Devenin Uzun Seferi

0

Deveyi yardan uçuran bir tutam ot mudur acaba? Yoksa Nasreddin Hoca’nın “Şükredin ki Allah deveye kanat vermedi; verseydi damlarınızı başınıza göçertirdi.”  dediği şükür vesilesi miydi? Galiba koskoca o mübarek hayvanları pire yapıverdik ki, görünmez oldular. Sağlam kazığa bağlayıp, ondan sonra Allah’a emanet edebilseydik, uzun seferlerde insanlara neler bıraktığını hep hatırlayabilirdik.

İstanbul Kitap Fuarı’nda aradığım kitaplardandı. “Deveyi anlatan bir kitabınız var mı?” Lisanen  ‘hayır yok’ deseler de hal dili ile ‘Yok deve!’ demeleri an meselesiydi. Elimde ancak 3-4 tane deve hikaye kitabı ile döndüm. O an çöl gemisi develerin ne kadar uzağına düştüğümüzü hissediverdim. Belki de deve bizden uzaklaşmış idi. Öyle ya bu coğrafyada aslan yetişmese de aslanlar hakkında çokça kitap bulunurdu. Deve ile insanın arası nasıl açılmıştı? İnsanoğlu sefere çıkarken beraberinde getirdiklerini zafere erişince bırakıvermiş miydi?

Bu sorulara bir nebze cevap olur temennisi ile devenin günümüz nesli olan münasebetini görmek üzere Balıkesir/Ayvalık’a revan oluyoruz. Seyr ü seferde kervancıbaşı/akkamlar  yok belki, onun yerine şoför yolun tek hakimi  ve yanındaki koltukta ise sanki bir iz sürücü duruyor. Bundan bir asır evvel develerin katar katar geldiği yolları ahir zaman telaşı ile gidiyoruz. Bir gerçek var ki şehirdeki hiçbir gökdelen, devenin hörgücünü hatırlatmaz; aksine devenin yularını bağlayacak bir kazığa benzer. İzmit Körfezi’nden Bursa’ya dönerken her dağ ıhdırılmış /çökmüş bir deve, ovalar ise yere doğru uzanan bir boyun, her dağın zirvesiyse hörgücün ta kendisidir. Ve her hörgüç nice suyu içinde tutar ki; bu tasvir, bakmasını bilene dünyanın yaratılışına bir telmihtir. “Ya hâlâ bakmazlar mı o deveye,  nasıl yaratılmış?”  Buradaki manayı anlamak için Gaşiye suresinde ayet 17-20 arasını Elmalılı Tefsiri’nden okumak kâfidir.  Çölde değildik ama her dağ sanki bize çökmüş bir devenin tecessümü idi. Üzerindeki nebatat ise tüyleri gibiydi. Devenin sureti bu kadar aşikar iken güreşin evvelinde deve ne ile meşguldü, atfedilen manasını hatırlayalım.

Kervanda doğan bebekler

Devenin masal çağıydı. Develer tellal,  pireler berber iken tahtırevanlarda doğumlara İbn-i Battuta’nın seyahatlerinde şahit olundu. Nice göçlerde yeni yüzler, sahranın ve bozkırın sessizliğinde giderken açtı gözlerini dünyaya. Deve;  beşik oldu bebeklere, kervanın ve katarların sesleri ninni gibi geldi kulaklara. Zor yük ve şartlarda kader ortaklığı yapıldı. Gün geldi arabaya koşuldu, tarla sürüldü.  İmam-ı Gazali’nin kitapları ve alimlerimizin göz nuru eserleri doğudan batıya onlarla taşındı. Medeniyetin yükünü almışlardı sırtlarına. İpek ve Baharat Yolu, en önemlisi de ilim yollarında uzun mesafelere rağmen, adeta bir dağın ardını gören gözlerinde nihai hedeflerini taşıyorlardı. O da seferi tamamlamaktı. Onun için kervancıbaşı gece karanlığında biraz istirahat verse,  işi acil olanlar Gırnatalı Ebu’l -Hasan Ali b. Musa b. Said Ansî gibi kafileye şiir tadında seslenirdi:

