Güzel Soru

1

En basit soruları anlamakta zorlananlar, soru sormayı bilmeyenlerdir ki bunun sebeplerinden biri de çocukken sorularına cevap alamamalarıdır.

Önce “Bu nedir?” sorularını sorar çocuk: “Elindeki ne? Bardağa benzeyen şu mavi şey nedir?…”

Sonra “Neden böyle?” sorularına geçer çocuk: “Denizler neden mavi? Niye acıkıyoruz?…”

İlk soruları güler yüzle karşılanır ve cevaplanır çocuğun; sonrakiler kısmen cevapsız kalır.

“Ne?” sorusana cevap vermek kolaydır. Genellikle tek kelimedir bunun cevabı. “Niçin?” sorularına cevap vermek zordur, çünkü emek ister ve iknâ edici olması gerekir.

Bazen “Ne?” soruları bile yetişkinleri çileden çıkarabilir:

―Bu ne?

―Un.

―Ne unu?

―Buğday unu.

―Ne buğday unusu?

―…

Çocuğun merak hissi köreltilmezse soru sorma ve buna bağlı olarak da tefekkür kabiliyeti gelişir. Aksi takdirde sorma işi, yeni şeyler öğrenmek yerine zaten bilineni doğrulama vazifesi görmekten öteye gidemez: “Gerçekten mi? Değil mi? Öyle mi?…”

Sormaktan vazgeçen bir öğrenci önce zihnen tembelleşir. En basit hususlarda bile tereddüte düşer. Okulda girdiği bir sınavda karşısına çıkan “Yukarıdaki metinde altı çizili olarak verilen cümlenin ögelerini bulunuz.” ifadesini anlayan çocuk, yine de öğretmenine müracaat edebilir:

―Hocam, hangi cümlenin ögelerini bulacağız?

―Çocuğum, hangi cümlenin ögelerini bulacaksın?

―Altı çizili cümlenin mi?

―Altı çizili cümlenin mi?

―Hocam, hangi cümlenin altı çizili?

―Evladım, hangi cümlenin altı çizili?

―Metindeki cümle mi?

―Çocuğum, metindeki cümle mi?

―Bu mu?

―O mu?

­―Teşekkür ederim hocam.

―Rica ederim evladım!

Böylece hocası bütün soruları aynıyla iade ederek talebeye aslında tüm cevapları bildiğini göstermektedir. Bu ibretlik diyalog bugün okullarımızda birçok sınavda yaşanmaktadır.

Derken çocuklar “çoktan seçmeli” sorularla karşılaşır. Başkaları tarafından belirlenmiş dört ya da beş şık arasında gidip gelirler. Hâlbuki hayatta bazen sayısız imkânlara sahipsinizdir bazen de istenmeyen iki durumdan birini seçmek zorundasınızdır. Gün gelir bir tercihe sıkışıp kalırsınız, gün gelir ne yapsanız kârdasınızdır. Bazen bir yanlışınız bütün doğruları götürür, bazen bir doğrunuzun bütün hatalarınızı örtmesini umarsınız.

Hayat bir imtihandır ve okuldakilere pek benzemez. Okulda hep pasif kalmaya ve hep cevap vermeye şartlanmış zihinler hayatta hep aktif olmanın ve hep soru sormanın fayda getirdiğini fark edemeyebilir.

Aslında herkes sorulara muhatap olur ve herkes soru sorar. “Kim o? Nasılsın? Nereye gidiyorsun? Aç mısın? Saat kaç? Kaç para?” gibi başkalarından gelen soruların ezberlenmiş cevapları vardır. “Bugün ne pişirsem? Pazardan ne alayım?” türünden kendimize yönelttiğimiz sorular da zihni pek yormaz.

Basit düşünenler kolay sorular üretir, kolay sorular sıradan cevaplarla geçiştirilir.

En basit soruları anlamakta zorlananlar, soru sormayı bilmeyenlerdir ki bunun sebeplerinden biri de çocukken sorularına cevap alamamalarıdır.

Sormayı bilmeyen, cevap vermeyi de bilemez; çünkü soruyu anlayamaz. Sorusuz kalmak da cevapsız kalmak da kötüdür. Hatta “Sorusu olan var mı?” sorusu, “Kim cevap verecek?” sorusundan daha zordur.

“Ne eksik, ne fazla?” diye sorarsınız, “Ne eksik ne fazla!” derler. “Kime sorsam gösterir?” diye sorarsınız, “Kime sorsan gösterir!” diye cevap verirler. Sorudan büyük cevap olamayacağını anlarsınız böylece.

“Ben kimim? Niçin varım?” sorularını soran insanın hayatı bir mânâ ifade etmeye başlar. İnsan nereye gittiğini bilmeden sokakta bile yürüyemezken; hayat, nereye gittiğini bilmeden çıkılacak bir yolculuk mudur?

Bilim dünyanın nasıl var olduğuyla ilgilenirken din dünyanın hem nasıl hem de niçin var olduğunu anlatır.

Sevgili Peygamberimiz (s.a.v.) “Güzel soru ilmin yarısıdır.” buyurur. O, insanlara bir şeyi söylerken bile sorularla onların dikkatini çeker. Peygamber Efendimiz’in (s.a.v.) hadislerinde sıkça rastladığımız “Size cennet ehlini haber vereyim mi?” tarzındaki dikkat çekme üslûbunu Kur’ân-ı Kerim’de de görürüz: “Ey iman edenler! Sizi can yakıcı bir azaptan kurtaracak bir ticareti size göstereyim mi? Allah’a ve O’nun peygamberine imân edersiniz. Ve Allah’ın yolunda mallarınız ile ve nefisleriniz ile mücâhedede bulunursunuz. İşte bu, sizin için çok hayırlıdır. Eğer bilir kimseler oldu iseniz.” (Saff Suresi 10-11. âyet-i kerîme)

“Güzel soru” olduğu gibi “çirkin soru” da vardır. Mantıksız, art niyetli, tutarsız sorulara “çirkin soru” diyebiliriz. Bu sorular tıpkı saçma ve yanlış cevaplar gibidir. Sorudaki çirkinlik, soranın niyetinden kaynaklanır. Buradaki amaç bir bilgi öğrenmek yahut bir hikmeti ortaya çıkarmak değildir. Maksatlı sorular dimağları zehirlemektir.

Güzel soran güzel düşünür. İtikat bozucu sorularla da sarsılmaz. Kalbi mutmain, zihni berraktır. Hakikatin peşinde, hikmetin izindedir. Sorusunu bulamadığı bazı cevaplara sahiptir, desek yeridir. Onun tek derdi sorgusuz-sualsiz cennete girebilmektir. Bilir ki korkusuz-kuralsız yaşayanlar, sorgusuz-sualsiz cennete giremez. Çünkü usûlsüz vusul olmaz. Tabiî ki soru sormanın da usûlü, âdâbı vardır.

 

(Toplam 466 kez okundu. Bugün: 1)
PAYLAŞ:

1 Yorum

  1. KÜBRA ÇAĞ -

    Rabbimizden ilim istersen ‘Hayırlı ilim’ olmasını için dua edin diyor Sevgililer Sevgilisi ve biz şükürki duamiza karşılık Insan Ve Hayat dergisini buluyoruz.

Fikrinizi Belirtin.