Kesekağıdı

0

Anadolu’da fabrikada çalışıyorsan memur gibisindir. Girdiğin saat bellidir, çıktığın saat belli. Gece vardiyasına kalsan da fabrikaya kapağı atmışsan paçayı kurtarmışsındır. Eş, dost, konu, komşu o gözle bakarlar çünkü. Olur da kız istemeye gidersen, baban gururla söyler oğlumuz fabrikada işçi diye. Kız babaları dünden razıdır zaten fabrikada çalışana kız vermeye. Bir an evvel seni damat olarak görmek istedikleri için bütün işler çabucak halloluverir. Bir bakmışsın ki dünya evindesin.

Şükrü Bey, evlendiğinde fabrikada çalışıyormuş. Anlattığına göre –sırf bu sayede- söz, nişan, kına, düğün dörtlüsünde hiç başı ağrımamış. Sonrasında da anlaşmışlar eşiyle. Güzel güzel geçinmişler. Eşi yemek yapmış o çalışmış. Keyifleri yerindeymiş yani. Sonra bebekleri olmuş. Hem de ikiz. Eve bir şenlik gelmiş. Bebekler yokken biz günlerimizi nasıl geçiriyormuşuz acaba demişler, her bebek sahibi olan yeni çift gibi. Ayın başında maaşı alınca önce taksitler ile ev kirasını verirlermiş elden. Sonra ise evin alışverişini yaparlarmış. Kucak kucak kesekağıtları, ağır ağır fileler…

Uzun süre devam etmiş bu düzen. Düzen diyorum, çünkü taşranın dilinde fabrika biraz da düzen demektir. Fabrikadan çıkarılmak da bunun tam tersi. Evde, maaşta, sokakta düzen diye bir şey kalmaz. Şükrü Bey de aynı böyle kalmış işte fabrikadan çıkarılınca. Yarım yamalak bir tazminat ile. Bir zaman köye dönmeyi düşünmüş olsa da mecburen baba mesleğini devam ettirmeyi tercih etmiş. İnşaatçılık.

Şükrü Bey çalıştığı inşaatta saat beş gibi paydos eder, yürüyerek gelirdi eve. Babalarının yolunu beklerdi ikizler. Bir zaman sonra Şükür Bey köşeyi döner ve yarış başlardı. O zamanlar yan komşumuzdular. Çoğu zaman penceremin başında öylece izlerdim onları. Onun nasırlı ellerine ilk dokunan kesekâğıdını kapar, kesekâğıdını kapan ise içinde ne varsa tadına bakma hakkını kazanırdı. Her ne kadar o hak sadece yarışı kazananın da olsa, o gün kesekâğıdında ne varsa bir tane de kardeşine uzatırdı kazanan her kimse. Sapsarı kayısı mı almış Şükür Bey, en güzelini olmasa da içlerinden birini de kardeşi yemeliydi. Yahut ballı ballı halka tatlısı mı var kesekâğıdında, bir parça da diğer kardeşe koparılmalıydı.

Sonra mavi bir minibüs aldı Şükrü Bey. İnşaatları bıraktı, zeytinciliğe başladı.  Mahallenin neredeyse en eski arabasıydı bu minibüs. Kaç sabah çalıştıramadılar, kaç sabah caminin oradaki bayıra kadar peşinden ittirdiler. Yaz kış demez bir türlü çalışmazdı. Birçok sıkıntı çıkartsa da severlerdi mavi minibüsü, bilirdim.

Şükrü Bey, zeytin yükler pazarlara giderdi onunla. İçi hep zeytin kokardı. ‘Yazları iyiydi de kışları zordu. En zoru da buz gibi havada poşete düğüm atmak.’ derdi. Eve, neredeyse donmuş parmaklarla gelirdi. Ön koltuğu pazarlardan aldığı meyve sebzelerle dolu olurdu. Kesekâğıtlarını ve poşetleri bir yolcuymuş gibi yanındaki koltuğa güzelce yerleştirir, üzerlerine emniyet kemerini bağlardı.

Sigortası, muayenesi hep sıkıntılıydı minibüsün. Üstelik bir de tüplüydü. Tüplü derken, uzun ince bir sanayi tüpü. O zamanlar LPG diye bir şey memleketimize gelmemiş daha. Alamanya görüp gelmiş bir usta gayrı resmî bir şekilde takıyormuş tüp, dedilerdi. Şükrü Bey gidip taktırmıştı hemen. Belki de ilçemizin ilk gazlı aracıydı o minibüs. Bir yandan gurur duyuyor, bir yandan da korkuyordu. Patlama tehlikesinden değil polise yakalanmaktan. Nerede çevirme olsa Şükrü Bey yakıtı benzine çevirirken ikizlerden biri de arkaya geçer, uzun tüplerin üzerine halı kilim vs. sererdi.

Sonra mavi minibüsü satıp zeytinciliği bıraktı Şükür Bey. Bir manav dükkânı açtı. Bir açılışı vardı ki sanırsın avm açılıyor. Uzun uzun masalar sıralanmış. Masalarda her çeşit meyvelerden ikramlar. Bir tarafta davetlilerin arasında dolaşan ve meyve suyu servisi yapan garsonlar, diğer tarafta çocukları eğlendiren palyaçolar… Kividen avakadoya, ananastan Hindistan cevizine ne varsa mevcuttu bu dükkânda. Meyveler önce ikram edilir, tartılır, sonra da mutlaka kesekâğıdında verilirdi müşterinin eline.

Emekli olana kadar çalıştırdı Şükür Bey dükkânı. Sonra birden, bir akşam, -anlattığına göre- ellerinde bir kucak kesekâğıdı ile eve gelmiş. Yemeğin ortasında durmuş ve demiş ki “Bugün dükkânı sattım ve emekli oldum.” Alan adam balıkçılık yapacakmış dükkânda. Hal böyle olunca haraç mezat geri vermiş toptancısına meyveleri. Ne var ne yok yükleyip götürmüş toptancı. Meğer kesekâğıtları da dükkânda kalan son eşyalardanmış.

Geçtiğimiz hafta kaybettik Şükür Bey’i. Kesekâğıdının son temsilcisi de göçtü gitti yani. Allah rahmetiyle muamele etsin inşallah. Dün oğullarıyla karşılaştık. Söz rahmetliden açıldı, kesekâğıtlarına kadar geldi tabi. “Yıllar içinde elinde kesekâğıdı olmadan eve geldiğini hiç hatırlamıyorum.” dedi ikizlerden biri. “Şimdi bir kesekâğıdı lütfen.” diyorum manava. Bu devirde kesekâğıdı mı kaldı yahu, dediğini duyar gibi oluyorum. Babam elinde kesekâğıdı olmadan gelmezdi eve nasıl diyeyim. Denmez. İçime dalıyorum ben de. Kesekâğıdından zeytine, zeytinden dükkâna, dükkândan mavi minibüse, inşaatlara, fabrikalara… Uzun bir yolculuğa çıkıyorum.”

Share.

YORUM YAZ