Ah kervanbaşı kafileye ne çok istirahat verdin,

Sür develeri Halep yoluna, sür gayrı,

Halep benim sevdalarımın yatağı,

Halep arzularımın kıblesi, hasret ocağı…

Ancak tarihte görülen fil vakasındaki cevap bir başkadır. Ebrehe,  Kâbe’yi yıkmak üzere bir büyük ordu ile Mekke’ye doğru hareket etmişti. Ebrehe’nin adamları şehre girmeden önce Abdülmuttalib’in  de dört yüz devesini götürmüştü. Ebrehe: “Ben Kâbe’yi yıkmayayım diye ricaya geldin sandım.” dedi. Abdülmuttalib  ise  “Ben develerin sâhibiyim, onları isterim. Kâbe’nin sâhibi vardır. Onu, o korur.” Kâ’be’nin sahibi elbette vardı ve hep var olacaktı. Lakin develer pek de şanslı değildi; çünkü insan, bir şeye ihtiyacı kalmadığında vefasızlığa açık bir kapı bırakmıştı.

Çöllerin gemisi

Eğer bir deveniz olsa idi; mutlaka çölde yaşamanız gerekmezdi. Ancak çölde yaşıyorsanız mutlaka en yakın arkadaşınız deve olurdu. Ve Arap şairleri gibi en iyi methiye ve benzetmeleri develer üzerinden yapardınız. Dünya sizin için “çöl” yahut “bâdiye  / sahra” denilen geniş yerlerden ibaret olurdu. Bu çöllerde beton evler olmadığı gibi, hoş ırmaklar ve güzel ağaçlar olmazdı.  Ne kadar uzağa bakarsanız kum ve yığınlarından başka etrafta hiçbir şey görülmezdi. Bu çöl güzergâhından geçen her yolcu, seyyah, tüccar ıssız bir adaya gider gibi yolda lâzım olacak her bir şeyi yanına alması gerekirdi.  Kendisine yetecek kadar yiyecek ve su da buna dâhildi.  Bu uçsuz bucaksız zaman zaman da seraba çalan çöllerde ağır yükleri taşıyabilecek at ve katır bulmak ne mümkün. Lakin coğrafya ne kadar zorlu olursa olsun Hazreti Allah Teâlâ, bu yerlerde atın bile yapamayacağı güç işleri yapması için insana bir başka hayvanı hediye etmişti. İşte bu hayvan, devedir ki kıtaları aşan denizlerdeki gemi gibi; çölde sahibinin her bir şeyini götürebildiği için geminin şeklen ters çevrilmiş hali çöl gemisidir, denilebilir.

Devenin bu kadar övgüye mazhar olmasına taaccüp etmeyiniz. At sahibini taşır, inek sahibine süt verir; koyun sahibine elbiselik yün ve süt verirdi. Fakat deve çöldeki sahibine, bunların hepsini verirdi.

Çölde hal böyle iken durum Anadolu coğrafyasında pek de farklı değildi. Yörüklerin, göçerlerin, ekincilerin, bakliyatçıların ve nakliyatçıların taşınmazları arasındaydı. Daha 1900’lü yılların başında yazarların çocukluk yıllarında yer tutardı. “Anadolu’da olduğu gibi- İstanbul’da deve çoktu. Trakya tarafından kömür ve zahire nakliyatı develerle yapılır, Karagümrük ve Edirnekapı semtlerinde deve ahırları bulunurdu. Daracık, eğri büğrü sokaklardan ve alçacık evler arasından yüklü deve katarlarının gidişini, hele çan seslerini hâlâ unutmamışımdır. Hayvanların başları evlerin ikinci kat pencereleri hizasını bulurdu ve bana yalılar önünden geçerken bacaları üst kata ulaşan o zamanki Boğaziçi vapurlarını hatırlatırdı.”

