Edebiyat Nasıl Sanayi Ürünü Haline Geldi?

0

Eskiden beri kahramanlık unsurlarının bolca yer bulduğu Türk Edebiyatı, İslam etkisiyle cihad ve gaza şuurunu ruhuna işlemeye başlamış ve 1400 yıldır emsali görülmemiş eserler ortaya koymuştur; çünkü beslendiği kaynak en mükemmel bir kelam olan Allah’ın kelamıdır. Ne zaman ki bir medeniyet krizi baş gösterdi işte o zaman bu eşsiz edebiyat kısırlaşmaya başladı.

Toplumda yozlaşma, edebiyatta kavgayı getirdi

Osmanlı Devleti’nin son dönemlerinde kurumlar ve halk yozlaşmaya başlamıştı. Bu dönemde İslâmî hassasiyet kaybolmuş, toplumun bir kısmı ve aydın denilen kesim yüzünü batıya dönmeye başlamış, hatta bir kısım edebiyat çevreleri tamamıyla batıcı hale gelmişti. Bu yöneliş beraberinde yeni tarzlar, şekiller, söyleyişleri de getirmişti. Böyle olunca toplumda ve edebiyat çevrelerinde iki kesim baş gösterdi.

Birinci kesim elimizdekinin kıymetini bilmemiz ve geliştirmemiz gerektiği üzerinde dururken; ikinci kesimse artık buradan bir çıkışın olmadığını dünyada bu şekilde yer bulamayacağımızı iddia ederek, elimizdekinden bir an önce kurulmayı tavsiye ediyordu. Bir de evvelden beri klasik edebiyatımızla birlikte geledurmuş olan “halk tarzı” edebiyatçıları da yavaş yavaş bayrak açmaya ve tek olarak bu tarzın hâkim olmasını dillendirmeye başlamışlardı. Bu medeniyet krizi 1914’te bütün dünyanın Osmanlı’yı parçalayıp kendilerine hisse çıkarma amaçlı 1. Dünya Savaşı’nı başlatmasıyla daha farklı bir hâl almıştı.

Savaşlar edebiyatın ruhunu ele geçirdi

Birinci Dünya Savaşı sadece askerleri ilgilendiren bir mesele değil toplumun bütününü derinden sarsan büyük bir hengâmedir. Toplumun birer ferdi olan edebiyatçılar da savaş halini almış ve artık gerilerden gelen “halk tarzı” söyleyiş de belirgin bir şekilde kendini göstermişti. Toplumların savaş zamanlarında ihtiyaç duydukları kahramanlık hikâyeleri, manevi hissiyat kazandıran şiirler, ümit aşılayan kelimeler edebiyat sahasında çokça kendine yer bulmaya başlamıştı. Fransız İhtilâli ile kendine meşru (!) bir zemin bulan milliyetçi akım da bu dönemde öne atılıyordu. Elbette bu muhtaç olunan söyleyiş, sadece halk tarzı olmamış klasik tarz ile de dile getirilmiştir.

Çanakkale Cephesi, jeopolitik konumu itibariyle Birinci Dünya Savaşı’nda en önemli cephe olmuş, bu da Osmanlı coğrafyasının her noktasında büyük bir his yumağı oluşmasına sebebiyet vermiştir. Şairler şiirlerinde Çanakkale’de yaşananları, oradaki atmosferi aktarmışlardır. Toplum artık, bu büyük savaşla birlikte lüks duygulara yönelmeyi bırakmış, bunlar yerine ihtiyacı olan hislerin edebiyatına yönelmiştir. Savaş adeta bütün toplumun ruhunu ele geçirdiği gibi edebiyatın da ruhuna sahip olmuştu. Savaşın bitişiyle birlikte Klasik Edebiyat neredeyse kaybolmuş, ondan arda kalan parçalar etrafa saçılıyordu.

