Haftasonu Macerası

0

Cuma günü mesai bitiminde, hafta sonu geldiği için çok mutluydum. Bu cumartesi-pazar elimi hiç bir şeye sürmeyeceğim, ailem ve çocuklarımla dinlenmeye ayıracağım diyordum kendi kendime. Ta ki internetteki sayfalar arasında dolaşana kadar. “İstanbul’da gezilecek on mekân, İstanbul’un görülmesi gereken on sokağı!” türünden haberleri okurken, karşıma çıkan “İstanbul’un su doldurulup temiz hava alınacak on çeşmesi” başlığını tıklayınca hafta sonu programım birden değişti.

Hanıma “damacanaları hazırlar mısın yarın sabah erkenden su doldurmaya gideceğim” dedim. Şaşırdı tabi. Aslında şaşırmaktan öte şaka yaptığımı sandı. Şimdiye kadar bir telefonla kapımızda olan suyu ilk defa doldurmaya gidecektim. Haklıydı belki. Koskoca İstanbul’da suyu damacanaya kendi dolduran kaç kişi vardı ki. O damacanaları hazır ederken büyük oğlum kucağıma atladı. “Baba, ben de seninle su doldurmaya gelmek istiyorum” diyerek. Daha ona “sabah erken gideceğim nasıl kalkacaksın” diyemeden abisini gören ufaklık bacaklarıma sarıldı: “ben de, ben de, ben de …”

Damacanalar kapının önüne dizilmiş hazır edilmişti. Hanım, kızların ısrarlarını görünce acaba beraber mi gitsek bakışı attı. Sekizinci yılını dolduran bir eş olarak bu konularda tecrübeliydim. “O zaman sen de gel bizimle” dedim. Hemen“tamam” dedi. Yanılmamıştım. “Hatta yanımıza peynir zeytin domates biber de alalım, sabah kahvaltısını ormanın temiz havasıyla birlikte yaparız” diye ekledim. Çok sevindiği hazırlık için mutfağa gidişinden belliydi. Çocuklar kucağımdan inip annelerine doğru koştular: “Hooleeeyyy!”

Sabah namazından sonra uyumadık. Dokuza doğru ben çocukları kaldırırken, hanım son hazırlıkları yaptı. Damacanaları araca yerleştirirken mangal teli gözüme ilişti. Ormana gitmişken bir ızgara yapmadan dönersek ayıp etmiş oluruz diye düşündüm. Hanımdan kurban bayramında yapıp derin dondurucuya attığımız köftelerden iki paket almasını istedim. Su, orman, kahvaltı derken iş, pikniğe dönmüştü. İşin bu hale dönüşmesi en çok da çocukları sevindiriyordu.

Saat on olduğunda yolu çoktan yarılamıştık bile. Gideceğimiz yer İstanbul’un biraz dışındaydı. Kemerburgaz tabelalarını takip ede ede Hasdal’a kadar geldik. Hasdal’da bizi karşılayan kalabalık “cumartesi piknik trafiğine hoş geldiniz” diyordu adeta. Birazdan açılır umuduyla takıldık araç kuyruğuna. Santim santim ilerliyorduk. Güneş yükselmiş, aracın içini doldurmaya başlamıştı. Ufak kız hafiften mırıldanmaya başlıyordu. Hanım çantasından çıkardığı poşeti hazır etti. Oğlanlar aynı benim küçüklüğüme benziyorlardı. Nerede bir araca binsem iki dakikaya kalmadan midem bulanıyor, yola kiminle çıkmışsam yolu önce kendime sonra ona zehir ediyordum. Trafikte dur kalk derken debriyaja basan sol ayağıma kramp girmeye başladı. Az sonra burada uzun uzun bahsedemeyeceğim şeyler oldu aracın içinde. Hanım bir küçük oğluma dönüyordu, bir büyük oğluma yetişmeye çalışıyordu. Ben ise arka koltukta olanları duymazdan gelirken bir yandan cep telefonumun navigasyonundan gideceğimiz yere ne kadar kaldığına bakıyor, bir yandan da dün gece o başlığı nereden tıkladım diye kendime kızıyordum.

Sanırım bütün İstanbul Kemerburgaz’a gidiyordu. Sanki Kemerburgaz’da oturup İstanbul’un her mahallesinde akrabası olan bir aile düğün yapıyordu da bütün herkesi düğüne davet etmişti. Bir buçuk saattir konvoy halinde Hasdal’dan Kemerburgaz’a gelememiştik. Yol kenarları ekmekçiler, oyuncakçılar, mangal malzemeleri satanlar ile doluydu. Karnım gurulduyordu. İyi ki acıkanlar parmak kaldırsın demişim. Hepimiz acıkmışız. Hanım yeni aldığım taze ekmeklerin içinde peynir domates doldurup her birimize birer sandviç yaptı da açlığımızı bastırdık. Çok da doymak istemiyor, açlığımı biraz da mangala saklamak istiyordum açıkçası.

