Hızlı Seyahat İç Anadolu’da 3 Gün 4 Şehir

0

 

Aksaray Lale Okulu’nun panosunda adeta içimizi anlatan İç Anadolu, bir levhada toplanıyor. “Dünya’nın en kıymetli ilim ve bilim adamları yine bu topraklardan çıkacak; buna yürekten inanıyoruz. Çünkü tarih tekrardan ibarettir, geçmişe bakıp göreceksiniz.”

Devir sür’at/hız devri olunca seyahatler de ona göre şekilleniyor. Toplantı, imza günü, sempozyum, panel gibi etkinliklerden sonra müsafir edilenler şehiri tanımak ister. Vakit de dardır; ancak şehrin sizde ne uyandıracağına da bilmezsiniz. En bilindik yerlerin yanında hızlı bir göz teması ve genel bakış ile günü tamamlarsınız. Buna ‘hızlı seyahat’ demek yerinde bir tabir olacaktır.

 İlim tüccarlığı: Kayseri

Hızlı seyahat serüvenine Kayseri İsabet Okulları’nda imza günü ile başlıyoruz. 25 Mart Cumartesi sabahın beşinde başlıyor yolculuğumuz. Seher vaktinin ferahlığında güneşten önce uyanıyoruz. İstanbul semalarından Kayseri’ye sabahın ilk ışıklarında iniyoruz. Kelimelerin Hikayesi, Canlı Kitap, Balık Kavağa Çıkınca üzerinde söyleşi yapıyoruz hem veli hem öğrencilerle. Müzdarip konular, çocukların hissizleşmesi ve evine sonradan tv alan bir ailenin hayatının değişmesi oluyor. Kitapların ancak hayata tatbik edilerek canlı kalacağında ortak karar kılıyoruz. Hakkıyla kitap okuyanları kutuplardaki penguenler kadar az; ancak bir o kadar sevimli ve herkesin onları hayretle ve merakla izlediklerine teşbih ediyoruz. Kitapları imzalayıp Çayırbağı villaları arasından Erciyes’in yolunu tutuyoruz. Erciyes uzaktan göründüğü kadar korkutucu değil. Teleferikle tırmanıyoruz. Kayak yapanların adrenali daha çok izleyenleri heyecanlandırıyor. “Allah kimsenin ayağını kaydırmasın!” diyerek yüzlere tebessüm bırakıyoruz.

İlimde ve hayırda yarış için Hunat Hatun Külliyesi’nin dibinden geçerken, böyleleri de yaşamış, diye hissetmemek elde değil. Şehir içinde tarih, tarih içinde bir şehir tamlamasını hak ediyor. Ancak modern binalar, fazla kuşatmış tarihi. Geçmişe yukarıdan bakan tekebbür bir halde o Selçuklu’nun maneviyatla yoğurduğu mimariyi ezmek ister gibi duruyor. Ağırnaslı olan Mimar Sinan, Hunat Hatun Külliye Camisi minaresini yaptıran İkinci Abdülhamid Han, tarihin en güzel tamamlayıcı misallerini vermişler. Modern zamanlarda onların üzerine bir şey koyamayışın acısı içimizdeyken, tek yapmamız gereken şey ‘ced mirasına sahip çıkabilmek’ten öteye gidemez.

Anlaşılmak meselesi: Konya

İki hafta sonra nisanın ilk haftasında baharın yeşertmeye başladığı topraklara, Konya’ya süzülüyoruz. Çilek Ağacı, Kelimelerin Hikayesi ve Canlı Kitap için öğrencilerin davetine icabet ediyoruz. Konya deyince akla Mevlana Hazretleri, fikre anlaşılmak düşer. Bir yazarın başına gelecek en büyük felaket anlaşılmamasıdır, daha büyüğü ise yanlış anlaşılmasıdır. En zirvesi ise yanlış anlaşılmanın tashihine imkan olmamasıdır. Anlaşılabilmek adına İsabet Okulları ilk durağımızdı. Okulun ferahlığı öğrencilerin ruh haline sirayet etmişti. Bozkırın ortasında bir pınar gibi ağaç gibiydi bu genç fidanlar. Fikir dünyamızı yeşerteceklerdi. O çocuk hayretleri ve heyecanlarını görmek insana başka bir neşe veriyor. Bir yazarın heyecanına ortak olmak mükemmel bir duygudaşlık olsa gerek. 5. Kitap Günleri de durağımız oluyor. Üç sene aradan sonra tekrar başlatılmış fuar. 110 km’den gelen kitapseverin heyecanı, insanı yazmaya daha da teşvik ediyor. ‘Nedir Canlı Kitap?’ diyor. Tek kelimeyle ‘İnsandır, insanın kendisidir.’ diyoruz. Kitap imzalarından sonra uğradığımız Mevlana Türbesi kapanmıştı. 16:30’da son buluyordu ziyaretler. Meşhur edilen sözü ile zıtlık oluşturan bu görüntü, hal dudağımızı hafiften ısırtıyor. Anlamak için maddi yakınlıktan çok manevi yakınlığını icabet ettiğini biliyoruz. Anlaşılamamanın, yanlış anlaşılmanın teessürü içerisinde türbenin etrafını dolanıyoruz. Hemen ilerisinde mevlana şekerinin bolca satıldığı dükkanların önünden geçiyoruz. Aziziye Cami’nin kapısından büyük pencereleri karşılıyor bizi. İki minaresi göze, içerisi ise gönle hoş geliyor. Batmakta olan güneşte bile içerisi münevver ve cilalanmış bir mermer gibi parlıyor.

