Kelimelerin Efendisi “Aşk-ı Muhabbet”

0

 

Bil ki yazar, bundan evvel de beni anlatmaya çalışmışlardı. Geceden sabaha, avazdan niyaza vakitler geçmişti. Müsvedde kağıtlar yığılıp bir kenara, üzerine şerh düşmüşlerdi.

“Aşkı okuyan değil, yaşayanlar anlatır. Gerçi anlatsa kim anlar.” Ancak aşkın neler yaşattığını hikaye edebilirsin. Bu muammadan sonra söz tekrar kağıtla kaleme sarıldı.

Bil ki yazar, bu kültür endüstrisi aşka ne menfi manalar hamlettiler. “Aşk, okutturur. Aşk, izlettirir. Aşk, sattırır. Aşk, reyting rekoru kırdırır. Aşk, acıktırır.” dediler. Aşk gönüllerde gizli iken ifşaya maruz bıraktılar. Aşkı seyirlik bir oyun zannettiler.

Kültür endüstrisinin çarkları gök ekin biçer gibi harman etti. Sapla samanı ayırmak yerine tozu dumana kattı. Her şeye tozpembe baktı. Gönül bağı aşk, göze girmenin tuzağı, tuzak; göz bağı oldu. Basireti kapattı. Canımlar cicim’e, sevmeler tele’de love’lere döndü.

Bil ki yazar, her bir ademoğlu kendince bir mana yükledi. Işk’tan iştikak kelime deyip sarmaşık manasına galbettiler. Aşk olmazsa meşk olmaz, sözü ile bir meslekteki gayreti gösterdiler. Beşeri aşk ilahi aşk diye taksim edip kendi aralarında aşık attılar. Sahi, asırlardır yazdılar, anlattılar da en son tarifi imkansız dediler.  Sır, deyip sırra kadem bastılar.

Bil ki yazar, söz ehli ile hal ehli aşka gelip ‘çok gezen mi okuyan mı bilir’ diye bir düğüm attı. Kimisi niyet okudu, kimisi aşkla okudu, kimisi aşkın canına okudu, kimi aşkını ilmek ilmek yapıp mendil, kilim dokudu. Kimisi aradığını uzaklarda bulmak istedi. Gönlünü seyyah kendini seyyar eyledi.

Bil ki aşk belasına müptela olanlar hep uzaklara gitmek istedi. Çünkü âşıka ya sabır ya sefer, dediler. Aşk ve güzel kokuyu saklamanın imkanı yoktur, diye de kulağa fısıldadılar. Öyleyse biçare aşık, aşkını nasıl gizlesin, çaresi aşka teslim olmaktı.  Sabır deyip ikamet edenlerin bazısı kemale ermek için başak misali boyun büktü, bazısı gizleyemedi derdini adı divaneye çıktı.

Sefer diyenlerin yoluna hicret, gurbet, hasret, firak, sıla dizildi ardı ardına. Düşüldü yollara. “Aramakla bulunmaz; ancak bulanlar arayanlardır.”deyip dâr-ı diyari terk eylediler. Gidenlerin ardından neler neler söylemediler! Dağ bayır dere bucak çöller aşıp göller geçtiler. Kimisi gönlündekini tutamadı, aşkını söz eyledi. Kimisi gizledi kendini gönlünü köz eyledi. Kiminin ahı tuttu kimi af ile kurtuldu. Her ne kadar saklansa da gönül testisinden taştı aşk katreleri. Onlar aşka dair sözler oldu.

Bil ki yazar, aşkın sayesinde/gölgesinde birçok aşık, şair meşhur oldu. Kays’ı yani Mecnun’u çöllerde gezdirdi. Sonra Fuzuli’ye Leyla ve Mecnun mesnevisini yazdırdı. Yunus’a “Gel gör beni aşk neyledi’ dedirtti. Bir dergaha kırk yıl doğru odun getirtti. Mevlana’yı Belh’ten Konya’ya göndertti. Taşlıcalı Yahya’nın beyitleri meşakkatimi anlattı “Bir demir dağı delip boynuna almak gibidir, Her kişi âşık olurdu eğer asan olsa.” Eşrefoğlu Rumi dizeler ile dizdi beyitlere. Onun için aşk ‘Elindeki şekeri başkasına sunup, zehrini kendi yutmaktı. Bela gökten yağmur gibi yağsa başını göğe tutmaktı. Bu alem ateşten bir deniz olsa ona kendini atmaktı.’

Aşkı anlatmaya çiçekler kuşlar dahil edildi. Gül ile bülbül vuslata eremeyen aşık ve maşuğun remzi oldular. Ancak ‘gül gül dedi bülbül güle; gül gülmedi gitti. Bülbül güle; gül, bülbüle yar olmadı gitti.’

Yazan mı gezen mi okuyan mı bilebilirdi? Aşk, nihayetinde kendini bala teşbih etti.  Bir bal düşünün ki onu ancak tadan bilirdi. Balı tarif etmek kavanozu dışarıdan yalamaya benzerdi. Ve bal bal demekle ağız tatlanmadığı gibi aşk aşk demekle de aşk yaşanmazdı. Bal yapmak için her çiçekten değil, temiz çiçekten bal alınırdı. Muhabbet çiçeğini bulmak için çift kanat takıp nice engel aşıp gönül kovanına geri dönülürdü. Aşkın en yakın arkadaşı muhabbet idim ben. I ile You arasında bir love’den ibaret değil, o.  Onu en iyi ben anlarım.

Niye kelimelerin efendisi dedik kendimize? Çünkü Alemlerin Efendisini Hazreti Allah, Habibim diye vasıflandırmıştı. Habibullah idi, mahbûb-i Hudâ idi. Mahabbet de habbe’den iştikak edip aşk manasında kullanılmıştı. Ve aşk için muhabbet lazım idi. Lakin muhabbet bizden miydi?

Bil ki yazar, bir kıssa yaşandı ki sualimize cevaptır, neticeyi meramdır.

Şâh-ı Nakşibend Hazretleri müritlerinden bazılarına “Siz mi bana muhabbet ediyorsunuz yoksa ben mi size muhabbet ediyorum?” buyurdular. Sevenleri birbir­lerine bakarak “Sizin biz bîçâreleri sevmenize bir sebep ve ih­tiyaç yoktur. Biz size kusurumuzla muhabbet ediyoruz, siz de merhameten bize iltifat buyuruyorsunuz.” cevabını verdiler. Bu­nun üzerine Şâh-ı Nakşibend Hazretleri “Bir anda tefekkür edin, bu durumun hakikati size malum olsun.” buyurmuştu. Ve o an mürîdlerinin muhabbetleri kalplerinden silinmiş, muhabbetten bir zerre dahi kalmamıştı.

Şâh-ı Nakşibend Hazretleri: “Gördünüz mü? Muhabbet siz­den mi, bizden mi imiş?” buyurmuşlardı. Sevenleri ise: “Biz yanlış biliyor ve anlıyormuşuz. Bizdeki muhabbet sizden imiş.” demişlerdi. Bunun üzerine Şâh-ı Nakşibend (k.s.) Hazretleri aşkın sınırını bir beyit ile çizivermişti:

“Cânib-i mâşuktan olmazsa mahabbet âşıka

Sa’y-i âşık, âşıkı mâşûka îsâl eylemez.”

Sevilen tarafından sevene bir muhabbet olmazsa, sevenin gayreti onu sevdiğine ulaştırmaz.

Bilirsin ki yazar, işte buna hakiki aşk derler.

(Toplam 220 kez okundu. Bugün: 1)
PAYLAŞ:

Fikrinizi Belirtin.