büyürse büyüsün çocuk kalmayı başardığı için, hep “çocuk” diyeceğiz.

Çocuk, çoğu başarılı insan gibi hayata sıfırdan başladı. Zaten başarısının sırrı bu “0-6 yaş” devresinde yatıyor. Hayata sıfırdan, bir bebek olarak başlayan çocukta müthiş bir başarma duygusu vardı. Başarısızlık ihtimalini gördüğü an heyecanını kaybedenlerin aksine, başarana kadar denemeyi sürdürüyordu. Daha yaşını doldurmadan yürümeyi öğrenmek için çalışmalara başladı. Önce birkaç ay emekledi, sonra bir yerden tutunarak ayakta durma alıştırmaları yaptı. Elini bıraktığında bir bayrak gibi sallanıyor, bir türlü dengesini sağlayamıyordu. Fakat yılmadı, defalarca olduğu yere otursa da duvar, çekyat, dolap kenarlarında birkaç saniye destek almadan durmaya çalıştı.

Yaşını doldurduğunda hâlâ yürüyemiyordu. Bir adım atıyor ve dengesini kaybediyordu. Birkaç haftalık çalışmanın sonunda birkaç adım atmayı başardı. Heyecanlıydı, hızlıydı ve acemiydi. Onlarca kez olduğu yere oturuverdi, onlarca kez yüzüstü kapaklandı, onlarca kez kolunu, bacağını, kafasını bir yerlere çarptı. Canı yandı, gözyaşı döktü, üzüldü. Fakat vazgeçmedi.

Bir yaşını iki ay geçtiği halde hâlâ yürüyemiyordu. Yine de ümitsizliğe kapılmadı. Hiçbir zaman “Yürüyenlerin hepsi benden büyük, koca koca adamlar; ben bu işi beceremeyeceğim.” demedi.
Çocuk çok başarılıydı. Başarı için gerekli olan azim ve gayret onda fazlasıyla vardı. Yüzlerce kez deneyip de beceremediği şeyi sonunda öğrendi. Artık yürüyebiliyordu. Çocuk yürümeyi öğrenirken çalışmanın sonuç getireceğini, mutluluğun da acının da hayatın gerçekleri olduğunu, başarmak için icâbında yüzlerce kez deneme yapması gerektiğini, ısrarın ve sürekliliğin sonuç getireceğini, yani vazgeçmemeyi de öğrenmiş oldu.

Çocuğun yürümeyi öğrenmesinde doğuştan gelen başarma hissi kadar etkili bir şey daha vardı: Ebeveyninin desteği! Anne ve babası yürümeyi öğrenirken onun elinden tuttular, onu takdir ettiler, onun heyecanına ortak oldular. Alkışlarla kendisini desteklediler. Ona hiçbir zaman “Ne zaman yürüyeceksin? Yaşını doldurdun hâlâ emekliyorsun! Utanmıyor musun? Haftalardır yürümeni bekliyoruz, yetti artık! Biz senin yaşındayken çoktan yürümüştük, beceriksiz seni!” demediler.

Yürümeyi öğrenen çocuk, artık yetişkinlerin elini tutmak istemiyordu. Ayrı bir şahsiyeti olduğunun farkındaydı. Kaldırımda yürürken, parkta gezerken kendi başına yol almak istiyordu. Artık bağımsız iş yapma zamanı gelmişti. Öte yandan dokuz – on metre yürüdükten sonra dönüp büyüklerine bakıyordu. Çocuk diğer insanlarla dayanışma içinde olması gerektiğinin de farkındaydı.

Biraz büyüdü. Çocukta müthiş bir öğrenme merakı vardı. Gelirdi mutfağa, başlardı soru sormaya:

-Bu ne?
-Un.
-Ne unu?
-Buğday unu.
-Ne buğday unusu?

Annesi mümkün olduğunca sorularını cevaplamaya çalışırdı. Soruları geçiştirmez, çocuğu başından savmazdı. Babası da öyleydi.

Çocuklarına hep büyük adam muamelesi yaptılar. Çocuk ömrü boyunca büyük adam muâmelesi gördü, böylece her dâim çocuk kalabildi. Yılmak nedir, yıkılmak nedir, ne zaman vazgeçilir, kimler neyle suçlanır, mâzeret nasıl üretilir, nasıl mutsuz olunur, hâsılı başarısızlığın temel prensipleri nelerdir öğrenemeden büyüyüverdi.

Çocuğun başarısında asıl etkili olan belki de ailesiydi. Biliyorlardı çocukları makine değil. Dolayısıyla onun kullanma kılavuzu yoktu. “İyisi mi” dediler “çocuğumuzun fıtratına uygun yaşamasına müsaade edelim.
Çocuk, makine değil ki sonradan fabrika ayarlarına döndürmek mümkün olsun!”