Surre Alaylarında

“Biz Surre alaylarına ve develerine yetiştik. Anamla beraber araba içinden bu alayı Yıldız Sarayı’nda görmüş ve sırma püsküllerle salkım saçak donatılmış, sırtlarında ufacık sandıklar, o etrafındakiler gibi büyük üniformalı develeri hayran hayran seyretmiştim.”  Refik Halit’in çocukluğunda iz bırakır bu manzara. Deve bu kadar yakındı.  Ve halk arasında “Üzerinde Allah yolunda hac edilen devenin kırk anasında bereket hasıl olur. Üzerinde yedi defa hac yapılanı Allah Cennet bahçelerinde otlatır.” Hadisi şerifi ezbere bilinirdi.

İlk surre Edirne’den 1389 yılında gönderilmişti. O zamandan itibaren sürreye katılan develer hep kadınlar arasında “mübarek hayvan” diye tesmiye olunurdu. İkinci Abdülhamid Han devrinde 1905-1960 yılı sürre kethüdalığına seçilen Ahmet Salahaddin bu yolculuğu bütün teferruatı ile hatıra şeklinde kaydeder. O devri fotoğraflatan Abdülhamit Han güzergahın da fotoğraflanması istemiş olmalı ki kafilede bir de fotoğraf makinesi dahil olur. Ancak fotoğraflara henüz ulaşılabilmiş değil. Ancak bu gidişte ilginç notlar tutulur.

“Zâtu-l hac kalesinin az ilerisinde birçok hurma ağaçları bulunan ormanımsı  bir yerde adam hem kulhud, kulhud diye  bağırıyordu. Heman  hurma ağaçlarının aralarından ve öteden beriden birçok develer çıkıp Arabın  yanına gelmesinler mi! Hepimizin hayretini mûcib  oldu ve hoşumuza gitti.”

Çölde devenin nasıl bağlandığını da tasvir eder. “Arapların eski zamandan beri tatbik eyledikleri bir usulü burada gördüm. Pek beğendim: Deveyi ıhdırıp  yani dizleri üzerine oturtup bükülmüş olan ön ayaklarına ayrı ayrı kayış  tokalamışlardı. Böyle ayakları bağlanan deve katiyyen yerinden kalkamaz. Binaenaleyh bulunduğu mahalde oturup dururmuş. İyi akıl değil mi?”

Bu yolculukta halsizlikten veya inadından dolayı develer bir adım bile ilerlemezdi. Şamlılar  hemen deveyi keserdi, zira yol uzundu. Yedekte bulanan deveyi hemen yerine ikame ederlerdi. Kafile yolundan kalmazdı. Kesilen, kurban edilen deveden kafiledekiler istifade ettikleri gibi surre yolu üzerinde bulunan fakirler de kalan kısmından istifade ederdi. En son surre alayı Birinci Cihan Harbi esnasında 1917’de gönderilmişti.

Güreş meydanları

Devenin dinî mahiyeti böyleydi.  Hac’dan  dönenlerin develer hakkındaki hikayeleri uzun uzun anlatılırdı. Sonrasında meşrutiyet devrinde mebus seçiminde oy sandıkları develerle taşındı. Davul zurna, hattâ lâtarina , bando muzika , darbuka ve dümbelek de katarlara dahil edildi. Refik Halit’ e göre tam bir gerilik alametiydi bu, yazarın hüznüne dokunmuştu. “Sonradan bir reklâmcı  tarafından sırtlarına sütlü un kutuları yükletilerek gezdirildi. Bir aralık da “mübarek hayvan” dediklerimizden birinin iki yanına kocaman binlikler yerleştirip rakı ilancılığı yaparak develerin kutluluğunu  büsbütün bozduk!”