 Kalanlar Mahallesi: Aksaray

Günün sonunda kara yolu ile Aksaray’a revan oluyoruz. Gün batıp gece çökünce bozkıra, dağlar da görünmez olur. Her yeri dümdüz sanırsınız. Gece, bozkırı da denizi de tek renge büründürür. Bozkırın sessizliğinde yer yer ötelerden ışık parıltıları görünür. Sabahında, Lale Okullarında öğrencilerin okuma heyecanını gözlerinden okuyoruz. Okur-yazar olmanın geçmişten günümüze misallerini anlatıyoruz. Yazarlık adına sorulan sualler ‘büyümüş de küçülmüş’ öğrencilerin heyecan ve hevesini ortaya koyuyor. Hırlı mıdır hırsız mıdır, derken ‘hırsız’ın ilk manasını, ‘mekan’ kelimesinin sözlük manasını soruyoruz. Bilmelerine taaccüp etmekle beraber birer tane imzalı kitap hediyeleri oluyor. Belli ki öğretmenleri onları iyi motive etmişler. Biz de yazma ve okuma hususunda cesaretlendiriyor ve şevklendiriyoruz. ‘Ben Seçici Bir Okurum’ projesine desteklerinden dolayı Çamlıca Basım ve Yayın Ailesi’ne teşekkür plaketi takdim ettiler.  Onları İstanbul’a davet ediyoruz. Sonrasına Aksaray’ın hikayesi dillendiriliyor. Ma’lumdur ki İstanbul’daki Aksaray ile irtibatları vardır. Olmaz mı, diyorlar. İstanbul’un fethinden sonra buradaki göçerlerin bir kısmı gönderiliyor. İstanbul’a yerleşiyorlar. Aksaray ismini de beraberinde götürüyorlar. Ancak kalanlara siz hazır olun, deyip teyakkuz da bekletiyorlar. O günden bugüne İstanbul’a gitmek için bekliyorlar. Mekanlarına da Kalanlar Mahallesi diyorlar. 70 bin evliya medfun bu yerde Somuncu Baba’ya uğramadan olmazdı. İç içe çilehanesi, müthiş bir inziva yuvası görünümünde. Bursa’da okuduğu bir hutbe ile meşhur olunca ‘Şöhret, afettir.” deyip Aksaray’da kalanlara dahil olmuş. Türbesinin yanında hayat hikayesi baştan sona minyatür müze ile anlatılmış. Ihlara Vadisi’ne doğru taşın içinde yaşamış insanların diyarına geçiyoruz.

 Suyun sertliği, taşın yumuşaklığı: Nevşehir

Hemen herkes Nevşehir’deki peribacalarının tanıtımının çok yapıldığını ondan şöhret bulduğunu söyler. Asıl yerleşimin Aksaray’da başladığını belirtirler. Ihlara, burasının giriş kapısıdır, Nevşehir ise çıkışıdır, diyebiliriz. Bu bacalı taşlara bakınca insanın aklına ‘acaba buralar da kiralık mıydı?’ suali gelmiyor değil. Selime Beldesi girişindeki mağaralar insanlığın en temel odalarını gösteriyor. Melendiz Çayı’nın yardığı Ihlara Vadisi adeta kapalı bir hayat sahası olmuş. Ashab-ı Kehf’in dinini yaşamak için mağarada inzivaya çekilmeleri burada akla daha kuvvetli bir şekilde hücum ediyor. Taşın yumuşaklığı, suyun sertliği mekanı şekillendirmiş; ama insanın kalbini yumuşatıp bir şeyler ekebilmek hiç de kolay değil. Bu ancak, doğru zamanda doğru bilgileri genç dimağlara yerleştirmekle teşkil edecek, gelişecek ve değişecek.  Kitap imzasından çok, aklımızda isminin manasını keyifle söyleyen öğrenciler, okuma ve yazma üzerine ortak heyecanlar ve tatlı hatıralar kalıyor. Belki de içlerinde gizli bir yazar vardır, o hissi uyandırabildiysek vazifemizi yaptık sayıyoruz.

(Toplam 62 kez okundu. Bugün: 1)
PAYLAŞ:

Fikrinizi Belirtin.