İrade Terbiyesi

0

Bir tasavvuru kuvveden fiile çıkarmak için üç şey lâzımdır: İlim, kudret ve irade. İrade; tabiatla toplumdan alınan tesirlerin kuvvet yapılarak, dış dünyaya karşı verilen mücadeledir. İnsan, iradesi nispetinde değer kazanır. Bunun faili de muhatabı da mesulü de insanın ta kendisidir. En iyi ameller ve eserler, ancak en sıkı terbiye edilmiş iradelerden dökülebilir.

İnsanın şahsî hayatı, toplumun devamı için ödül ve cezanın önemli bir yeri vardır. Ceza, din ve hukukun en çok üzerinde durduğu kavramdır. Latincede, ‘ağrı’ ya da ‘acı’ anlamında ‘poena’ kelimesinden gelir ki, bir suç işleyeni psikolojik, beden ağrısı ya da acı çektirerek uslandırma, terbiye etme, hatta kamu adına bile olsa, öç almayı içerir.

İnsanların içinde yaşadıkları topluma ve nizama uygun davranması için çağlar boyu farklı disiplin yöntemleri benimsenmiştir. 18. yüzyıla kadar fizikî cezalar; hapsetme, azletme, sürgüne gönderme en çok bilinenleridir.

Ödüllendirmek de bir nevi cezalandırmaktır

Osmanlı son dönemi mekteplerinden mezun olanların hafızalarında kalan en canlı hatıralara bakıldığında falaka, değnek, orta dayağı, kötü elbise giydirme, tokat atma, tek ayakta bekletme, kulak çekme gibi fizikî cezaların unutulmadığı görülür. “Eti senin, kemiği benim”, “dayak cennetten çıkmadır”, “hocanın vurduğu yerden gül biter” “tektirden anlamayanın hakkı kötektir” halinde vecizeye dönüşen kolektif şuur dayağın ne kadar içselleştirildiğini ve ondan ümitvar olunduğunu gösterir. Bu pratiği dinî telkin ve kurallardan ziyade gelenek ve toplum alışkanlıklarının beslediği söylenebilir.

Tanzimat’ın ilk yıllarından sonra mektepte çocuk dövmenin, kulak çekmenin, tokat atmanın en azından kâğıt üzerinde kesin olarak yasaklandığını görürüz. Nisan 1847 Talimatnâmesi olarak bilinen ilköğretim yönetmeliğinde çocuk dövmenin kesin olarak yasaklandığı görülür. Bu durum disiplin için fizikî cezanın faydasızlığına kat’i bir işarettir. Gerçekten de çocuğa bir şeyi öğretmenin, davranış değiştirmenin ve aşılamanın çaresi ona ceza vermek olamayacağı gibi, bazı çağdaş eğitimcilere göre ödüllendirmek de bir çeşit cezalandırmak olarak görülmektedir.

Fizikî ve psikolojik cezalar

Fizikî cezanın gerek ebeveyn gerekse muallim tarafından çocuk disiplininde tatbiki başvurulacak en son çare olarak düşünülebilir mi? Bazılarına göre son derece hafif, hiçbir surette fizikî ve psikolojik iz bırakmayacak tarzda olursa sonuç verebilir. Maarifin eski bir bakanı, bütün birikim ve kariyerini babasından haklı olarak yediği bir tokata bağlar. Elbette günümüz pedagojisi her türlü fizikî cezaya karşı!

Bugün disiplin aracı olarak fizikî ceza yerine, sözlü ikaz ve birtakım bürokratik telkinler tavsiye edilmektedir. Ancak bu tavsiyelerin aşağılama, hakaret, onur kırma, cesaretini düşürme vb. psikolojik hallere dönüştüğü de açıktır. Fizikî cezalar çocuğun benliğinde nasıl kalıcı, derin izler bırakıyorsa unutulmamalı ki psikolojik cezalar daha derin izler bırakmaktadır ve bunların tedavisi neredeyse mümkün olmamaktadır.

Self-disiplin ya da irade terbiyesi

İnsanın kendi kendine, kendisi için koyduğu kurallar vardır. Buna irade de diyebiliriz. İrade “Tabiatla toplumdan alınan tesirlerin kuvvet yapılarak, dış dünyaya karşı verilen mücadelesidir.” İnsan iradesi nispetinde değer kazanır. Bunun faili de muhatabı da mesulü de insanın ta kendisidir. Konulması, uyulması, kontrol edilmesi ve sürdürülmesi en zor olan da şahsî iradedir. Büyük insanların ortak vasfı,  yalçın, kontrol edilebilen iradeye sahip olmalarıdır. İnsanın en önemli vasfı toplum, tabiat ve duygular taarruzuna karşı iradesine hâkim olabilmektir. İnsanı insan yapan vasıfların hepsi; düşüncesi, zekâsı, şuuru, umumiyetle bütün melekeleri ve aklını kullanabilmesi iradesinde düğümlenir. Başta da söylediğimiz gibi tasavvuru kuvveden fiile çıkarmak için üç şey lâzımdır: İlim, kudret ve irade. En iyi ameller ve eserler ancak en sıkı terbiye edilmiş iradelerden dökülebilir.

Çocuğun terbiyesi ve onuru!

Bugün “Dünyada en kıymetli şey nedir?” diye sorulsa istisnasız herkes “çocuk” diyecektir. Zira Bilinçli aileler, her çocuğa potansiyel bir devlet başkanı muamelesi yapar ve bir çocuğa zarar vermenin cezasını, devlet başkanına zarar vermeye eşdeğer tutar. Şimdi bu meselenin yüzyıllar öncesinde Osmanlı’da nasıl vücut bulduğuna bakalım.

Tarihin en büyük seyyahı Evliya Çelebi Evlâd-ı Fatihân diyarını dolaşırken şahit olduğu bir hadiseyi şöyle nakleder:

Bir gün cami avlusunda birkaç ihtiyar ile sınır boylarının durumunu konuşuyorduk. Küçük bir oğlan da oyun oynuyordu. Babası “Niçin bu insanların önünde oynarsın!” deyip öyle şiddetli bir tokat vurdu ki, çocukcağız yerlerde yuvarlandı ve saraya yakalanmışa döndü (titremeye başladı). İhtiyarlar yerlerinden fırlayıp “Bre adam! Çocuğa neden böyle herkesin içinde tokat atıp onurunu kırdın?” dediler. Babası “terbiyesi için, Allah aşkına dövdüm” dedi ve babanın oğlunu dövebileceği şeklinde bir şiir okuyarak şunu ekledi: “Benim oğlumdur, döverim ya da korurum, size ne?” Oradakiler adamı şu sözlerle azarlayıp utandırdılar ve çocuğun gönlünü aldılar: “Bu yavrucak senin sevgili oğlun ise, bizim de sınır boylarımızın gülü ve gözlerimizin nurudur. Bu çocuk yarın gazi bir yiğit olacak, birkaç yıl sonra düşmandan intikam alacak. Şimdiden tokatla gözünü korkutursan, yarın düşmanın topuz ve baltasından korkup, dövüşemez.”

Modern eğitimcilerin ve psikologların bu terbiye vizyonuna ekleyecekleri daha değerli bir şeyler var mı acaba? Varsa beri gelsin.

(Toplam 868 kez okundu. Bugün: 1)
PAYLAŞ:

Fikrinizi Belirtin.