Deve güreşleri işte bu esnadan sonra patlak verdi. Nakliyenin arabalarla yapılması ve petrolün yakıt olarak kullanılması develeri unutturdu. Ancak diğer taraftan devenin, o itaatkarlığı, boyun eğişinden aksi şekilde istifa edildi. Ayvalık Deve Güreşleri gibi yıl içinde Ege Marmara, İç Anadolu ve Dünyanın farklı bölgelerinde güreş takvimi ilan ediliyor. 150 kadar deve bir gün içerisinde güreştiriliyor. Seyirciler ve sahipler ise bunu eğlence fırsatı bilerek dana deve sucukları mangalı eşliğinde birer keyif aracı yapıyor. Anonslar ise devamlı ağızbağcılar, urgancılar ‘herkes yerine’ şeklinde feveran ediyor. İşin ilginç yanı develer güreşir, kavgasını ise insanlar yapıyor. 6 devesi olan İsmail Usta’nın deveciliği babasından miras kalmış. Zamanında zeytin çuvalları hep develerle taşımışlar. 500 kilo zeytini bir deve götürebiliyormuş. Ancak şimdilerde sadece güreş için besliyor. Devenin kindar ve saldırgan olduğunu sorduğumuzda “İnsana kötü muamele yapsan o sana kin tutup saldırgan olmaz mı!” cevabı yetiyor.

İnsaf sahibi deveciler olduğu gibi, sırf şanım yürüsün, adım olsun, saygınlığım artsın cümleleriyle ifadeler sıklıkla duyuluyor. Ödül ise en fazla devenin güreş alanına nakliye parası yada bir yıllık yem miktarını karşılayacak para oluyor. Belki de ulaşım ve nakliye vasıtalarının bu kadar gelişmesi insanları boşa çıkardığı gibi develeri de boşa çıkarmıştı. Artık umreye hacca gidilirken, nakliyatçılık yaparken uçaklar kullanılıyordu. İnsanoğlu ise deve güreşlerini bahane edip kendini eğlendirecek ve şenlendirecek şeylerin derdindeydi.

Devenin değerini günlük hayatta nasıl hatırlamalı insan? İnsanoğluna verdiği bunca hizmetten sonra ne mana ifade etmeli. Deveci ile görüşen ka­pısını büyük açmalı, denir ya, biraz tefekkür etmek lazım. Develerin çökeceği bir bahçemiz yok belki, kapılarımız sığacak kadar geniş değil.  Ancak develeri bu kadar hayatımızdan çıkarttıysak şu sual daima yanıbaşımızda durmalı: Evlerimiz, hayatımız ve yaşayışımız, müsafirperverliğimiz, develere gösterdiğimiz hürmet ve hareket;  Peygamber Efendimiz Kusva’nın üzerinden inip gelse için ne kadar müsait?

Surre Devesi

Daha önce sadrazamın önünde düzenlenen surre keseleri ile padişahın Mekke Şerifine hitaben yazdığı mektup padişahın huzurunda mühürlenir, Surre eminine verilirdi. Bu sırada hafızlar tarafından Kur’an-ı Kerim okunurdu. Bu sırada İmrahor ağanın meydana getirdiği süslü yükleri taşıyacak devenin yularını kızlar ağası tutar, padişah’ın önünden geçirir, bu sırada da müezzinler tekbir getirirdi. Daha sonra surreler develere yüklenir, bunların önünde mahmil devesi giderdi ki, bu deve padişahın hediyeleriyle mektubunu taşıyan devedir. Orta kapıdan dışarı çıkarılırdı. Mahmil devesinin önünde ve yanında birçok süvariler bulunur, öteki develer arkadan gelirdi. Alay belirli yollardan geçerek Kireç İskelesine varır, oradan da çektirilere bindirilerek Üsküdar’a geçilirdi.

