Madagaskar “Derindeki İzler”

0

“Tamburuna yeni bir name eklemek.” deyimini duymuşsunuzdur. Yeni bir ülkeyi görmek için yola çıkanlarda çoğunlukla bu vardır. İçinde bir hikmet aranmadan, daha ziyade sitelerde paylaşılacak 1-2 fotoğraf için onca yolu gitmek elbette farklılıktır. Zaten bu gibi yerlerde ifadeli tablolarla lüzumsuz eşyalar iç içedir. Kim neyi almaya geldi ise onu bulup alır. Madagaskar’da nüfus nasıl oluştu, kültüründeki İslami izlerin detayları neler ve şehir dışında hayat nasıl geçiyor gibi soruların peşine düştük.”

[ Ömer Demir ]

Majunga’dan sabahın erken saatlerinde yola çıkıyoruz. Hedefimiz 550 kilometrelik kara yolunu 8-9 saatte bitirerek akşama doğru Antananaviro’ya (Tana) varmak. Güneş yükseldiğinde yol üzerindeki hayatın son derece dikkat çekici şekilde yaşandığını da görüyoruz. Kendimizi bir anda 18 etnik gurubun bulunduğu, hayvan ve bitki yönünden zengin bu yerleri keşfetmeye çalışırken buluyoruz. Ve bu yüzden 8 saatlik yolculuğumuz 13 saate çıkıyor. Ayrıldığımız Hint Okyanusu sahilinde Majunga şehrinden hemen sonra yolumuz, gittikçe yükselen ve yükseldikçe güzelleşen ova ve platolardan geçiyor. Platolar arasından kıvrıla kıvrıla ilerlerken köylere ve kasabalara uğruyoruz. Her köyün uğraş alanı farklı; tavuk köyü, pirinç köyü, koyun köyü, bal köyü, kömür köyü… Ama hepsinde de muhabbeti seven sıcakkanlı ada insanları var. Çoğuyla tanışıyor; ailelerini, çocuklarını, hayatlarını, inançlarını ve yaptıkları işlerin detaylarını öğreniyoruz. Köylerde pirinç 1.3 ariary (yaklaşık 1.5 TL) tavuk 15-20, bal 11, kömürün torbası 10-12 ariary’e satılıyor.

Toprak verimli, iklim güzel, alize rüzgarlarının adanın iç kısmına kadar taşıdığı bulutlar ise hep yağmur yüklü. Hayvanlar yeşil otlaklarıyla adanın ortasındaki boşluklarda rahatça büyüyor ve sonrasında şehirlere, başlarındaki çobanlar sürüler halinde naklediyor. Konuştuğumuz çobanlar, akşamları yürüyüp gündüz sıcağında dinlenerek ortalama 2 günde pazara ulaştıklarını anlatıyor.

Size garip gelebilir ama Madagaskar’da nüfusun yarıdan fazlası, işlerine ulaşmak için günlük 15-20 kilometrelik yol yürüyor. Bu yürüme işi 2-3 saatlerini alsa da günlük programlarından bunu çıkarmıyorlar. Öğle sıcağında,
gecenin karanlığında, sabahın ilk ışıklarında koşuşturan bu insanlar, ilk görüldüklerinde spor yapıyor zannedebilir. Ama öyle değil. Çünkü çoğunun ayağında, bırakın spor ayakkabısını normal ayakkabı bile yok. Böyle biri ile Kalamilotra köyünü geçtikten hemen sonra karşılaşmıştık. Adanın en ıssız yerinde poşetlerden heybe yaptığı malzemeleri sırtına atmış, yalın ayak tek başına yürürken, durup bir ihtiyacı var mı diye sorduğumuzda bile bizi ancak fark ediyor. Geçmişte defalarca yürüdüğü bu yollarda öğrendiği tecrübeye dayanarak, beyni bize karşı uyarmış olacak ki bu uyarı gözlerinde şaşkın ve anlamsız bir bakış oluşturmuş. Sıcak havada yolu bitirmeye çalışan bu kişinin eski bildikleri, yeni gördüğü insanlarla ilgili bildikleriyle çelişiyor olmalı. Çünkü güler yüzlü beyaz gömlekli birilerinin durup yardım etmek istemesi çehresini hemen değiştiriyor.

