Kitapların Bıraktığı İzler

0

Söze Şeyhülislam Yahya Efendi’nin, “Âlemde bir çerağ uyandır ki sönmesin” mısrasıyla başlayalım. Okuduklarımızı hâlisâne uygulamaya çalışırsak âlemde değil ammâ belki kendi içimizi aydınlatan adım adım bir ışık yakabiliriz. Hem de ebediyen sönmeyecek iz bırakacak cinsten.

Ortaokul yıllarımda köy okulundaki idarecilerin herhangi bir şey yerine kitap hediye etmesi o gün çok ilgimi çekmemişti, fakat bugün dikkate değer düşünceler uyandırdı zihnimde. Hediyeler üç arkadaşa verilmişti, benim hisseme Refik Halid’in Memleket Hikâyeleri düşmüştü. “Talihi yâr olanın yâr sarar yâresini” derler ya bizim talih, kitaptan yana yâver gitmişti ilk adımda. Zira Refik Halid iyi bir başlangıç, taze bir nefesti. Şeftali Bahçeleri’nin nefis rayihasını hâlâ duyar, Anadolu’nun bazen hüzünlü bazen neşeli hallerini ve Refik Halid’in muzip zekâsından taşan tasvirleri hâlâ hatırlarım. Fakat ne yalan söyleyeyim Gurbet Hikayeleri’ni daha çok severim, bir gurbet çocuğu olduğumdan mıdır, gurbet hislerini Refik Halid mi iyi anlatmıştır? Belki de Eskici hikayesini okumayanların Türkçe’nin tadına varamayacaklarıdır. “Çiviler ağzına batmaz mı senin?”

Sözlü kültür de bir okumadır

Lisede, nispeten zengin yurt kütüphanesi kapılarını açmıştı. Kara kaplı, güzel ciltlenmiş Don Kişot’u, hani şu deniz savaşında Türklere esir düşen Cervantes’i, İnebahtı’nın Tek Kollusu’nu ilk orada okumuştum. Hemen bitmesin diye günlere yayarak okuduğum, lezzetini her gün ayrı ayrı tatmayı istediğim tarihi romanlar. Bazen bir Şehnâmeci bazen Dede Korkut’a dönüşen fakat asla meddahlığa tevessül etmeyen Süleyman Tahir Amca’nın anlattığı tarih hikayeleri. Birkaç arkadaşla kendisini yakalar, yorgun olup olmadığını sormadan dinlemeye başlardık. Sonra halka büyüdükçe büyürdü. Öyle lezzetli sohbetlerdi ki iki saat o anlatır biz dinler, sonra saate usûlce bakar, tok sesiyle “Ya saati durdurun ya da ben gideceğim” diyerek vaktin geçmiş olduğunu latifçe ifade ederdi. Sözlü kültür şüphesiz kitap kadar Şark’ı besleyen ve bundan sonra besleyecek olan gür bir pınardır.

Sadeleştirmeden okuma seviyesini yükseltebilmek

Üniversitede az çok iyi kitap ve kaliteli yazar seçebilecek seviyeye gelmiştim. Ahmed Hikmet Müftüoğlu’nun Çağlayanlar’ını sadeleştirilmemiş bir dille okumam ve bir anda vurulmam, Selçuklu’nun taşı dantel gibi işlediği Sahâbiye Medresesi’ndeki küçük bir kitapçıda olmuştu. Konuları işleyişi ve dile hakimiyetiyle zaman zaman Ömer Seyfettin’i geçen Müftüoğlu, eserini o kadar içli ve güzel bir Türkçe ile kaleme almıştı ki sonradan onu sadeleştiren ve üniversiteye konferansa gelen bir akademisyene, eseri niçin orijinali ile değil de sadeleştirerek yayınladığını sitemkâr bir tavırla sormuştum. Yeni neslin anlayamadığını söylemişti. İyi ya anlayamadıkları kelimelere bakıp sözlük kullanma alışkanlığı edinirler, bu şekilde seviyeleri yükselir, daha kaliteli eserleri orijinalinden okumanın zevkine varırlar, demeye fırsat kalmadan hoca merdivenlerden aşağı süzülmüştü. Türkiye’de yayıncılar, terakkinin çıtayı aşağıya çekmekle değil yükseltebildiğin kadar yükseltmekle olduğunu ne zaman fark edecek! Listeyi uzatmaya niyetim yok ama kanaatimce Müftüoğlu’nun Üzümcü hikayesini okumayanların da dilin tadına varamayacaklarını düşünüyorum.

