Denizin Kilidi: Kilitbahir

0

Sırtını dağlara yaslayan, gözlerini o meşhur geçilemeyen boğaza kenetleyen bir toprak… Önünde vaktinin esiri olmuş ve o meşhur siren sesiyle hareket eden feribotlar… Daima avlanmaya hazır balıkçı takaları… Havası suyundan, suyu havasından, tarih kokan bu toprak parçasına adını veren kalesiyle, denizin kilidi: Kilitbahir

Çanakkale’nin Eceabat ilçesine bağlı bu küçük, şirin köy; tabyaları, taş yolları, kulesi, çam kokusu ve çeşmelerinden akan buz gibi sularıyla karşılıyor bizi. Köyün girişine kurulan Kilitbahir Kalesi hem köye girmek isteyenleri, hem de boğazdan geçmek isteyenleri büyük asalet ve heybetiyle bir an durup düşündürüyor adeta. Kale restorasyonda olduğu için gezip görme şansımız olmuyor; fakat bilgi alma şansımızın her zaman var olduğunun farkındayız.

İstanbul’un güvenliği buradan başlıyor

İstanbul’a benzeyen bir manzara var burada. Rumeli Hisarı ile Anadolu Hisarı’nın İstanbul’un iki yakasına konuşlandığı gibi, Kilitbahir Kalesi ile boğazın karşı yakasındaki Çimenlik Kalesi de aynı maksat doğrultusunda düşünülmüş. Böylelikle boğazın iki yakasına bu heybetli yapılar yerleştirilmiş. Fatih Sultan Mehmed Han zamanında İstanbul’un güvenliğini sağlamak gayesiyle, fetihten 7-8 sene sonra (1461) Kilitbahir ve boğazın karşı yakasındaki Çimenlik kalelerinin yapıldığını öğreniyoruz. Elbette başka bir yere değil de buraya yapılmasının sebebi; burasının boğazın en dar noktası olmasıdır. Karşılıklı mesafenin 1250 metre olduğu bir bölge. Bu, stratejinin de, coğrafi konumun da çok iyi hesaplandığı, aynı zamanda iklimin ve boğaz akıntısının da incelikle düşünülerek işlendiğini gösteriyor.

Balıkçılık olmazsa olmaz

Köy halkının büyük kısmını ise işçi, emekli ve kaptanlar oluşturuyor. Kahve sakinlerinin söylediklerine göre tarım ve hayvancılığın oranı yüzde 30, o da 30 yıl öncesi için. Genel olarak halkın yüzde 70’i balıkçılıkla uğraşıyor. Şimdi sadece yüzde 10 seyrinde olan tarım ve hayvancılık gibi, nüfus da giderek azalmış, tek çocuk ya da iki çocuklu ailelerin artması umumi nüfusu olumsuz etkilemiş haliyle.

Köy halkı genel olarak pek bir şey üretip satmadıkları, kendi hallerinde geçindiklerini ifade ediyor. Ayrıca onların gelen ziyaretçilerden de hiçbir beklentileri yok. Sadece insanların çevreyi, doğayı kirletmemelerini arzuluyorlar. Çünkü burası köy halkı için; sadece üzerinde yaşadıkları toprak parçası, taş sokaklarında sakin ve küçük adımlarla yürüdükleri bir yer değil! Burası onlar için aziz şehitlerimizin metfun bulundukları mukaddes vatan toprağı.

Yazlıkçılar da var!

Sakalı saçından daha uzun, kirpikleri neredeyse yok ama kaşı bir yay hattı gibi gür ve epey çok, ağzında kalan birkaç dişiyle her defasında elindeki eski usul işlemeli bastonu yere vurarak konuşan Muzaffer Amca sükûta bir son veriyor:

“Bir de yazın köye gelen yazlıkçılar var.”

