Dışarıdan Görüp İçeriden Yazan Seyyahlar

0

Medeniyetlerin yakın şahitleri olan seyyahlar nehirlere benzer. Dur durak bilmeden, usanmadan görüp yaşadıkları acı-tatlı, iyi-kötü bütün tecrübelerini aktarırlar. İbn-i Fadlan, İbn-i Battuta ve Evliya Çelebi bir seyyah olmanın çok daha ötesinde “Uluslararası Gazeteciliğin” ilk misalleridir.

Her uygarlık aynı zamanda kendi seyyahlarını da yetiştirir. Seyyahın bilme arzusu, gezme merakı, aşkı ve tutkusu, bulunduğu medeniyet havzasının enginliği ile doğru orantılıdır. Varlıklı medeniyet havzasında yetişen seyyahlar, hem kendi birikimlerini dünyaya taşırlar hem de diğer medeniyetlerin muhtevası zengin ürünlerini aktarmak ve tanıtmak isterler. Uluslararası gazeteciliğin ilk misalleri; İbn-i Fadlan, İbn-i Battuta ve Evliya Çelebi’ye bu açıdan bakıldığında geçmiş ile geleceği yoğurmaları daha iyi anlaşılıyor.

İbni Fadlan’ın maceralı yolculuğu

“Dini yaymak, İslamiyet’in öğretilmesi hususunda verilen vazifeyi yerine getirmek üzere bu maceralı yolculuğa başladık.” İbni Fadlan

Her şey İtil-Bulgar Hanı Şelkey oğlu Almış’ın, Abbasi halifesine bir elçi göndererek müslüman olacaklarını bildirmesiyle başladı. Bununla beraber bölgelerinde dini öğretecek muallimler, ayrıca cami, mescit gibi yapılarla, düşmanlarına karşı kendilerini savunacak kale yapımında yetenekli insanların da gönderilmesini istiyordu. Abbasiler tarafından bu istek, son derece müspet karşılanmış ve Sevsen er-Rassî başkanlığında bir heyet hazırlanmıştı.

Abbasi halifesi el-Muktedir’in (908-932) Bulgar Hanı Almış’a gönderdiği İslam Sefaret Heyeti’nde İbni Fadlan vazifeye tayin edilir. Bu seyahatini içeren Rihle’sinde (Risale) İbni Fadlan hem yol boyunca rastladığı ülkeler hakkında bilgiler vermiş, hem de dönemin etkin toplulukları (Bulgarlar, Oğuzlar, Başkırtlar, Slavlar) hakkında mühim malumatlar nakletmiştir.

İbni Fadlan, heyette Halife’nin mektubunu Bulgar Hanı’na okumak ve hediyelerini takdim etmekle vazifelendirilmişti. Bağdat’tan başlamak üzere gidiş-dönüş güzergâhında, muhtelif topluluklarla karşılaşmış ve onların hayat mücadeleleri ile coğrafyaya meydan okumalarına yakından şahit olmuştu.

Türkmen boyları

Dönemin en kozmopolit kültürünü barındıran İslam medeniyetinin havzasından çıkıp; kuzeye doğru yaklaşık bir yıl seyahat eder. Seyahati boyunca şahit olduğu göçebe kültürler karşısındaki şaşkınlığını, kendi süzgecinden geçirerek betimleyen Fadlan; henüz müslüman olmayan Oğuz boylarının hayatı ile alakalı enteresan bilgiler verir.

“Bunlar deri çadırlarda oturan göçebeler, bir süre bir yerde kalıp sonra başka yere gidiyorlar. Yol üstünde bunlara ait çadırların her yerde kurulu olduğunu görüyoruz. Başlarındakilere ‘Beg’ diyorlar, içlerinden biri Beg’e danışmak istediği zaman gidip; ‘Beg, falanca işte ne yapayım?’ diye soruyor. Ne yapacağına, aralarında yaptıkları istişarede karar veriyorlar. Ama kararı verip uygulamaya geçecekleri zaman, içlerinden herhangi biri ortaya çıkıp, karara karşı gelebiliyor.”

Buradan hareketle İslamiyet’le müşerref olmadan önce de Türk boylarının istişareye ehemmiyet verdikleri ve yine bu boyların şahsi düşüncelere de saygılı oldukları görülüyor.

Ruslar

İbni Fadlan’ın seyahatnamesinde Ruslarla ilgili de çok ilginç bilgiler vardır. Rusların genel olarak temizliğe önem vermediklerini müşahede eden seyyah; şu notu da eserine incelikle işlemiştir: ”Hurma ağacı gibi sarışın kızıl insanlar. Her biri yanında bir balta, bir kılıç, bir bıçak taşır. Her birinin bedeni ayak tırnaklarından boynuna kadar ağaç yeşili dövme ve resimlerle kaplıdır.”