Çocuklarının kendileri gibi değil, kendisi gibi davranmasına imkân tanıdılar. Evdeki eşyalarla konuştuğu zaman çocuğa deli muamelesi yapmadılar. Onun maymun iştahlı olmasına kızmadılar. Çocuklarını başkalarıyla kıyaslamadılar.

Çocuğun başarısı ebeveyninin ne yaptıklarından çok, ne yapmadıklarıyla ilgiliydi. Sonra ne söylediklerinden çok, ne söylemedikleriyle. Bir de ne söylediklerinden çok nasıl söyledikleriyle.

Hastalandığında “Bana iğne yaparlar mı anne?” diye sordu, “Yapabilirler!” dedi annesi. “İğne acıtır mı baba?” diye sordu, “Acıtır, fakat iyileşmen için bu acıya dayanmalısın!” dedi babası. Kafalarını yormadılar. Biz bu çocuğu nasıl kandırırız diye derin derin düşünmediler. Ne sorulduysa cevabını düzgünce verdiler. Çocuk da dürüst biri oldu.

Yetişkinler işlerini nasıl bir anda bırakamıyorlarsa çocuğun da oyun başından bir anda kalkamayacağını düşündüklerinden mi nedir, çocuğun oyununu bozmaya kalkmadılar. Çocuk oyuna odaklandıkça dikkati güçlendi. Anne babası çocukta dikkat eksikliği oluşturmayı da unuttular.

Sonra unutkanlıklar, unutkanlıklar. Hep onlar değil miydi çocuğun başarısına sebep? Annesi “Niye bizim de şöyle havuzlu bir villamız yok!” demeyi, babası “Bu devirde okumak para etmiyor!” diye yakınmayı unuttu.

Daha çocukları yokken başlamıştı unutkanlıkları. Ev eşyası düzerken güzel bir kitaplık beğenmişler de nasıl olduysa televizyon almayı unutmuşlardı eve. İşte o çocuk, böyle bir evde büyümek zorunda kaldı, başarmasın da ne yapsın?

Çocuk bir sınavdan 80 alınca babası “Niye yüz almadın?” diye çıkışmadı. “Senden yüksek alan var mı?” diye sormadı. “Birinci olman yetmez, yüz almalıydın!” demedi. Çocuk da babasının dünyanın en başarılı erkeği olup olmadığını sorgulamadı. Babasından fazla para kazanan olup olmadığına da aldırmadı. Kariyeri için değil, babası olduğu için seviyordu onu.

Câhildi çocuk. Çevresinden de bîhaberdi. Karşı binadaki lüks otomobili olan kişinin doktor olduğunu bilmiyordu. Alt kattakilerin, hani şu dört ayrı şehirde yazlığı olanların, hukuk bürosunda boşanma davalarına bakan avukatlar olduğundan habersizdi. Otomobil için, ev için belli mesleklere yönelmenin şart olduğunu öğrenemedi çocuk. Sevdiği ve becerdiği işi yapmaya koyuldu. Hobisi işi oldu, üstüne de para kazandı. Kazandığı paranın miktarı mı? Kendisinin buna aldırdığı yoktu zaten. Onu karşı binadakilere ve çocuğun alt komşusuna sorun!

Çocuğun çevresinde kendilerini tanıtırken “Ben doktor Hasan / Ben avukat Serhat” diye mesleğini adının önüne geçiren kimsecikler yoktu. Sonra ısıracakmış gibi “Ben Harrrvırrrd mezunuyum.” diyen birine de denk gelmedi hiç. Belli okullardan mezun olmanın değil de “Bu adam var ya, bizim okuldan mezun!” denmesinin asıl başarı olduğunu zannetti çocukcağız. iyi de oldu. Bu yanlış (!) bilgiler onu iyiden iyiye başarılı biri yaptı.

Çocuğun hayalleri hakikat oldu, neşesi hiç eksilmedi. Büyüdü ama bir türlü adam (!) olamadı, ruhu hep çocuk kaldı. Yedisinde ne ise yetmişinde de oydu: Yürümeyi öğrendiği vakitlerdeki gibi azimli, anne babasının elini bırakmaya çalıştığı zamanlardaki gibi şahsiyetli, sonra dönüp arkamdan geliyorlar mı diye kontrol ettiği anlardaki kadar sosyal, mutfakta yemek yapan annesini soru yağmuruna tuttuğu günlerdeki gibi öğrenmeye meraklı.

Artık, çocuğun ardından yetişebilene aşk olsun.

Böyle çocuk yetiştirene de helâl olsun!

(Toplam 503 kez okundu. Bugün: 1)
PAYLAŞ:

Fikrinizi Belirtin.