Adının Zobia olduğunu öğrendiğimiz bu kişinin tek ihtiyacı su imiş, onu da ikram ediyoruz. Sonrasında ailesini, köyünü çocuklarını konuşuyoruz. Köyünün ismi Bedey ve köyünde hem cami hem de kilise var. Cami yardımlarla yapılmış, kilise ise sömürge döneminden kalma. Annesi ve hanımı Müslüman, kendisi ise biraz kafa karışıklığı yaşıyor. Misyonerler düzenli olarak köyünü ziyaret ediyor, ara ara köylülere tişört, gıda kolisi ya da başka malzemeler dağıtıyor. Çantasından onlardan aldığı misyonerliği anlatan sayfaları

EV TÜRLERİ

Madagaskar adasında yaşayanlar büyüklüğünden dolayı buraya sekizinci kıta diyorlar lakin ada o kadar da büyük değil. Ancak adada güçlü bir merkezi devlet kurulup birbiriyle bağlantılı yollar tarihin hiç bir döneminde görülmediği için kültür birliği bir türlü sağlanamamış. O yüzden adanın farklı yerlerinde 5 çeşit ev türü oluşmuş. Güney tarafında çoğunlukla palmiye ve hindistan cevizi ağacının yapraklarından istifade edilerek kurulan tek katlı evler var. Doğu tarafında ise aynı usuldeki evler pirinç sapları kurutularak yapılıyor. Adanın batı yüzündeki evlerin çatıları ise yine pirinç sapları kullanılmak suretiyle örtülüyor lakin diğer yerlerdeki gibi tek katlı değil. İki katlı ama son derece sade bir iki katlı evden bahsediyoruz. Adanın iç kısımlarında bulunan genellikle Merina kabilesinin yaptığı evler ise malikaneyi andırır tarzda iki ya da üç katlı olarak yapılıyor. Ama yine de bu evlerin kırsalda yapılanlarının çatıları pirinç sapları ile kaplı. Sadece şehirdeki evlerin de çatıları kiremitle kaplı. Resimde bir duyduğu rulman ve şaft. Farklı yanı Resimde bir duyduğu Farklı yanı duyduğu Farklı yanı olması. Bir duyduğu şaft.
yanı bunların nano ölçekte ve Resimde bir için nanorobotlar. Bir duyduğu rulman ve yanı nano Resimde bir duyduğu ruhlman ve şaft Farklı çıkarıyor. Bunları olurken Süleyman Bey aracımızı yol kenarına almamızı söyleyerek Zobia ile bir ağacın gölgesine oturuyor ve İslamiyet’i konuştukları güzel bir sohbet başlıyor.

ESAS SİSTEMİN KÜÇÜK FOTOĞRAFINI SUNAN HAYATLAR

Yaklaşık 20 dakika sonra Zobia ile vedalaşırken ayağı yine yalın, elbiseleri yine lime lime idi. Tek fark gözlerindeki şaşkınlığın yerini heyecan dolu bakışların almasıydı. İlk başlarda bu değişimin sebebini durup su vererek onunla ilgilenmemize bağlamıştım. Ama biraz üzerine düşününce şunu fark ettim. Son 200 yıldır bu insanların topraklarına turizm, ticaret, sömürü ya da misyonerlik için gelenler olmuş. Her ne kadar küçük yardımlar getirilse de topraklarına, ormanlarına, hayvanlarına, canlarına, imanlarına kastetmiştiler. Her gelen bir şeylerine talip olduğu için Zobia’da ister istemez yabancılara karşı oldukça tedirgindi. Bizim iki bardak su vermiş olmamız bu zorlu gidişi durduramaz. