Gemici Kanunu

0

Üniversite yıllarında kola çerez ikilisine pek yer vermezdik. Mevsimine göre meyvelerin takipçisi idik. Bahar mevsimi geldiğinde çilekler manav reyonlarında kırmızılığı ile dikkat çekerdi. Ve aroması genzimizi yakardı.

‘Mevc-i Derya’ vapuru bir gece sabaha karşı, Karadeniz’de serseri bir torpile çarparak yirmi dakika içinde gark oldu (battı). Kazayı müteakip telsiz telgrafla çekilen imdat işaretlerine yalnız bir yolcu vapuru cevap vermiş ve önünde bulunduğu mevkii tayin ederek, kaza mahalline ancak sekiz on saat sonra gelebileceğini bildirmişti.

Gemi yan yattığı için, ancak bir tarafın sandallarını denize indirmek mümkündü. Gemicilikte adet olduğu veçhile sandallara evvela çocuklar sonra kadınlar bindirildi. Sıra erkeklere gelince talihi olan kendini sandala atıp canını kurtarabildi. Sandallar derhal kaza yerinden uzaklaştılar.

Gemicilik kanununa son dakikaya kadar sadık kalan gemi süvarisi (kaptanı) Hâdi Kaptan, hâlâ yerinden ayrılmamıştı. Artık gemide ondan başka bir kul kalmamıştı.

Bir an evvel kazazedelerin boğuk feryatları, boğulanların enin (acı inleyiş) intizarıyla inim inim inleyen kaza sahasını, şimdi derin bir sükûnet kaplamıştı. Hâdi Kaptan gemisiyle birlikte bu sükûna ebediyen gömülmek üzere idi.

Hâdi Kaptan gayet iyi yüzme bilirdi. Sular dizlerine kadar çıkınca kendini denize salıverdi. Deniz gayet sakindi. Bir müddet yüzdü, geminin su üstünde kalan enkazı içinde tutunabileceği bir şey aradı, bulamadı. İlerleyip yorulmak hiç doğru değildi. Bilakis imdada gelecek vapuru bekleyebilmek için kendini mümkün mertebe az yormak icap ediyordu. Hâdi Kaptan bu düşünce ile olduğu yerden ayrılmadı.

Aradan biraz zaman geçti. Su, can yakacak kadar soğuktu. Sonra şafak sökmeğe başladı; etraf, sisler içinde, hafifçe aydınlandı… Gemici, sabahın bu derin sükûneti içinde, birden bire bir inilti, meyus ve muzdarip feryat işitti. Derhal o tarafa doğru bağırdı. Ses ona cevap verdi. Bu esnada uluma, homurdanma gibi bir ses daha duyuldu. Süvari suda biri yüzüyormuş gibi bir şıpırtı işitti. Derhal:

“Ha gayret. Bu tarafa!” diye bağırdı.

Kendisi de o tarafa doğru yüzmeye başladı. Nihayet kazazede meydana çıktı. Hâdi Kaptan bunun bir kadın olduğunu gördü. Göğsünde mantardan bir tahlîsiye (kurtarma) kuşağı vardı. Yüzme bilmemekle beraber oldukça süratle ilerleyebiliyordu. Herhalde kaptana kadar gelebilecekti.

Bu esnada sis içinde bir cisim daha peyda oldu. Bu da bir insandı. Hâdi Kaptan dikkatle baktı: İri yarı bir erkek, uzun kulaçlarla onlara doğru geliyordu. Hâdi Kaptan bunun altından ne çıkacağını düşünmeye vakit bulamadan, herifin kadına hücum edip boğazına sarıldığını gördü.

Bu tahlisiye kuşağı (cankurtaran yeleği) için yapılan bir hayat memat mücadelesi idi. Tabii kuşağı ele geçirecek kimse imdat vapuru gelinceye kadar suyun yüzünde durabilecekti.

Hâdi Kaptan’ın üstünde bir tabanca vardı; fakat yarım saat denizde durduktan sonra tabancanın ateş almayacağı tabiiydi. Mamafih Hâdi Kaptan tabancayı cebinden çıkardı. Erkek şimdi kadının boğazını bırakmış, mantar kuşağı çözmekle meşguldü. Kaptan birkaç kulaçta adamın yanına geldi, tabancanın kabzasıyla kafasına şiddetli bir darbe indirdi!

Adam Rumca bir küfür savurdu… Kadını bırakıp Hâdi Kaptan’ın üzerine saldırdı. Kaptan bu esnada bir kere daha vurdu. Karadeniz’de yaşayan bir Rum olduğu anlaşılan hasmı hâlâ mücadeleden vazgeçmemişti. Deniz pembe köpüklerle örtülmüştü. Kaptan son bir gayretle hasmına bir darbe daha indirdi. Adam kafası paralanmış bir halde tepe üstü denizin dibine gitti…

Bunun üzerine kaptan baygın duran kadının yanına geldi.

Fakat tam bu sırada kuvvetinin kesildiğini hissetti. Rum’la aralarında geçen kısa bir mücadele esnasında Rum kalbinin üzerine şiddetli bir yumruk indirmişti. O zaman yediği bu yumruğun farkında olmamıştı. Fakat şimdi kalbinde şiddetli bir ıstırap duyuyor, boğazına bir şey tıkanıyordu. Döğüş esnasında fazla kuvvet sarf edip yorulmuştu. Bu yorgunluk tesirini şimdi göstermeye başlamıştı.

Bayılacak gibi içine bir fenalık geldi. Bila-ihtiyar iki eliyle su üzerinde yüzen kadını yakaladı; fakat mantar kuşağı iki kişiyi birden kaldıracak kadar büyük olmadığından batmaya başladı.

Çarnaçar kuşağını bıraktı; olduğu yerde yüzmeye başladı. O sırada biraz canlanır gibi oldu. Yüzüne hafif bir hararet çıkmıştı kendini biraz iyice hissediyordu.

Hâdi Kaptan şimdi ölümden kurtardığı bu kadını tetkik ediyordu. Kadın tıpkı ölü gibi hareketsiz duruyordu. Kadının boynunda parmak yerleri mai lekeler bırakmıştı. Mamafih elan nefes alıyordu. Fakat bu nefesler daha ziyade can çekişme hırıltılarına benziyordu.

Hâdi Kaptan kadının çehresini, kapalı duran gözlerini tetkik ederken onu tanıdı: Trabzon limanlarından birinden zabıta marifetiyle İstanbul’a gönderilen sefil bir kadındı. İstanbul’a mevkuf olarak gidiyordu.

Kaptan gittikçe kuvvetten düştüğünü hissediyordu. Soğuk su, azasını adeta felce uğratmıştı. Göğsüne yediği yumruk vücudunda derin bir yara açmış olacaktı, çünkü nefes aldıkça göğsünün ortasında derin bir ıstırap hissediyordu.

Mamafih bütün bunlara daha uzun müddet mukavemet için kendisinde kuvvet hissediyordu. Fakat gittikçe bastıran bir uyku ihtiyacı hissiyatını uyuşturuyordu.

Kazanın vukuundan beri ilk defa olarak ölüm ihtimalini gözünün önüne getirdi.

Ölüm ona pek müthiş göründü. Onun düşündüğü kendi nefsi değil ailesi idi. Ölürse arkada geçinmek iktidarından mahrum hastalıklı bir zevce, yaşlı bir valide üç küçük yetim bırakacaktı.

Hâdi Kaptan pek sevdiği bu beş mahlûkun yegâne istinatgâhı (dayanağı) idi. Genç karısının sıhhatini koruyacak annesinin ahir zamanda istirahatini temin edecek başka kimse yoktu. Sonra bir de kendi nefsini senelerce devam eden fasılasız sa’y ve gayret ile hazırladığı istikbalini düşündü.

Demek ki bütün bunlar bir an içinde mahvolup gidecekti! Herhalde gayreti elden bırakmamak, birkaç saat daha bocalamak icap ediyordu. Bu sırada bir tedbir aklına geldi. O zamana kadar sırtında gittikçe ağırlaşan bir yük gibi taşıdığı ceketini çıkarıp attı. Derhal vücudunda bir hafiflik hissetti.

Fakat ceketi çıkarmak için sarf ettiği hafif gayret dahi onu büsbütün sersemletmişti. Başı dönüyor, gözleri bulanıyordu. Suyun ağırlığı göğsünü daha fazla tazyike başlıyordu. Soğuktan buz kesilen bacakları fena halde sızlıyordu. Kuvvetini en çok kesen de bu idi. Azasının büsbütün donup katılaşmasından korkuyordu.

Kadın artık nefes almıyor gibiydi. Çehresi büsbütün morarmış gözleri çukura kaçmıştı. Haline bakan onun tamamıyla öldüğüne hükmederdi.

Hayat! Hayat! Yaşama aşkı, yaşama ihtiyacı kalbini bütün şiddetiyle çarptırıyordu. Ölmek istemiyordu, ölemezdi!

İşte şu kadın yaşayacaktı. Hâlbuki kendisi ölüme mahkûmdu. Kendisi de dâhil olduğu halde altı kişinin hayatını kurtarmak onun elinde idi. Onun için bedbaht kadının göğsündeki mantar kuşağı kendi göğsüne takmak kâfi idi. Buna kim mani olabilirdi?

Bu hareketini şu dilsiz sudan, sağır semadan başka görecek kimse yoktu. Hâlbuki kaptan bu sayede hem ailesini hem de kendisini kurtarmış olacaktı! Bu hakiki bir vazife değil miydi? Vazife. Fakat vazifenin de bir kanunu, gemici kanunu vardı!

Deminki adamı öldürmesini bu kanun emretmemiş miydi? O adam da ölümden korkuyordu. Belki de o da ailesi hesabına yaşamak istiyordu!

Deminki adam kendi canını kurtarmak için başkasını öldürmek istemişti. Onun yaptığı şeyi kendi yapacak olduktan sonra onu ne hakla ölüme mahkûm etmişti?

O aralık hafif bir rüzgâr çıkmış kazazede kadının yüzüne sular sıçramaya başlamıştı. Hâdi Kaptan kadının göğsündeki mantar kuşağı daha iyice birleştirdi. Bu suretle başı daha yüksek durabiliyordu. Hâdi Kaptan kararını vermişti: Bu kadını kurtaracaktı!

Fedakârlığı emreden kanun, gemici kanunu su götürmeyecek kadar sarihti. Bu kanun: “Evvela çocuklar, sonra kadınlar, sonra erkekler.” diyordu. Bunu başka türlü tefsire imkân yoktu.

Bu kanun, verdiği hükümlerde yalnız vicdanını dinleyen yüksek ruhlu insanlar tarafından vaz’ olunmuştu; onlar, başı sıkışınca şeref ve namusu boş birer lafız gibi telakki eden kimseler değildi. Binaenaleyh her şeyden evvel onların söylediğini yapmak lazımdı.

Evvela çocuklar, sonra kadınlar, sonra erkekler! Kaide bu idi. Zayıflara yardım bir vicdan borcuydu. Tehlike anında erkek, kadını kurtarmak için hayatını feda etmek mecburiyetinde idi.

Sis yavaş yavaş siniyor, denizin ufku gittikçe genişliyordu. Sular hafif bir rüzgârın temasıyla ürperiyor, güneşin ilk ışıklarıyla kan rengine boyanıyordu.

Kadın daha ağır nefes alıyordu. Belki de birazdan ölecekti! Fakat yaşama ihtimali vardı. Fedakârlık için bu ufak ihtimal de kâfi idi.

Hâdi Kaptan denizle olan mücadelesini uzatmak için son gayretlerini sarf ediyordu. Vücudu soğuktan donmuş gibiydi. Istırap, iradeye galip geliyordu. Soğuk yavaş yavaş kalbine nüfuz etmekte idi. Artık daha fazla dayanamayacaktı. Saatler geçiyordu.

Kadın daldığı derin uykudan uyanmıyor, kımıldanmıyor, daima o bihuş vaziyette duruyordu. Hâdi Kaptan’ın kuvveti süratle kesiliyordu. Fakat kendini bildiği müddetçe kadını beklemeye karar vermişti.

Güneş sisi tamamıyla silmişti. Denizin yüzünde henüz vücut bulmuş hadsiz hesapsız mahlûkat kaynaşıyor, suda güzel bir koku yükselip etrafa dağılıyordu. Tabiatın bütün iptidai kuvvetleri denizden doğuyordu.

Hâdi Kaptan son defa olarak kadına baktı.

Sonra tatlı bir uykuya dalar gibi başı arkaya devrildi. Gözlerini kapadı. Kendini salıverdi. Vücudu bir müddet çevrildi, sonra şeffaf sulara daldı, bir müddet sonra gözden kayboldu. Gemici kanununun emri yerine gelmişti!

Acayip Taraf: TV ve sosyal medya ekranlarından, kalbe ve beyne, kötü pis sular akarken ‘önce çocuklar ve kadınlar’ deyip Gemici Kanunu’nu günlük hayata tatbik edebiliyor muyuz? Yoksa sadece seyirci mi kalıyoruz?

Duyuru

Siz de başınızdan geçen veya dinlediğiniz, hikmet  ibret taşıyan yaşanmış gerçek hikayeleri (700-1200 kelime arasında) yazıp, bilgi@insanvehayat.com’a gönderebilirsiniz.

(Toplam 162 kez okundu. Bugün: 1)
PAYLAŞ:

Fikrinizi Belirtin.