Doğu Ekspresi

1

Coğrafyada uzaklıklar nasıl Greenwich meridyeninden başlıyorsa, bu yerlerde de mesafeler demiryoluna göre hesaplanırdı. Trenler ise doğudan batıya, batıdan doğuya gider gelirdi. Cengiz Aytmatov’un bozkırdaki trenleri tasviriydi bu. Kars’tan ötesi, Orta Asya bozkırları da vardı zihnimde.  Ama Kars’tan ötesi yok. Yataklı vagonda odama yerleşiyorum. Bir süre etrafı izledikten sonra kahvaltımı yapıyorum. İlk vagonlara gidiyorum. Pulman adı veriliyor bu vagonlara. Her sırada 2 çiftli bir tekli koltuk var. Bakıyorum koltuklara, etrafı kokluyorum. Burnuma geliyor, burada okunmuş derslerin, kitapların kokusu var. Trenlerde de İstanbul-Kars arası nice dersler, kitaplar okutulmuştu, hayalini kuruyorum hemen.

Diğer vagonlara geçiyorum. Yemekli vagon; iki taraftan da manzaralar sunuyor, hem de çay eşliğinde. Sonra örtülü kuşetli vagona geçiyorum. Her odada 4 yatak, küçük şirin odalar. Son olarak içinde bulunduğum yataklı vagon yer alıyor. Son zamanlarda talep sebebiyle vagon eklemesi yapılıyormuş trenlere. Özellikle de yataklı vagonlar. 11 vagonla hareket ediyor tren.

Onların doğusunun bittiği yerde bizim doğumuz başlıyor

Doğu Ekspresi yani batılıların deyimiyle Orient Express, 1883’te seferlerine başlamış. Paris-İstanbul arası güzergâhı olan bu seferde tren ortalama 80 km hızla hareket ediyormuş. Bu uzun mesafeyi de karayolu yolculuğuna oranla kısaltmış. Yapılan ilk sefere Fransa, Almanya, Avusturya ve Osmanlı asıllı diplomatlar ve memurlar katılmış. Katılanlar arasında Sultan İkinci Abdülhamid Han ile görüşmek üzere yola çıkan, The Times gazetesi muhabiri de bulunuyormuş. Bu ilk sefer 82 saat sürmüş. Ekspresin ilk üç senesindeki seferler Varna’ya kadar trenle, oradan feribotla İstanbul’a aktarma şeklinde yapılıyormuş. 1977 yılında da sonlanmış Avrupa’nın Doğu’ya olan ekspresi.

Paris’ten başlayan Doğu Ekspres’i, son durağı olan İstanbul’dan bir başka hareket ediyor. Onların son durağı bizim ekspresin başlangıç noktası. Paris’ten başlayan Orient Express’in son durağı İstanbul, bizim için Doğu Ekspresi’nin başlangıç noktasıydı. Bizdeki Doğu Ekspresi’nin başlangıç tarihi, Erzurum’un demiryolu ağına bağlandığı 1939 senesi olarak kabul edilebilir. Erzurum, ekspresin duraklarından birisi. Ankara’dan Kars’a kadar uzanan ekspres önceleri İstanbul’dan, Haydarpaşa Garı’ndan hareket ediyordu.

Başlangıç için Ankara dedim, ama Temmuz 2016’dan bu yana Başkentray düzenlemesi sebebiyle Ankara’dan kalkamıyor tren. Doğu Ekspresi’nin yolcuları, Ankara garından otobüslerle Kırıkkale’de bulunan Irmak tren garına götürülüyor. Tren de buradan hareket ediyor.

Doğu Ekspresi’ne tersten bakış

Çoğu insanın yaptığı gibi Ankara’dan başlamadı yolculuk. İstanbul’dan Uçak ile Kars’a inip geriye doğru sardım doğuyu. Yolculuk ağır ağır başlıyor. Kars akla; Sarıkamış, Ani Harabeleri, donan Çıldır Gölü, kaşar peyniri ve kazıyla geliyor. Ama aslında Kars demek, Hasan-ı Harakânî Hazretleri demektir. Anadolu’nun, hususiyle de Doğu’nun manevi fethinde çok önemli bir zât. Doğu’nun asıl bu güzelliklerini görmek gerekiyor. Hasan-ı Harakânî Hazretleri manevi yolculukta bir istasyon oluyor insana. Anadolu gibi bir yolculuk böyle bir heyecanla başlıyor işte.

Perdenizi kapatmayacağınız, kapatmak istemeyeceğiniz, tabiatın en güzel hallerine şahitlik edeceğiniz, karlı dağlara bakarken içinize dolan huzurla çayınızı yudumlayabileceğiniz bir oda hayal edin. Dört duvarla çevrili otel odasından çok farklı, doğu ekspresinin bu odaları…

8 vagon büyüklüğündeki hafif hafif sallanan bu koca beşik, yoluna devam ediyor. Güneşin ışıkları karlara vuruyor, oradan penceremizde kırılıyor. Güneş bembeyaz zemine ayrı bir güzellik katıyor. Kars’ta “Allahu Ekber” dağları eşlik ediyor bize. Erzurum’da ikinci manevi istasyon olan Erzurumlu İbrahim Hakkı Hazretleri karşılıyor bir dizesiyle:

Aceb aşk ü aceb aşk, ne deryadır İlahi

Güzeldir ne güzeldir, ne ra’nâdır İlahi

Pasinler Ovası’ndan geçiyoruz. Aklımıza geliyor ecdat. Malazgirt’in kapılarını açmış Selçuklular. Buralarda mücadele etmiş, bizler için, İslamiyet’i yaymak için kök salmış Anadolu’ya. Tepeden bakıldığında Pasinler Ovası bir harbin panoraması gibi duruyor karşıda. Yol uzuyor, bakışlar maziye dalıp gidiyor. Erzincan – Sivas arasında Çetinkaya durağı trenlerin kesişme noktası. Siirt- Kurtalan ekspres, buradan Elazığ – Malatya tarafına devam ediyor.