Gündelik hayatı anlatmayı ihmal etmeyen seyyah; “Günlerimi evin içine başka bir ev gibi kurulmuş keçeden yapılma Türk çadırında geçiriyordum. O çadırda kalın giysilere, kürklere sarılıp yatıyordum, ama yine de sık sık yanağım donup yastığıma yapışıyordu.” diyerek sadece seyahat notu tutmuyor, aynı zamanda sosyal ve içtimaî hayatın nasıl olduğunu, coğrafyanın insan ve hayat üzerindeki tesirini de gözler önüne seriyordu.

Ortaçağ’ın Çığ Gibi Seyyahı: İbni Battuta

“Saadet sahibi o kimsedir ki, geçen günlerden ibret alır da, nefsi için ahiret hazırlığı yapar. Bedbaht ise, nefsine cimrilik yaparak, yemeyip içmeyip vârislerine mal toplayandır. Ey dostlarım, Allah’a şükür bu fakir saadet sahibidir. Nefsine uymamıştır, ancak Kâinatın Efendisine tabi olmuştur.”

Bu sözler 24 Şubat 1304’te Fas’ın Tanca şehrinde doğan ve çığ gibi büyüyerek Ortaçağ’dan günümüze ulaşan müslüman seyyah İbni Battuta’ya aittir. Ailesi Berberi Levate kabilesine mensup olup Berka’dan buraya göç etmiştir. Rıhlet-ü İbn Battûta isimli Seyahatnamesinde yer alan “Kaza ve meşihat benim ve atalarımın mesleğidir.” cümlesinden, ailesinin kadı yetiştiren köklü bir aile olduğu anlaşılıyor. Seyahatnamesinden öğrenildiğine göre; Tanca’da yaşayan Battuta; İslami ilimlerdeki tahsilini de burada tamamlıyor. Mağrib Sultanı Ebu Said El Merinî döneminde Tanca’dan hac niyetiyle yola çıktığında, henüz 22 yaşındaydı.

Nefsine uymadığını, sadece kâinatın efendisine tabi olduğunu belirten seyyahın; hayr olan niyeti akıbetine hayır olarak yansıyor. İlk yolculuğunun mukaddes beldelere gerçekleşmesi uzun bir serüvenin başlangıcını oluşturuyor.

Seyahatlerde geçen bir hayat

İbni Battuta’nın seyahatleri üç kısımda incelenir. İlk olarak hacca gitmek niyetiyle Fas’tan ayrılan Battuta; seyahati boyunca Cezayir, Tunus, Trablusgarp, Mısır ve Hicaz’ı araştırmacı bir göz ile inceler. Hacdan sonra Asya seyahatine başlar. Suriye, Anadolu, Irak, İran, Türkistan, Orta Asya, Çin, Sumatra ve Hindistan’ı dolaşan seyyah; heybesini ilim ve irfanla doldurarak memleketine döner.

İbn-i Battuta daha sonra ikinci seyahatine çıkar. İspanya, Fransa ile Avrupa’nın birçok bölgesini tecrübelerine dayanarak donanımlı ve birikimli bir şekilde gezer. Memleketine döndükten kısa bir süre sonra üçüncü seyahatine çıkar. Büyük Sahra, Orta Afrika, Sudan ve Habeşistan’ı gezdikten sonra ufku genişlemiş ve düşüncesi zenginleşmiş bir halde Fas’a döner. Bütün hayatını seyahatlerde geçirip, o zamanın vasıtalarıyla yapılması imkânsız görülen uzun ve meşakkatli yolculukları büyük bir merak, arzu ve heyecanla gerçekleştirir. Seyahatlerinde en fazla kaldığı yerlerden biri Hindistan diğeri Çin olur. Hindistan’da iki yıl, Çin’de iki buçuk yıl kadılık yapar.

“Seyahat etmek sizi dilsiz bırakır sonra bir hikâyeciye dönüştürür.” diyen İbni Battuta, gezdiği birçok ülkede sosyal hayata karışır, evlilikler yapar ve eserinde insan unsuruna fazlaca yer verir. Rihlesinde de bunu çok güzel şekilde hikâye eder. İslam âlemine ilk defa Hint fakirlerinden, Anadolu ahilerinden ve İran hatimlerinden bahseden seyyah o olmuştur. Bu yönü ile ayrı bir değer taşır.

Malabar sahillerinden Maldiv adalarına, Seylan Adası’ndan Bangladeş kıyılarına, Tavanis’ten Çin’e kadar eski dünyada ayak basmadık yer bırakmayan Battuta; kâğıt paradan, Çin bürokrasisinden ayrıca Çinlilerin resim ve seramikteki ustalıkları ile ipek ticaretinden övgüyle bahseder.

Anadolu notları

Aslında Hindistan’a gitmek için yola çıkan Battuta; yakalandığı fırtınadan dolayı Lazkiye’ye çıkmak zorunda kalır. Buradan da bir Ceneviz gemisine binerek Anadolu’ya ulaşır. Battuta; Anadolu’dan “Türk ülkesi”, buradaki insanlardan da “Türkmenler” diye bahseder. Her yerde insanların Türkçe konuştuğunu gören seyyah, tercüman aracılığı ile Anadolu’yu karış karış gezer.

Bu gezisi sırasında yaşadıkları, gördükleri; Ortaçağ’ın en değerli seyyahına Anadolu hakkında şunları söyletmiştir: “Anadolu dünyanın en güzel memleketidir. Allah güzelliklerini öteki ülkelere ayrı ayrı dağıtırken, burada hepsini bir araya getirmiştir. Burada dünyanın en güzel insanları, en temiz kıyafetli halkı yaşar ve en nefis yemekleri pişirilir. Allah’ın yarattıkları içinde en şefkatli olanlar buradaki insanlardır.”

Seyyahın yola çıkarken derin bir kültüre sahip olmadığı ileri sürülse de gerek seyahat sırasında aldığı icazetler ve öğrendiği bilgiler; gerekse önceki müelliflerin verdiği bilgileri güncelleştirme çabası, onu bir âlim mertebesine getirmiştir. Yurduna döndüğünde seçkin bir danışman olarak sultanın meclisinde yer almasını sağlamıştır.

Seyyah-ı Âlem; Evliya Çelebi

“Osmanlı seyyahı. Asıl adı bilinmiyor. Doğum tarihi 25 Mart 1611. İyi bir eğitim görmüş olup hafızdır. Sultan Dördüncü Murat’ın musahibi (danışman) olmuş, Enderun’dan çırağ edildikten sonra çıktığı seyahatlerde 17. yüzyıl ortalarındaki Osmanlı dünyasını başarılı bir şekilde yansıtmıştır. Ölüm tarihi 1684 diye tahmin edilmektedir.”

Bir ansiklopedinin “Evliya Çelebi” maddesini açtığınızda karşınıza bu sade ve düz malumatlar çıkıyor. Bunların yanı sıra bir de Ahmet Hamdi Tanpınar’ın “Beş Şehir”inden okuyalım Evliya Çelebi’yi:

“Evliya Çelebi, Bursa çeşmelerinden uzun uzadıya bahsettikten sonra sözü ‘Velhasıl Bursa sudan ibarettir.’ diyerek bitirir. Canım Evliya! Sade bu iki cümlen için benim hafızamda senin adın Bursa ile birleşiyor. Sen Bursa’nın şiirini tadanların başında gelirsin ve bir gün senin ruhunu şad etmek istersek Bursa çeşmelerinden birine senin adını veririz ve sen onun ağzından bu güzel şehrin zaman içinde geçirdiği macerayı bize bir su damlası kadar saf ruhunla nakledersin.”

Bu iki ifade şekli de Evliya Çelebi’yi anlatıyor. Ancak ilkinde bir çoraklık ve yavanlık hâkim iken ikincisinde yüzyıllar sonra, Evliya Çelebi yeniden konuşuyor gibidir.

Seyahat ya Resulullah

Evliya Çelebi’nin seyahat fikri; Saray Kuyumcubaşısı olan babası Derviş Mehmed Zılli’den dinlediği macera dolu hikâyeler ile yakın çevresindeki bilgili insanların katkılarıyla oluşur. Bununla birlikte Evliya Çelebi, Seyahatname’de seyahate başlama hikâyesini görmüş olduğu ilginç ve bir o kadar da çarpıcı rüyasına dayandırır:

“İstanbul’da hanemde bir gece uykuya dalmıştım. Birdenbire kendimi Yemiş iskelesi yanında bulunan Ahi Çelebi Camii’nde gördüm. Mihrapta kâinatın efendisi Peygamber Efendimiz Aleyhisselâtü Vesselam oturmakta idi. Biraz sonra yanımda oturan Sa’d İbni Ebi Vakkas Hazretleri elimden tutup beni Peygamber Efendimizin huzuruna götürdü ve dedi ki: ‘Âşık’ı sâdıkın ve ümmet-i müştakın Evliya kulun şefaatini rica eder.’ Ben de derhal Hazret-i Peygamberin dest-i mübareklerini bûs ettim. Kendilerine: ‘Şefaat ya Resulullah!’ diyeceğim yerde: ‘Seyahat ya Resulullah!’ deyiverdim. Cenab-ı Peygamber tebessüm ettiler. Seyahatlerimin hayırlı olması için ‘Fatiha’ dediler.”

