İnsanlığın Kaybettiği Yerde Bir Savaş Fotoğrafçısı Olmak

0

İnsanlığın Kaybettiği Yerde Bir Savaş Fotoğrafçısı Olmak

Prof. Dr. Özer Kanburoğlu (İstanbul Aydın Üniv. İletişim Fakültesi Dekan Yardımcısı)

 Merak ettiğimiz ve iyimserlik ile sorduğumuz; “Etkili bir fotoğraf savaşı bitirebilir mi?” Özer Kanburoğlu’nun “Fotoğrafçı olarak çok isterim bir fotoğrafın savaşı durdurmasını; ama yok böyle bir şey.” tespitinin ardındaki saklı hikâyeyi ve kadrajın dışında kalanları konuşuyoruz.

 İlk Roger Fenton’le başlıyor hikâye. Kırım ve Rus savaşını çekmek için kraliçe tarafından özel görevlendiriliyor. Kraliçe diyor ki, “Ölü ya da yaralı İngiliz askerlerini resmetmemek şartı ile seni gönderiyorum.” Yani İngilizlerin ölü ya da yaralı askerlerini fotoğrafın dışında bırakıyor. Daha baştan engeli koyuyorlar. Aynı zamanda ilk manipülasyonun da yapıldığı bir savaş.

Fonten’in fotoğraflarına baktığımızda top mermisi olan ve top mermisi olmayan aynı yerlerin fotoğraflarını görüyoruz. Sistem engelleyince Fonten de savaş sahnesini kendisi oluşturmaya çalışıyor. Yani düzenleme, manipülasyon yapıyor.

Bizim anladığımız anlamda savaş fotoğrafçısı kimdir?

Olaya tamamıyla objektif bakan, kendi görüşlerini kenara iterek olayı bize aktarmaya çalışan bir tanık aslında. Ama gerek o günkü gerek bugünkü şartlarda fotoğrafçının bağlı bulunduğu sistem, rejim, siyasal, toplumsal baskılar… Savaş fotoğrafçılığını bambaşka bir hale getirmiş oluyor. Daha önce bağımsız olarak ya da sadece yayın kuruluşunun bütçesi ile savaşın göbeğine gidip bir şeyler yapmaya çalışanlar vardı. Ama bugün artık savaşan gücün tarafında ona iliştirilmiş “embedded-bitişmiş”, onunla beraber hareket eden, onun tankından, onun gemisinden fotoğraf çeken ve yanlı foto çekenler var. Çünkü artık bir yere monte edilmiş. Örneğin Amerika ya Irak tarafında monte edilmiş, o gözle bakıyor.

Ama profesyonel bir gazetecilik yapıldığı iddia ediliyor

Bunun cevaplamak için fotoğrafa geniş bakmak gerekiyor. Devletlerde basın yayıncılık yapan sermayeler var. Bu iş bir tür, ticarettir. “Ben basın ve yayın tarafındayım.” deyip tv, radyo, gazete yayınlarıyla sermaye oluşturanlar var. Bunun haricinde mesela siz bir dergi çıkarıyorsunuz. Çok kaliteli bir edebiyat dergisi çıkarıyorsunuz; bir bakıyorsunuz ki en fazla ulaşabildiğiniz insan sayısı bin tane. Kendi  masraflarınızı çıkarttığınız da geriye çok güdük bir rakam kalıyor. Bu sefer reklam da alıyım diyorsunuz. Tam da bu noktada iktisadi olarak eliniz kolunuz bağlanıyor. Türkiye’deki gazetecilik de böyle. Dünyanın hiç bir yerinde sırf gazete çıkartan adam yaşayamıyor zaten.

Bu problem aşılmayacak kadar büyük mü?

Bu problemi aşmak için kooperatif sistem kurdular. Farklı bölgelerde fotoğrafçılık yapanlarla birleştiler. Muhabirler Afrika, Batı, Ortadoğu’ya dağılıp ortak bir havuz oluşturuyor. Para da ortak alınıyor. Bu şekilde çalışan birçok ajans var. Türkiye’de bunu yapmaya çalıştılar ama başaramadılar.

İş sadece medya holdinglerinde bitmiyor

Muhabirin haber fotoğrafçısı olarak fotoğrafı dağıtma şansı yok. Muhabirler “Ben bir lira kazanıyorum ajans benim sırtımdan 10 lira kazanıyor. Biz devamlı cephede olmak zorundayız.” diyor. Artık haber fotoğrafçıları pastanın büyük parçasını almak istiyorlar. “Riski ben yaşıyorsam tamamını da ben alırım.” diyor. Bunlar bağımsız gidiyorlar. Böylelikle daha objektif haber fotoğrafları çekiyorlar ve daha büyük bir kabul sağlıyor.

Bağımsız fotoğrafçılarla problem çözüldü mü?

Hayır, sonra bir şey daha ortaya çıktı. Belki de haber fotoğrafçılığı deyimi bu insanların yaptığı işin yanında güdük kaldı. O da haber “movie” yani haber videosu.

Video bir ihtiyaç mı?

Eskiden muhabir, haber fotoğrafçısı ve kameraman olarak işe giderdi. Şimdi ortalama gazetelerde muhabir fotoğraf çekiyor, bir taraftan kayıt cihazına okuyor, bir yandan el kamerası ile görüntü çekiyor. Web sitelerden bakıyoruz, artık sadece fotoğraf yetmiyor. İnsanlar patlamaların görüntülerini de istiyor. Teknoloji ve insanlık geliştikçe bunlar bir ihtiyaç haline geliyor. Onun için ben bir haber fotoğrafçısının creative çekimlerinden sonra bir movie çekmesini istiyorum. Hatta mümkün olduğu kadar da söyleşi tarzında bir haber ya da metin yazmasını hakir görmüyorum. Böyle olmazsanız karşı taraftaki müşteri sizden vazgeçiyor.

Fotoğrafın tesiri konusunda ne düşünüyorsunuz?

Savaşın seyrini fotoğrafla değiştiremezsiniz. Ancak “Alyan” bebek gibi ikonik fotoğraflar bazen insanların silkinmesine yol açıyor. Ama Alyan bebek olayı olmasa da tahminimce Avrupa’da bir hareketlenecekti. Bir fotoğrafçının çektiği fotoğraf Suriye’deki problemi çözemez. Bu kadar insanlar kafa kafaya veriyor, ülkeler bir araya geliyor yine bitmiyor, bir fotoğraf da bitiremez. Ama artık hadiseler dayanılmaz bir hale geliyor ki bir ikon fotoğraf çıkıyor. Ve herkes onun üzerinde birleşmeye çalışıyor. Ona sarılıyorlar. Artık bu da sebep olsun. Alyan bebek de orada bir sebepti.

Bir de ahlak değerleri var

Haber fotoğrafçılığı ve etik diyorsak bu coğrafya sınıfta kalıyor. Şöyle ki 11 Eylül saldırısı bütün fotoğraflarını indirin. Bir tane ölü fotoğrafına rastlayamazsınız. Hiç bir zaman da Amerikan hükümeti masaya vurup, yasağı da koymamıştır. İkiz kuleler altında ikiye bölünmüş adam fotoğraflarını, kafası ezilmiş fotoğrafları; Amerikalı fotoğrafçılar halkının moral değerlerini gözettikleri için koymamışlardır. Bizde bu ahlakî otokontrol neden yok. Çünkü yarış var. Bunu kanunla, kararname ile yapamazsınız. Bu kültürle alakalı bir şey. Biz o kodlara sahip değiliz herhalde. Öyle görüyorum. Sanırım bizim medyanın özellikle 90 sonrası gelişmesi ve reklam pastasını alması ile alakalı bir şey. Gazetemi çok okutmak zorundayım diyen sektör çalışanları insanlar neden hoşlanıyor sorusuna cevap arıyorlar. Cinayet, kan, şiddet…

Ne yapılabilir ki…

Fotoğrafçı her zaman empati kurmalı. Gönderilen savaş fotoğrafçısında, haber fotoğrafçısında kültürel ahlaki kodlar olmayabilir. Ama onun üzerinde kontrol mekanizmaları, idari katmanlar, yöneticiler var. İlk önce editörden, sayfa sekreterine geçiyor sonra yayın yönetmenine gidiyor ondan sonra masada tartışıyorlar. Ondan sonra onaylar verilip basılıyor. Bir yerde o kodun olması ve “Dur arkadaş ne yapıyoruz?” demesi lazım. O kültürel kodları bir kurcalamak gerekiyor. Bazı şeylerin mahrem olması gerektiğine inanıyorum. 11 Eylül saldırısında Amerika’da gösterilmedi ama sonra ülkemizde yaklaşık 9- 10 patlama oldu. Neden o fotoğraflar çekiliyor ve gösteriliyor? “İşte ben iyiyim, en iyi benim, ben çektim.” düşüncesi var. Neticede insanlara ne yaptıklarının farkında değiller. Moraller bozuluyor, hayata küsülüyor, müthiş travmalar.