Savaşlar bitip yeni düzen kurulduğu vakit edebiyatımızda da yeni bir düzen kendini göstermişti. Cumhuriyet kurulmuş ve edebiyatta artık eski olarak addedilen klasik dönem bir iki şairin dışında kapanmıştı.

İkiye bölünen edebiyat geçmişini öldürüyor

“Medeniyet Krizi”nin sonucu olan bu dönem edebiyatı fikri buhranlar, manevi hezeyanlar, aslın kayboluş süreci içerisinde ortaya çıkmıştı. Topluma ve kültüre hâkim olan yenilik ve batılılık sarhoşluğu, sahte ve kuru bir edebiyatı da beraberinde getirecekti. Bu dönem edebiyatında Yahya Kemal gibi bazı şairler klasik tarzı devam ettirmiş ve geçmişe olan hasreti dile getirmiş olsalar da İkinci Dünya Savaşı’na kadar geçen sürede “halk tarzı edebiyat”, milli konuları ele almıştır çoğunlukla. Klasik Edebiyat düşüncesince basit olarak nitelendirilen hece ölçüsü zirveyi ele geçirmiştir.

Artık bu dönem tam bir hezeyan ve talan dönemi halini almıştır. Bu heceyle alakalı değil heceyi kullanan zihinlerle alakalıydı. Geçmişe devamlı olarak saldırı, onu haysiyetsizce katletmeye çalışma ve yaşanılan, biraz da istenilen hali pervasızca övmek moda olmuştur. Edebiyat, halkın elinden çıktığı gibi bir zenginlik unsuru olmaktan da çıkartılarak, yanlış bir propagandanın aleti konumuna düşmüştü. Hal bu iken İkinci Dünya Savaşı gibi yine büyük bir kriz kapıya dayanmış ve her ne kadar dâhil olunmamış olsa da dünyayı etkileyen savaş, Türk Edebiyatını da etkilemiştir.

İkinci Dünya Savaşı sonrası

Savaşlar art arda gelince edebiyat bundan tamamıyla etkilenmiş ve artık hece de etkisini yitirmeye başlamıştır. Hecenin yerini kuralsızlık, anlam derinliğinin yerini anlamda sığlık almaya başlamıştır. Bu da 1941’de “Garip” adıyla, ismiyle müsemma bir akım ortaya çıkarmıştır. Bu kriz döneminde anlam derinliğine, kurala, hakikate önem veren akımlar da olmuş; ancak kuralsızlık daha baskın bir hal almıştır. Bundan sonraki süreçte edebiyat, dünyada meydana gelen siyasi ve ekonomik değişmelerin etkisinde kalmış, zaman zaman parlasa da ihtişamlı günlerine hasretle bakmaktadır.

Ve sanayi edebiyatı

1980’e kadar sağ ve sol olarak ikiye ayrılan edebiyat, 1980’den 2000’li yıllara kadar etkisini yavaş yavaş kaybetmiş, yerini popüler konulara bırakmıştır. 2000’den sonra, kapitalizm ve tüketim anlayışının bir sonucu olarak içi boşaltılmış bir edebiyat halini almıştır. Tabiidir ki edebiyatta toplumdaki her ses kendine bir yer bulmuştur ve bulmaya devam edecektir. Fakat ağır basan, liberalizmin edebiyat anlayışıdır. Satış kaygısı güden, fikir ağırlığından ziyade zevklere ve heveslere hitap eden sanayi edebiyatı piyasayı ele geçirmiştir. Şiir hakikati kaybetmekle değerini kaybetmiş, roman tarihin fantastik yorumlarının kurbanı olmuş, Batı’dan Doğu’ya esen fikirsizlik, inançsızlık, yorumsuzluk, şuursuzluk ve şahsiyetsizlik rüzgârı edebiyatı da etkilemiştir.

Hülasa toplumlar büyük olaylar karşısında reaksiyonlar göstermiş ve hayat anlayışlarında değişikliklere gitmişlerdir. Bu da edebiyattaki değişimleri beraberinde getirmiştir.

Share.

YORUM YAZ