Kurumlaşamayanlardan mısınız?

0

Tek katlı, müstakil bahçeli evlerin revaçta olduğu, çayların köz ateşinde piştiği zamanlardaydık. Tabi o zamanlar doğalgaz yok. Kurum Ağası idim. Dünya’da değilse de kendi çevremde bir şöhrete sahiptim. Herkes kurumunu bana yaptırırdı. Eve ocak kurmak her ustanın harcı değil. Kurum için, biraz mimarlık biraz coğrafya biraz da fizik bileceksin. Rüzgar yaz-kış hangi cihetten eser, bunu hesap edebileceksin.

Bir ocak, ne kadar mı önemliydi? Süleymaniye Caminin etrafında kurumu Mimar Sinan’a ait bol bacalı; lakin boş medreseleri görmüşsünüzdür. Medrese müessesesi için çok şeydi. Bir avlu çevresinde yer alan sıra odalarda ikişer talebe kalırdı. Ders vermek için büyükçe tek bir dershanesi vardı. Ayrıca yatılı talebelere mah­sus çamaşırhane ve hamama benzer bir yer bulunurdu. Çamaşırha­ne içinde büyük bir ocak ve kazan vardı. Her odada bir ocak yer alırdı. Odaların önündeki ahşaptan yapılmış yüksekçe yerlerin altına kışın odun kömür konur, yazın üstleri örtülerek gündüzleri orada oturulurdu.

Evlerde ise kapıdan girilince, alt katta bahçeye bakan basıkça tavanlı, ufak ocaklı mutfak yer alırdı. Ocak yakınına konmuş tahtadan üstü kapaklı tuz kutu­su ocağın yanına konurdu.  Yine ocağın yan tarafına dürülerek toplanıp konmuş bir kaba hasır ve şiş, oklava, senit bu­lunurdu.

Bu medrese ve eve ocak yerini tayin için kurum ustaları ayrıca çağrılırdı. Zira kışın sobanın yandığı günlerde, hesaplanamayan ters rüzgar içeriyi dumana boğardı. En çok da ev hanımları muzdarip olurdu bu durumdan. Sonra da “Bu ocağın kurumunu kim yaptı?” diyerek kulağımızı çınlatırdı. Ateş yakıldığında dumanın her türlü rüzgara rağmen doğru çıkmasını sağlamak bir maharetti tabi. Kimisi bunu havaya toprak atarak tayin ederdi, kimisi de su serperek tayin etmeye çalışırdı. Hatta öyle olurdu ki yazın inşaatı biten evlerin ocaklık kısmı bir kış bekletilirdi. Sırf rüzgarın yönünden emin olabilmek için bir tedbirdi. Çoğu acemiler, rüzgarın esmediği yaz mevsiminde bile yanlış yere ocak kurarlardı. Üzerlerinden kibir de eksik olmazdı. O zamanlarda Külliyat-ı Letaif’te de geçen meşhur bir hikaye anlatılırdı.

Vaktiyle yolcunun biri, yolculuğu esnasında, kasabada misafir olur. Gece, ev sahibinin ahbaplarından bir-iki kişi oturmaya gelirler. İçlerinde gayet tekebbür ve böbürlenen bir adam varmış. Meclisin en üstünde oturduğu gibi, herkes misafire iltifat ettiği halde o, dönüp yüzüne bile bakmamış. Bunlar kalkıp gittikten sonra misafir, hane sahibinden bu tekebbür adamın kim olduğunu sormuş. Ev sahibi “Ocak Ağasıdır” deyince, misafir şöyle demiş:

“Kurumundan belli!…”

 Ocak kurumu, iki taşın karşılıklı çatılması ile ters v şeklinde olurdu. Bağdaş kurup oturanlar da aynen bu hali alırdı. Bazı Kurum Ağa’ları o kadar bilgili olunca, ehli maneviyattan değilse kendini önemli göstermek için bir yığın laf eder, bu halde otururlardı. Büyüklenme, gösteriş kısacası tekebbürün vücut bulmuş şekli idi. Böyle olanlara ‘kurum kurum kurumlanmak’ tabiri söylenirdi. Bu da zamanla kibirlenme, tekebbür, böbürlenmek manasında mecazlaştı. Ancak ocak kurumundan önceki manası  ise hayli ilginçti. Divanü Lügati’t Türk’te ‘kurun’ diye geçermiş ve “is, duvara yapışan duman izi, baca tortusu” manasında imiş. Oradan galiba ocak kuranlara isim olmuş. Hatta gemicilerin bazıları vapurun bacası için de söylerdi.

Zaman ilerledi, ateş devri nispeten azaldı. Ocaklar birer birer sönmeye başladı. Gaz devrinin pek de dumanı yoktu; ancak kurum ağaları olarak bu devirde işsiz kaldık, diyebilirim. Ne işimiz, ne kurumumuz, ne kibirimiz kaldı. Eskiyi değiştirerek ifade etmek, yeni gibi göstermenin moda olduğu günleri de gördük. Nasıl ki şahsiyet gitti ‘bireysel, kişisel’ geldi; ‘müesseseler, irtibat’ gitti ‘kurum, iletişim’ geldi. Tük Tarih Kurumu, Türk Dil Kurumu vesaire… Ama o kurumlar biz değildik. Biz bir eve ocak kurulacağı zaman devreye girerdik. Manamızın ve işimizin dışına çıkarıldık. Kurum vardı; ama biz o kurumda değildik. Uzun zaman geçti, hep bir fırsat kolladık. Kurum Ağaları işsiz kalamazdı. Dijital çağ ve sosyal medya devrini bekledik. Belki bize de bir ekmek kapısı bulunur, diye düşündük kurumlarda.

Duyduk ki büyük kurumlar işletmeler, kuruluşlar, şirketler itibar yönetimi diye bir birim oluşturmuşlar. Sonra Halkla ilişkiler demişler adına, en sonunda da kurumsal iletişim koymuşlar, kara bir is bacası iken değişe değişe bu hale geldik. Müesseseleşmenin adı kurumsallaşmak oluvermişti. İnsana faydalı hayır müesseseleri gitti sanki yerine insanların hislerini sömüren, faydadan uzak sadece kendi kârını ve marka değerini düşünen kurumsal ifadeler geldi, kurumun tadı kalmadı. Oysaki, en büyük marka ve yatırım insandı. Kurumlar insanı kurutmaz, daha çok insan kaynağı yetiştirirdi.

İnsan maziyi özlemiyor değil. Ocak kurumu yaptığımız zamanlarda ‘hayır müesseseleri’ tabiri burnumuzda tütüyor. Hani o “Baca eğri olsun da dumanı doğru çıksın.” meseli var ya, tam da usta kurumcular için sarf edilmiş. Kurumcu dumanı içeriye veriyorsa o yerde yaşamak ne mümkün! Dumanın kokusu her hücreye sirayet eder. Eğer bir de böbürlenmeye kalkarsa insanın ismine, cismine bir de kurumuna bakıp “Kurumundan belli” tabiri söyleniverir.

 Güzel Bir Tabir

KOLTUK DERSİ

Medreselerde, program dışında okutulan yardımcı dersler hakkında kullanılırdı. Bu dersler, medreselerin tatil günü olan Salı günleri okutulurdu. Salı günü aynı zamanda talebeler, hafta içinde okuyacağı derslere ön hazırlık için kütüphanelere kitap bakmaya giderdi. Hususî işler, ihtiyaçların görülmesi ve o meyanda çamaşırların yıkanması için ayrılan vakit de bu günün içindeydi.

 

Share.

YORUM YAZ