Kıyafetname

0

Arapçada “kavf” kökünden türeyen “kıyafe” kelimesi, iz sürmek, peşi sıra gitmek ve takip etmek anlamlarına gelir. Aynı zamanda Türkçe ve Farsçada kıyafet kelimesi, kılık kıyafet, elbise ve dış görünüş anlamlarında da kullanılır. Kıyafetnâme de insanların dış görünüşünden hareketle; kişiliklerinin anlaşılması ve analiz edilmesi maksadıyla ortaya çıkmış bir ilimdir.

Kıyafet ilmi, İslamiyet’ten çok daha önceleri Çin, Yunan, Mısır, Hint ve İran kültürlerinde, sistematik olmayan bir biçimde mevcuttu. İlk olarak tıp biliminde Hipokrat tarafından bazı hastalıkların teşhis ve tedavisi için kullanıldı.

İlm-i Kıyafet ve Kıyafet-şinâslar

Eski Arap toplumunda iz süren kişiler, kişinin ayak izinden hangi kavimden, kimlerle akraba olduğunu tespit etmeye çalışırlardı. Bu kişilere Kaif denirdi. Zamanla daha sistematik bir hale gelen bu yöntem, bir ilim olarak “İlm-i Kıyafet” ismini aldı. Bu ilimle uğraşan kişilere ise kâyif veya Kıyâfet-şinâs denmeye başlandı.

İslamiyet’ten sonra Arap toplumunda ilk kıyafet ilmi konulu eser İmam Şafi Hazretleri tarafından yazıldıysa da ne yazık ki bu eser günümüze ulaşamamıştır. Sonraki yıllarda Kindî, Yuhanna b. Bıtrîk, Ebu Bekir er-Razî, Ebu Sehl el-Mesihî, Fahreddin er-Razî gibi âlimler tarafından kıyafet ilmiyle ilgili eserler hazırlanmıştır.

Türkçe ilk kıyafetnameler

Türkler ise kıyafet ilmini tıbbın yanında siyasette de kullanmışlardır. Saraya eleman seçerken, adayların dış yapılarından hareketle karakterlerini anlamaya çalışmışlar ve uygun gördükleri kişiyi işe almışlardır. Bu vesileyle kıyâfet-şinâs kimseler padişahın ilgisine mazhar olmuş ve bu bilgileri ihtiva eden Kıyafetnâme kitapları hazırlamışlardır. Bilinen ilk Türkçe Kıyafetnâme eseri Bedrî Dilşâd’ın sultan 2. Murad için hazırladığı Muradnâme isimli mesnevinin küçük bir kısmında mevcuttur. Adı geçen bölümde köle ve cariye alırken dikkat edilmesi gereken hususlar bildirilmiştir. Fakat ilk müstakil Kıyafetnâme kitabı olarak günümüze kadar ulaşan en eski eser, Akşemseddinzâde Hamdullah Hamdi’nin eseridir. Kıyafetnâme ismiyle neşredilen bu eser 153 beyittir ve bu eserde insanların kaş, göz, yüz hatları, çene ve elleri gibi toplamda 26 başlıkta, kişilerin karakter analizleri yapılmıştır. Devamında Türkçe kıyafetname sahipleri; Firdevs-i Rumî, İlyas b. İsâ-yı Saruhânî, Abdü’l Mecid b. Şeyh Nasûh, Bâlizâde Mustafa, Lokman b. Hüseyin gibi âlimler sıralanabilir.

Fransızcadan tercüme bir kıyafetnâme: Kıyafetnâme-i Cedîde

Johann Caspar Lavater tarafından Almanca olarak yazılan bu eser, Tahir Ömerzâde Yusuf Hâlis tarafından tercüme edilmiştir. Eserin orijinali Almanca olmasına rağmen, tercümenin Fransızca halinden yapılması ilginçtir. Kitabın Almanca hali 625 sayfa iken Türkçeye tercüme hali 109 sayfadır. Bu da eserin özetlenerek tercüme edildiğinin göstergesidir. Bilindiği kadarıyla eser, Sultan Abdülmecid’in cülusu için tercüme edilmiş, sultana sunulmuş bir hediyedir.

Eser her ne kadar tercüme olsa da telif kısımları da mevcuttur. Besmele, hamdele ve salvele ile başlayan yazar, Sultan Abdülmecid’e, kıyafet ilminin ışığında, övgü mahiyetinde 7 beyitlik bir gazelle kitaba devam eder. Eserin içerisinde dikkate şayan ikazlar da mevcuttur. Kıyafetnâme ilmiyle çok az insan uğraşır ve insanları fiziki yapısıyla kişiliğini tayin etmek de bir o kadar meşakkatlidir, zira çokça hataya düşülebilir. Yazar, kıyafetname ilmiyle uğraşacak kişilerin bu eseri defalarca okuduktan sonra bu ilimle kişilik analizine başlamasını ve çokça tecrübe sahibi olması gerektiğini vurgulamıştır.

Avanzâde Mehmed Süleyman’ın Musavver ve Mükemmel Kıyafetnâme’si

Avanzâde Mehmed Süleyman (1871-1922), Meşrutiyet döneminin eser hacmi bakımından en büyük yazarları arasındadır. 70’den fazla telif, 50’den fazla da tercüme eseri mevcuttur. Telif eserlerinden biri de Musavver ve Mükemmel Kıyafetnâme’dir (1911).

Avanzâde, eserin giriş kısmında kıyafet ilminin öneminden ve gerekliliğinden bahsettikten sonra, dünyada çeşitli milletlerin kıyafetlerinden, örf, adet ve geleneklerinden ve fizikî yapılarından bahseder. Avrupalılar, Çinliler, Japonlar, Araplar, İranlılar, Afrikalılar, Habeşistanlılar gibi birçok millet hakkında bilgi verir. Bu bilgilerin bir kısmı kendi gözlemleri bir kısmı da çeşitli yazarların görüşleri ve rivayetleriyle hazırlanmıştır. Eserin devamında ailelerin fizyonomisi ve doğan çocukların huyunu ve fizikî yapılarını kimden alabileceğine dair bir kısım mevcuttur. Ayrıca hastalıkların fizyonomisi, kadın ve erkek arasındaki farklılıklar ve insan vücudunun fevkaladelikleri üzerinde durulmaktadır.

Musavver ve Mükemmel Kıyafetnâme’den:

Japonlar

Japonyalılar, Çinlilere o kadar benzerler ki onları aynı cinsten saymak gerekir. Genellikle Japonların bünyeleri kuvvetli, vücutları tıknaz, simaları geniş ve yassı, burunları ezik, gözleri küçük ve saçları karadır. Bu insanlar mahir, kuvvetli, munis, nazik kimseler olup mensup oldukları kıtanın diğer milletleri gibi sadık ve yardım severdirler. Açlığa, susuzluğa, yorgunluğa ve hayatın zorluklarına tahammül edebilirler. Japonlar, Çinliler gibi yemek yerken çatal-bıçak yerine küçük iki çubuk kullanırlar. Bundan başka, yemek esnasında o kadar resmidirler ki ahlâk ve tabiatlarından haberdar olmayan bir kimse onları yemek yerken görmüş olsa, mutlaka birbirlerine darılmış olduklarını zanneder.

Japonya’nın hafif kuzeyinde bulunan “İzu” adası ki ılıman bir iklim dâhilinde bulunduğu halde daima soğuk. Üzerinde yaşayan ahali hem diğer Japonlardan hem de bilcümle Çin sınırı sakinlerinden farklı olup kaba, kabalıkları nispetinde idraksiz, ahlaksız ve hünersiz ve marifetten yana nasipsizdirler. Vücutları tıknazca kısa, saçları dik uzun, gözleri kara, alınları geniş, tenleri Japonlardan bir parça farklı olmak üzere sarıdır. Geçimleri vahşilerden farklıdır. Mamafih bu günkü Japonlar pek gelişmiş ve medenidirler. Genel olarak yiyecekleri balina balığı eti, meşrubatları ise balık yağıdır. Çocukları hemen hemen çıplak denecek bir halde gezerler. Kadınları kaşlarıyla dudaklarını maviye yakın bir renge boyarlar. Erkeklerinin yegâne meşguliyetleri fok balıkları avlamak, ayı, ren geyikleri avına gitmek, balinaların arkası sıra koşmaktan ibarettir. İzulular Japonlara değil Avrupa ve Asya kıtalarının kuzey kısımlarında yaşayan vahşi topluluklara benzerler.

İranlılar

Umman Denizi’yle Hazar Denizi, Belucistan ve Afganistan ile Fırat kenarına sığınan İranlılar ve güneydoğu komşuları olan Hintlilere oldukça benzerler. Hürmüz’den Sind Vadisi’ne kadar uzanan mahallerde yaşayanların vücutlarının rengi koyu esmer olup, bu renk kuzeye doğru ilerlendiği nispette vücut renkleri koyudan beyaza doğru açar. Basra körfezinin doğu sahilinde ikamet edenlerin simaları “gidip görenlerin rivayetine göre” gözleri çirkin, yanakları çıkık, ağızları büyüktür. Kadınları ahlâk ve âdette Hint kadınlarını andırmaktadırlar.

Hintliler değil ise de İranlılar, Araplar ve bir dereceye kadar Rumlar bizim en yakın komşularımız olduklarından, onların şekil ve kıyafetlerini, ahlâk ve âdetlerini az ve çok biliriz. Makalemizi kendimiz kaleme almayıp yabancı eserlerden nakil ve iktibas eylediğimizden, onların komşularımızı nasıl tanıdıkları hakkında bir fikir vermek üzere devam edeceğiz…

“Ksenofon” İranlıların ekseriyetle şişman olduklarını söylediği halde “Marsellin” bilakis onların zayıf, kuru olduklarını yazmakta ve tenlerinin zeytunî, saçlarının kara, burunlarının kalkık olduğunu beyan eder. Hakikaten Acemistan’ın güney kısmında yaşayan Acemler dünyanın en güzel, en sevimli insanları olan Çerkezler ve Gürcülerle temas eylemiş bulunan kuzey İranlılara nispeten çirkindirler. İran’ın Güneyinde yaşayanların boyları uzun, simaları sevimli, azaları orantılıdır. Yorgunluğa az çok tahammülleri vardır. Milli kıyafetleri az çok Araplarınkine benzer…

(Toplam 93 kez okundu. Bugün: 1)
PAYLAŞ:

Fikrinizi Belirtin.