Bu sırada, o ana kadar hiç konuşmayan, sol omzu hafif çökmüş, sekiz köşe kasketini elinde tutan, birkaç günlük sakalı ve incecik bıyığıyla; yavaş, sakin ve derinden bir kelam ediyor Ömer Amca:

“Eskiden köy çok daha iyiydi.” Bir an dikkat kesiliyoruz Ömer amcanın söylediklerine: “Manav, kasap, postane, okul, karakol vardı. Ben ilkokuldaydım tabi o zaman. Şimdi herkes kışın ısınma ve okul probleminden dolayı Çanakkale’ye taşınıyor. Köy sakinlerinin çoğunun Çanakkale’de evi var. Olmayanlar da kiralıyor. Bu kahvehanede düğün dernek işlerinden tutun da çay faslına kadar her şey yaşanıyor. Bu kahvehanenin müdavimleri bizleriz, orta yaş ve üzeri emekliler. Gençler buraları değil de daha çok Çanakkale’yi, şehir merkezini tercih ediyorlar.”

Yok olanlar ve yenilenenler

Bu güzel insanlarla çay, kahve eşliğinde muhabbet etmek bırakılamayacak kadar sıcak ve samimi. Köydeki tarihi eserlere ulaşmak için taş yollardan, dar sokaklardan geçiyoruz.

En nihayetinde tarihi cami olan Cahidi Sultan Camii’ne ulaşıyoruz. Burada gönül bekçiliği yapan, tamamen kendi rızası ile adeta türbedarlık vazifesini ifa eden teyzemizden öğrendiklerimize göre; Cahidi Sultan hazretleri, 16. asrın sonu ile 17. asrın başlarında Edirne’den gelerek Kilitbahir’e yerleşmiş. Sultan dördüncü Mehmed Han, Ahmed Cahidi hazretlerine bizzat kendisi “Sultan” unvanını vermiş. 2014’te restorasyon çalışmalarına başlanan cami iki buçuk yılın ardından, geçtiğimiz ramazan ayının ilk günü ibadete açılmış.  Bunun haricinde iki tane hamam ve çok sayıda çeşme de bakımsızlık içerisinde ve restore edileceği günü bekliyor. Bunların yanı sıra Kırklar Camii isminde bir cami yok olmuş. Kaç yılında yapıldığı tam olarak bilinmese de Osmanlı döneminden kaldığı aşikâr olan camii 1960 yılında yıkılmış.

Bütün bunları bir kenara bırakıp, burasının hem yöre insanının emek ve isteğiyle, hem de yetkili makamların desteği ile gelişmeye açık bir köy olduğunu düşünüyoruz. Dışardan köye yerleşenlere bile hiç tuhaf bakmayan, gayet misafirperver ve hoşgörülü insanlara veda ediyoruz.

Kadim Anadolu insanı

Köy halkı ile daha yakın ve daha samimi bir hava yakalayabilmek için adım adım ilerliyoruz. Mahsulünü küçük bir tezgâhta satmaya çalışan, yüzündeki çizgilere bakılırsa hayatla ciddi münakaşalar yaşayan ve aslında kimin kazanacağının belli olmasına rağmen yine de ümidini yitirmeyen teyzemize hayırlı işler diliyoruz. Köy sakinlerinin oturup muhabbet ettikleri kahvehaneye varıyoruz ve bilgilerle doldurmak üzere heybemizi çıkarıp masanın ortasına koyuyoruz.

Yazın İki Katı Nüfus

Kışın evlerin büyük çoğunluğunun boş, yazın ise nüfusun iki katına çıktığını söylüyor Muzaffer Amca. “Burada dedelerinin evi olan; ama büyük şehirlerde yaşayanlar da geliyorlar. Onlardan da çok memnunuz tabi; bakkala, pazara, kahveye para bırakıyorlar. Köyümüzde bir hareket oluyor. Hareket olan yerde bereket olur evladım.” diye sözlerini tamamlıyor.

PAYLAŞ:

Fikrinizi Belirtin.