(Ali Seydi Bey, Teşrifat ve Teşkilat-ı kadimemiz)

  Hecin Devesine Acemiler Binemez

Devenin bir cinsi vardır ki gayet nazik ve zarifül-endamdır. Yüzü gözü güzeldir, insanın öpeceği gelir. Buna hecin devesi denir. Yük taşımaktan ziyade binekte kullanılır. Çok süratli gider. Koştuğu zaman rahvan beygirler gibi ön ve arka ayaklarının sağdakilerini beraber, soldakilerini de beraber atar. Süvarisini hiç sarsmaz. Hecin devesine acemi insan katiyyen binemez. Şayet binecek olur ise tepe taklak düşer, köprücük kemiği kırılır. Böyle kazaların Arabistan’da çok defa görüldüğünü söylediler. Hecinler tahminen yüz yirmi santim boyunda, bir ucu biraz eğri ve topuzca (hezâren) denilen değnek ile idare olunurlar.

(Ahmet Salahaddin Bey, Kabe Yollarında Surre Alayı Hatıraları)

Deveye nasıl binilir?

Kıh/ıh  denildiği zaman deve çöker yani oturur. Kişi, devesine biner. Deve kalkmak için bir kere ön tarafa bir kere de arka tarafa dehşetli surette yalpa ettikten sonra üçüncü hareketinde ayaktadır, ilk iki hareket esnasında sıkı durmak lazımdır. Düşmek tehlikesi vardır. Dört, beş basamaklı merdiven ile de deveye binilir.

Devenin Gözleri

Deveyi bize sevimli gösteren -bazı çirkin insanlarda da rasTladığımız gibi- gözleridir, göz güzelliğidir… O iri iri, simsiyah, melûl bakışlı, çok kirpikli ve rahatlık verici göz­leri! Deve gözlerinde eşek gözlerindekinden fazla dervişlik, muhite, hayata ve çile ile ıstıraba karşı derin bir kayıtsız­lık sezilir. Dünyada bulundukları halde dünyayı bilmek istemediklerini ve başka bir dünyada yaşadıklarını anlatan içten bakışları gerçekten düşündürücü­dür. Ölünce dosdoğru Allahı’na ve tam rahata kavuşacağına güvenen bu gözler, sanki önünü ve yanlarını değil, ufukla­rın ötesini görürler, vaad edilmiş cenneti seyrederler. Deve­ler başlarını öyle yüksekte tutarlar ve yukarılara bakarlar ki, şu fani dünyayı bütün sekenesi ile küçük, âdî bulduklarına hükmolunabilir. (Refik Halit)

Mısır’da Mahmil Günü

Mısır’da develerle su taşıyan sakaların sayısının 12.000 olduğu söylenir. Mahmil devesinin gezdirildiği günden bahsediyoruz. Sokakların dolup taştığı seyirlik bir gündür. Dört mezhebin başkadıları, vekilü beyti’l-mal, muhtesib, ve diğer devlet büyükleri hayvanlarına binerek beraberce Melik Nasır’ın ikamet ettiği yere; kale kapısına gelirler. Mahmil denilen yük, bir deve üzerindedir. En önde o sene hac için tayin edilen emirle beraber yola çıkartılır. Emirin yanında epey bir asker ile develere binmiş sakalar bulunur. Kadın, erkek toplanır; daha önce andığımız ulema eşliğinde Kahire ve Mısır’ı (Fustat’ı) dolaşırlar. Sürücüler, develeri çeşitli seslerle harekete geçirerek önde yürürler. Haccın sembolü olan bu Mahmil, Recep ayında sokakları şenlendirmeye başlar. Herkesi büyük bir heyecan ve şevk kaplamıştır artık. Rab Teala, kullarından dilediğinin kalbine hacca gitme hevesini yerleştirir ve hazırlanmaya başlar. (İbn-i Battuta Seyahatnamesi)

PAYLAŞ:

Fikrinizi Belirtin.