Evliya Çelebi her ne kadar icazetini almış olsa da seyahate çıkma konusunda babasını bir türlü ikna edememiştir. Babası Derviş Mehmed, uzun süre oğlunun İstanbul dışına çıkmasına karşı çıkar ancak engel olmaz. Evliya Çelebi 1640’ta Okçuzade Ahmed Çelebi ile gizlice Bursa’ya gitmiştir. Evliya Çelebi’nin bu yolculuğu takriben bir ay sürmüş ve döndüğünde, artık oğlunu tutamayacağını anlayan babası, seyahate çıkmasına ruhsat vermiştir. Sonrasında ise ardı arkası gelmeyen 40 yıllık bir serüvene girişilmiş oldu. Evliya Çelebi 1640-1680 arasında daire halkına katılarak vezirlerle ve diğer devlet ricaliyle gerçekleştirdiği seyahatlerinde; gezdiği, gördüğü hadiseleri 10 ciltlik eseri “Seyahatname” de toplamıştır.

Bu 10 ciltlik meşhur eserin her cildi kendi içerisinde bir hazinedir. Verilen bilgiler, kullanılan dil ve üslup o kadar nettir ki okuyan herkeste mutlaka bir iz bırakır. Çünkü Evliya Çelebi, anlatacağı şeyin hafızada nasıl yer edeceğine dair hayret-i mucib bir zekâya sahiptir. Mesela; Artvin’in engebeli yapısını anlatmak amacıyla “Kahve ikram ettiler, fincanı koyacak düz bir yer bulamadık.” cümlesi, resmin olmadığı bir devirde umumi manzarayı önümüze seriyor.

Dünyanın merkezi: Kâbe

Evliya Çelebi, 16 vezirle Osmanlı coğrafyasını kat ederken bir taraftan da gördüğü, yaşadığı hadiseleri yazmış ve 10 ciltlik muazzam eseri Seyahatnameyi oluşturmuştur. Seyahate yaya olarak İstanbul’u gezmeyle başlayan seyyah, Azak’tan Girit’e, Şam’dan Bosna’ya, Kırım’dan Mısır’a kadar bütün Osmanlı coğrafyasını arşınlar.

Evliya Çelebi, 40 yıllık bir serüvenin ardından seyahatlerinin nihaî maksadını düşünerek hac yolculuğu için hazırlıklara başlamıştır. Hazırlıkların neticesinde 21 Mayıs 1671’de yola çıkan 60 yaşındaki seyyahımızın kuvvetle muhtemel İstanbul’dan son ayrılışı idi. Seyahatnamede kendi ifadeleriyle belirttiği gibi Evliya Çelebi; rüzgâr gibi atıyla diyar diyar gezmiş, kalemini dile getirerek şehirlerin vasıfları, peygamberlerin metihleri ve nice kaleleri, dağları, nehirleri yazmaya gayret etmişti.

Yolculuk denilen şeyin ruha dokunmak olduğunu gösteren Evliya Çelebi; bu düşüncesini şöyle izah ediyor:

“Allah’a hamd olsun, dünyayı seyahatle dolaştığımız sırada doğuya, batıya, kuzeye ve güneye secde ettik. Doğrusu Kâbe dünyanın ortasındadır.”

Buradan hareketle şunu çok rahat bir şekilde ifade edebiliriz ki: İbni Battuta’nın başlangıç, Evliya Çelebi’nin ise nihaî seyahati hep aynı maksada yönelmiştir. Battuta, yola çıkarken hac farizasını ifa etmek için, Evliya Çelebi ise kırk yıllık seyahatlerini taçlandırmak için aynı noktada buluşmuşlardır.

Seyahate adanan bir hayatın ve bu büyük yolculuğun nihaî emelinin Kâbe’yi tavaf etmek ve O’na her taraftan secde etmek olduğunu anlıyoruz. Böylelikle Evliya Çelebi’nin Seyahatnamesindeki sırra da dokunmuş oluyoruz.

  

 

 

 

PAYLAŞ:

Fikrinizi Belirtin.