Trende Han Duvarları

Kurşunlu Camii’ni gören Çınaraltı’ndaki çay bahçesinde Yunus ağabeyimle yaptığımız tatlı kitap sohbetleri. Uzun Çarşı’nın Uluları, Kırdan Bayıran Hikayeler, Hayal Şehirler, Sur Kenti Hikayeleri derken Destursuz Bağa Girenler. “Bu Vatan” şairinin kıymetli eserinde dilin iyi kullanıldığında ne kadar metin bir lisan olduğunu bir kez daha anladım. Ve Erciyes Ekspresi’ne her bindiğimde kolayca çıkarabilmek için valizimin ön cebine koyduğum ve dilimden düşürmediğim Han Duvarları. “Gidiyordum, gurbeti gönlümde duya duya / Ulukışla yolundan Orta Anadolu’ya.” Bir konferansın ardından yazardan kitap tavsiyesi almak istediğimi ifade etmiştim. Beş Şehir’i oku dedi. Okudum dedim, bir daha bir daha oku dedi. Hâlâ okuyorum. Ne efsunkâr imişsin, bırak yakamı artık Tanpınar!

Üniversitede okuma boşluğuna dikkat!

Ve bir kitap severin olmazsa olmazı dergiler. Ne güzel cümlelerdi onlar: “Gidip küçük bir caminin iki vakit arasındaki tenhalığına bağdaş kurduğumuzda bizden başka kıskanılacak kimse yoktur.” Sonra eserleriyle bir devri dolduran adamları, Abdurrahman Abdî Paşa’yı, Cevdet Paşa’yı, Osmanzâde Hüseyin Vassaf’ı, Balıkhâne Nâzırı Ali Rıza Bey’i ve Ahmed Rasim’i tanıdım. Ülfetimiz hâlen devam eder.

Üniversitede insanın önüne hem ekonomi hem de zaman açısından pek bereketli vakitler açılıyor. Fakat ekseriyetimiz bu kıymetli vakitleri bilgisayar oyunları ve dizi filmlerle meccanen harcadık. Birçoğumuz bırakın kitap okumayı okulu bitiremedi. Telefonun bir ihtiyaç maddesi olduğunu idrak edemeyip hin-i hacette değil de her an kullanmaya teşne olursak, hayatımızdan televizyonu çıkaramazsak ne okuruz ne anlarız ne de kemaliyle hayat sürebiliriz. İkisi bir arada barınmaz.

Hayatı değiştiren kitaplar

O klasik cümleyi kurmadan edemeyeceğim: Bir kitap okursun hayatın değişir! Maksadım kişisel gelişimciler gibi parlak cümleler kurarak sizi olmayacak şeylere inandırmak değil. Nasrettin Hoca gibi bal yemeden bal yemeyi tavsiye etmem. Bizzat nefsimde tecrübe ettiğim için hayat kurtaran kitapların varlığına inanırım. Merhum Ahmed Davutoğlu hocaefendinin eserleri çoktur. Fakat aralarında biri var ki her gencin dura dura, düşüne düşüne okuması gerekir. Zira bu eser, her türlü tesire açık zihnimizi ve gönlümüzü daima zinde ve dinç tutup şerbetlenmemizi sağlayacak cinsten. Merhumun bu eserini, yani Dinde Tamir Davasında Din Tahripçileri isimli kitabını okuduğumda henüz istikrar bulmamış olan zihnimde ve kalbimde tam bir istikrar buldum, deyim yerindeyse hayatım değişti. Merhum Davutoğlu öyle bir çerağ (ışık) yakmış ki, sönmeyecek cinsten. Hezâr gıbta o devr-i kadim efendisine…

Lügatler yardımcınız olsun

Elmalılı Tefsiri ile Babanzâde merhumun  Sahîh-i Buhârî Muhtasarı Tecrîd-i Sarîh Tercemesi ve Şerhi’ni  okumak hem ilmî keyfiyetin artması hem de âyet-i kerime ve hadis-i şeriflerin künhüne vakıf olabilmek için pek mühim. Fakat siz de takdir edersiniz ki bir şeyin künhüne vâkıf olabilmek kolay iş değil, demir leblebi misali olan bu eserleri anlayabilmek için bazı tatlı ve öğretici meşakkatlere katlanmak icab eder. Babanzâde Ahmed Naim Bey o kadar değil de, Elmalılı merhum sırrını ifşa etmekten çekinen bir eski zaman dervişine dönüşür kimi zaman. Karîhasındaki şairlik istidadı, yazdığı metinleri bazen coşkun bir nehre dönüştürür, lafza odaklansan mânâyı, mânâyı anlamaya çalışsan lafzın lezzetini kaçırırsın. Kimi zamansa anlamakta güçlük çektiğimiz kelimeler ve mazmunlarla süsler tefsirini. Osmanlı Türkçesi’ne az çok hakimiyetiniz olsa da masanızdan Ahterî ve Kamus-ı Türkî’yi eksik ettiniz mi yandınız demektir. Çaresi pes edip kitabı bilmem kaç ay önce yaptığımız gibi yerine kaldırmak olmamalı. Ve zamanla bizi yepyeni ufuklarda deveran ettirecek, okyanusların derinliklerine daldırıp incilerle buluşturacak o canım kitapların derin bir sükûta gömülmediklerini, kendilerini ağır ağır bu yeni misafirlerine açtığını fark edersiniz.

(Toplam 350 kez okundu. Bugün: 1)
PAYLAŞ:

Fikrinizi Belirtin.