Sivas’a doğru ıssız köyler ormanı

Sivas’ta Keşiş ve Munzur Dağları yoldaşlık nöbetini devralıyor. Bir yerde Fırat Nehri’nin bir kolu bizi selamlıyor. Başka bir yerde ismini bilmediğiniz eski bir köprü… Kim bilir ne hatıralar yüklü hepsinde. Biz bunları düşünürken yol akıp gidiyor. Tren, tıpkı bir hayata benziyor. Bazı istasyonlarda duraklasa da nihayete erene kadar durmuyor.

Heybetli dağlara bakıyorsunuz. Yalnızlık ve onun getirdiği soğukluk, uzaklık ve de gücü hissediyorsunuz. Kesilmiş odunlar görüyorsunuz yol boyunca. Ve üstünde kar birikintileri… Kimi zaman çocuklar el sallıyor sizlere, kimi zaman siz selam veriyorsunuz yoldan geçen bastonlulara. Karşı yönden gelen ekspresle karşılaşıyorsunuz bazen de. Bakışıp gülüşüyorsunuz, sonuçta aynı yolun yolcususunuz. Aklınıza geliyor:  “Evvel refîk, ba’de tarik”

Toprağın her rengini görüyorsunuz. Taş evlere rastlıyorsunuz. Az vakit geçiyor, beton evler karşılıyor sizi, sonradan dikme bir yığın gibi. Sivas’ta şirin bir köyden geçiyorsunuz. Köylerin içi boşalmış iyice.  Ama hâlâ size gülümseyen çocuklar ve bir çorbanın kaynadığını belli eden bacalar görüyorsunuz. Köyün camisinden ezan sesi duyuluyor. Cemaat camiye gidiyor.

Upuzun kara uzanan bu beyaz bozkırda tek başına vatanı bekleyen ağaçları görüyorsunuz ve onların sadakatini kıskanıyorsunuz. Harabe bir âbideyi, eseri bir kalıba sokmaya çalışıyorsunuz, aklınıza geliyor burada yaşananlar. İnek, koyun sürüleri otlarken; yanınızdan geçen şehirlerarası otobüsle treni yarıştırıyorsunuz. Terk edilmiş benzin istasyonları, ekilmeyi bekleyen tarlalar, geniş ovalar, buz tutmuş dereler taze bir baharı bekliyor, tıpkı bu topraklara hayat suyu olan manevi gönül mimarları gibi… Baktığınız, görebildiğiniz her yer bembeyaz, ihtiyarlamış bir Anadolu’yu hatırlatıyor.

Kayseri: “Mimar Sinan” bakışını arıyor

Bir sonraki durak Kayseri. Hava kararmış, tren garı sessiz. Siz de hava almak için gara iniyorsunuz. İçinizde çırpınan bir heyecan var. Ya Mimar Sinan çıkarsa, Anadolu şehirlerinin tekdüze dizildiğini görürse, ne cevap verirsiniz gece vakti. Sizi buyur ederse bu Selçuklu şehrine, ne gösterebilirsiniz ona benzer bir eser. Beş dakikalık hayal molası bitiyor. Tren hareket etmeye başlarken bir kitaptan aklınıza düşüyor şu satırlar:

“Tren istasyonda pek az kalır, bu aralıkta askerler bağırış-çağırış tulumbaya saldırır; döke-saça el-yüz yıkar, şişeleri yarı buçuk doldurup bir telaş yeniden trene koşarlardı.”

Sıcacık kompartımanınızda tıngır mıngır ilerleyen trende kitabınızı okurken, tren ötüyor birkaç defa. Aralıklarla yapıyor bunu, duraklara geldikçe. Bazen rayların sesi geliyor. Perdenizi usulca çekip, hafif aralanan camı açıyorsunuz. O aralıktan elinizi dışarı çıkartıp, soğuğu hissediyorsunuz. Ve içeri doluyor karanfil kokuları… Tren sallanıyor hafif hafif.  Dağlarda kar var, biliyorsunuz. Bir de yağmur başlıyor. Kulağınız dışarıda; gözünüz kitapta.

Kaldığınız yerden devam

Kars, Erzurum, Erzincan, Sivas, Kayseri, Kırıkkale derken varıyorsunuz Ankara’ya. 25 saat sürüyor yolculuk. Biter mi?, diyenler olabilir. Hangi yönde yolculuk ettiğinizin de bir önemi yok. Çünkü güzergahınızda gündüz yolculuk yapılan yerler neredeyse aynı. Gece karanlığında da zaten yapacağınız en güzel şey inzivaya çekilmek ya da yol arkadaşlarınızla muhabbet etmek. Tabii kitap okumak da var. Ama o her vakit güzel. Hiç yolculuk yapmamış gibi dinçsiniz. Fizîken de ruhen de. Sonra hayata kaldığınız yerden devam ediyorsunuz.

(Toplam 247 kez okundu. Bugün: 1)
PAYLAŞ:

1 Yorum

  1. ahmet gök -

    güzel bir yazı olmuş insanı hayal alemine daldırıyor…inanın bende şimdi yolculuk yapmış kadar oldum

Fikrinizi Belirtin.