Öğlene doğru orman yoluna girmiştik ama henüz su dolduracağımız yere ulaşamamıştık. Ezan okunurken orman yolunun sağında çok şık bir cami dikkatimizi çekti. Duruşu, tarzı ve estetikliği ile bambaşka bir âlemden gelmiş de ağaçların arasına inmiş gibiydi. Trafik zaten çok ilerlemiyordu. Hanıma “namazları kılalım” dedim. “Hem çocuklar da bir hava almış olurlar.” Arkada çocuklarla mücadele etmekten yorulmuştu zaten. “Tamam” dedi. Sağa çektim.

Namazdan sonra trafiğin biraz rahatladığı doğruydu; fakat sağda solda her yer araç ile doluydu. Ormanın içine doğru her ağaç dibi hemen hemen insanlarla doldurulmuş idi. Suya yaklaştıkça da kalabalık artıyordu sanki. Yolun ortasından yürüyenler, aracının kapılarını açıp müzik sesi ile çevresini rahatsız edenler, kullandıkları malzemelerin çöplerini fütursuzca yerlere atanlar, hepsi oradaydılar.

Suya yaklaştıkça kalabalığın artması içten içe beni endişelendirse de hanım ve çocuklara çaktırmamaya çalışıyordum. Çeşmeye geldiğimizde ellerinde damacanalarla karıncalar gibi sıraya girmiş insanları hepimiz gördük. Sıranın sonuna araçla gitmemize rağmen bir türlü en arkaya ulaşamıyorduk. Epey bir gittik. Gittikçe umudumuzu kaybettik. En sonunda “su, çok da önemli değil” demek zorunda kaldım. Hanımın yüzü düşmüştü. Birden yaptığım plan yüzüme patlayabilir, evde dinleneceğim bir cumartesiyi burada heba ettiğim yetmezmiş gibi hatundan fırça yiyebilirdim. “Hadi bir yer bulalım da mangalı yakalım” dedim. “Ben akşama telefon eder su isterim sucudan.”Oğlanlar gülünce, hanım da güldü. Anlaştık.

Su kuyruğunu görünce araç park yeri bulmak ile kalabalık arasında bir yere sıkışmak zorunda kalmak bizim için çocuk oyuncağı gibiydi. Hemen mangal işine koyuldum. Yalnız, insanlar o kadar dip dibe oturuyorlardı ki mangalı yakacak güvenli bir yer bulmak neredeyse imkânsızdı. Ormanın derinliklerine bakınca kim hangi aileden, hangi semaver kimin, mangal kime ait, üstündeki etler kime ayırt edemiyordum. Bu kalabalıkta insanın güvenliği tartışılmıyordu ki mangalın güvenliği söz konusu olsun. Biz de herkes gibi bir yer bulup yakmak zorunda kaldık mangalı. Sonra çocuklarla biraz oyun oynadık. Hanımla biraz muhabbet ettik. Daha sonra da pişti, pişmedi derken, yedik etlerimizi. Burada her şey olduğu kadardı. Hanım “çok geçe kalıp yine trafiğe takılmayalım” dedi. Olduğu kadar pikniğimizi yapıp dönüş hazırlığına başladık.

Meğerse herkes aynı şeyi düşünmüş. Yine bir trafik, bir trafik… Eve az daha geç gelseydik sol ayağımı tamamen hissetmeyecektim galiba. Pikniğin en zor gelen tarafı arabayı boşaltmak olduğu için isteksizce indirdim eşyaları. Bir de boş damacanaları indirdim tabi. En azından çocuklar biraz olsun toprağa değmişlerdi. Banyoya girmeden önce elleri ve yüzlerinin kirlendiğine ilk defa bu kadar sevindim. Tertemiz olunca –biraz da yorgunluktan- uyuyakaldılar. Hanım bir kanepeye, ben bir kanepeye oturduk. İkimiz de akşama kadar çalışmış gibi yorgunduk. Salona büyük bir sessizlik hâkimdi. Biraz bu sessizliği bozmak biraz da suçluluk hissimi bastırmak için “Yine de İstanbul’u seviyorum ben.” dedim. Oturduğu yerden bana baktı. “İstanbul’u ben de seviyorum.” dedi. “Ama hafta sonunu evde geçirirsek.”

Share.

YORUM YAZ