Batılı fotoğrafçılar da gelip doğuda şiddet, ölüm, açlık çekiyor

Doğru. Mesela James Nacthwey gidiyor Romanya’da bir yetimhaneyi, Somali’de aç insanları çekiyor. Batının gözünden gördüğünüz zaman batı görebiliyor. Yerel bir göz gördüğü zaman inanmıyor size. Orada da öyle bir sıkıntı var. Yani hep ben göreyim. Nacthwey ne diyor; “Başkalarının acılarından evet, kariyerimi yükseltiyorum bu bana çok rahatsızlık veriyor. Bir gün bu yaptıklarım vicdanımı elime geçirebilir; ama vicdanımı rahatlatan şudur: O insanların çekintileri sıkıntıları benim gözümden gösteriyor olmam ve bazılarını çözülebiliyor olması vicdanımı rahatlatıyor.”

Bir de tarafsızlık konusu var

Savaş fotoğrafçılığın da tarafsız olamaz. Öbür türlü ortada helak olur. Çünkü güvenlik sorunu olur. Ama bunu yaparken dahi, insan objektif davranabilir diye düşünüyorum. Mesela muhalif taraftan fotoğraf çektikten sonra müttefik taraftan da fotoğraf çekebilir. Bunu objektif olarak yapmaya çalışabilir. Zaten ortada olan bir meydan savaşı değil. İki tarafta da çekim yapılabilir. Ama bunu genç bir insan yapamaz. Fotoğraf okulundan ya da gazetecilik okulundan mezun olan birinin gidip böyle çekim yapıp analiz yapacağını düşünmüyorum. Bu ancak 40- 45 yaşındaki bir insanın donanımları ile olabilir. Dünyayı tanıyan, dinleri tanıyan, dinler tarihini, antropolojiyi bilen, uygarlık tarihini bilen birinin donanımı.

Fotoğrafçının ilmi donanıma ne kadar ihtiyacı var?

Fotoğrafçı Kudüs’ü bilmiyorsa, anlamını bilmiyorsa Kudüs’te bir şey yapamaz. “Aaa burası da ne kadar güzel?” der. Öyle değil. Gittiğin zaman Kudüs’ü bileceksin Hristiyanlığın, Museviliğin, İslamiyet’in merkezi. Sadece fotoğraf değil ortada olan. Selahaddin Eyyubi’yi bilmeyen bir adam nasıl fotoğraf çeker Kudüs’te.

Suriye’de fotoğraf çekenler neleri bilmeli?

Osmanlı tarihi ile beraber Fransız tarihine bakmalılar. Fosil yakıtları, dünya enerji politikalarını öğrenmeliler. Hafız Esad’ı kim getirmiştir? Saddam kimdir? Kuveyt neresidir? Suudi ailesi kimdir? Amerika bunun neresindedir? Kimler çizmiştir buraları?…  Çektiği karede arkasındaki mantığı bilmeli. Bir Hristiyan olarak Mekke’de şeytan taşlarken çektiğin fotoğrafta şeytan taşlamanın ne olduğunu bilmiyorsa o fotoğraf işe yaramaz. Hadise ile fotoğrafçı bütünleşmelidir. Bunun için de güçlü okumalar yapmalı. Herkes savaş fotoğrafçısı olamaz.

Kevin Carter’in akbaba ve çocuk fotoğrafı, tele objektifle çekildiği için akbaba çocuğu yiyecek ve çocuk ölecek gibi duruyor. Hâlbuki akbaba arkadaki leşlerle uğraşıyor. Çerçevenin büyüğüne baktığınız zaman sağ tarafta Fransızlar’dan oluşan BM’nin kampını görüyorsunuz. Bir fotoğrafçı olarak zaten görevimiz mümkün olduğu kadar can yakıcı bir fotoğrafı çekmek.

“Başkalarının acılarından evet, kariyerimi yükseltiyorum bu bana çok rahatsızlık veriyor. Bir gün bu yaptıklarım vicdanımı elime geçirebilir; ama vicdanımı rahatlatan şudur: O insanların çekintileri sıkıntıları benim gözümden gösteriyor olmam ve bazılarını çözülebiliyor olması vicdanımı rahatlatıyor.”

Bazı şeylerin mahrem olması gerektiğine inanıyorum. 11 Eylül saldırısında Amerika’da gösterilmedi ama sonra ülkemizde yaklaşık 9- 10 patlama oldu. Neden o fotoğraflar çekiliyor ve gösteriliyor?

Artık hadiseler dayanılmaz bir hale geliyor ki bir ikon fotoğraf çıkıyor. Ve herkes onun üzerinde birleşmeye çalışıyor. Ona sarılıyorlar. Artık bu da sebep olsun. Alyan bebek de orada bir sebepti.

Share.

YORUM YAZ