Çanakkale’de Yitirilen Beyin Takımı

0

“Cihan Harbi bütün şiddeti ile devam ettiğinden Balıkesir Erkek Muallim Mektebi sınıflarındaki öğrencilerin hemen hepsi silah altına alınarak cephelere gönderilmiş, sınıflar boşaltılmıştır.”

Birinci Cihan Harbi içerisinde yer alan muharebeler hem dünya hem de Türk tarihi açısından ayrı bir ehemmiyete sahipti. İslam dünyasının lideri olan Osmanlıları yok etmek ve onun himayesindeki toprakları, bilhassa hilafet merkezini ele geçirmek üzere saldıranlar hiç beklemedikleri bir direniş ve şahlanışla karşılaştılar. Bundaki en temel unsur ise şüphesiz Müslümanların, “vatan sevgisi imandandır.” düsturu ile hareket etmelerinden ileri geliyordu.

Çanakkale harbinin koptuğunu duyan Anadolu gençleri cepheye koşuyorlardı. İstanbul’da üniversiteler ve birçok okulun öğrencileri, özellikle Galatasaray, İstanbul ve Vefa Lisesi boşalmış gibiydi. Anadolu’daki lise, medrese ve üniversitelerde de durum aynıydı. Okullarda derslere bir iki hoca giriyor, onlar da askerliğe yaşı tutmayan küçük çocuklara ders veriyordu.

Vefa Lisesi’nin Fransızca öğretmeni Ahmet Rıfkı Bey 30 yaşlarında bir öğretmendi. Neredeyse o semtte kalan tek gençti. 1915 yılının mayıs ayı gelip çatmıştı. Ama bu bizim bildiğimiz; çiçeklerin açtığı, kuşların cıvıl cıvıl öttüğü ve baharın bütün güzelliğiyle rengârenk bezendiği mayıslardan değildi. Bu mayıs, gençlerden oluşan Osmanlı beyin takımının yitirildiği ay idi. 11 ve 19 Mayıs 1915 tarihlerinde yaşanan şiddetli çatışmalarda, özellikle gençlerin daha aktif olduğu bölgelerde çok ciddi kayıplar verilmişti. Bu durumu; 1911’de İngiliz Bahriye Nazırlığına getirilen, Çanakkale’deki hezimetten sonra da muhaliflerin zorlamasıyla görevinden ayrılan Winston Churchill şöyle izah ediyor: “Biz Çanakkale’de başarısız olmuş olabiliriz, fakat biz orada Türklerin beyin takımını yok ettik.”

1915 yılında Vefa, İstanbul, Kayseri, Tokat ve Balıkesir gibi birçok lisenin mezun verememesinden de çok net bir şekilde anlıyoruz. Mesela, Necdet Bey İlk Öğretmen Okulu’na (Balıkesir Erkek Mual­lim Mektebi) ait bir nottan:

“Cihan Harbi bütün şiddeti ile devam ettiğinden Balıke­sir Erkek Muallim Mektebi sınıflarındaki öğrencilerin he­men hepsi silâhaltına alınarak cephelere gönderilmiş, sınıf­lar boşaltılmıştır.”

1914-1918 yılları arsında dört yılda okul ancak 2 mezun verebilmiştir.

Ahmet Rıfkı Bey, her zamanki gibi elinde çantası mektep kapısından içeri girdi. İlk dersi birinci sınıf öğrencilerineydi. Ağızları bıçak açmıyor, herkes önüne bakıyor, ürpertici bir sessizlik sürüyordu. Selam verdi ama hiçbir öğrenci ayağa kalkıp selamı almadı. Ahmet Rıfkı Bey: “Bu sınıfta ne oldu? Burada neler oluyor? Lütfen biriniz konuşsun.” dedi.

Arka sıralarda oturan Ömer ayağa kalktı: “Muallim Bey, mektebimizde ve mahallemizde eli ayağı tutan kimse kalmadı. Mahallemizdeki bütün ağabeylerimiz Çanakkale’ye gönüllü gittiler. Siz ise hala buradasınız. Biz bile gitmek istedik ama yaşımız tutmuyor diye almadılar.” dedi ve sustu.

Ahmet Rıfkı Bey; hiç beklemediği bir hitaba muhatap olmuştu. Şaşkınlık içinde: “Sevgili yavrularım, insanlığın her döneminde olduğu gibi bu devirde de eğitim ve öğretime muhtaç olduğunuz böyle bir günde; milli ve medeni terbiyeyi veremiyor muyum?”

Ön sıralarda o ana kadar sessiz ve hareketsiz duran Avni ayağa kalktı ve hüzün dolu sesiyle konuşmasını keserek:

“Muallim Bey, sevgili İstanbul’umuz elden giderse, yabancı milletler buraları işgal ederse, bayrağımız iner, namuslarımız naçar kalırsa, sizin verdiğiniz eğitim ve terbiye ne işe yarar söyler misiniz?” dedi. Sınıf tekrar ölüm sessizliğine büründü. Muallim Ahmet Rıfkı Bey, sınıftan sessizce çıktı. Mektep idaresine istifa dilekçesini verdi, vedalaştı ve eve döndü. Annesine durumu kısaca özetledi ve hazırlığa başladı. Anasından helallik istedi. Çanakkale’ye cepheye giderken en son mahallenin bakkalı Selahaddin Adil Efendi’ye de uğradı: “Selahaddin Amca, anamı iaşesiz bırakma. Düşman, hançerini Çanakkale’nin bağrına saplamış! Onu çıkarmaya gidiyorum! Mevlam izin verirse dönüşte borcumu öderim.” dedi.

Ne kadar geçti bilinmez, Muallim Ahmet Rıfkı Bey’in annesine, O’nun şehadet haberi ve künyesi geldi. Bir süre sonra; şehit anası Ayşe Hanım, komşu kızı Gülşah’ı da yanına alıp devamlı alışveriş yaptığı mahalle bakkalı Selahaddin Adil Efendi’nin yanına vardı ve ona dedi ki:

“Selahaddin Efendi, biliyorsun yavrum Ahmet Rıfkı’nın künyesi ve üzerinde bulunan emanetleri ile bir miktarda ikramiyesini getirdiler. Hepsi bu çıkının içindedir, isterim ki, oğlum orada borçlu yatmasın. Yaklaşık yedi aydır senden veresiye iaşe alırız. Artık utanır oldum. Ne yapalım, Allah’ın takdiridir. Yap hesabımı da al bu çıkının içinden.” dedi.

Selahaddin Efendi yerinden doğruldu, sendeleyerek veresiye defterini aldı ve Ayşe Hanım’ın önüne uzattı:

“Buyur şanlı şehit anası Ayşe Bacı, kendi borcunu kendin hesapla.” dedi. Ayşe Hanım okuma yazma bilmediği için, komşu kızı Gülşah’ın önünde açık duran sayfaya gözü ilişti. Sayfanın üzerindeki sayısız kelime ve rakamlara çizik atılmış ve üzerine kocaman harflerle şu not düşülmüştü:

“Bu hesap Ahmet Rıfkı Bey’in aziz kanıyla temiz edilmiştir vesselam!”

PAYLAŞ:

Fikrinizi Belirtin.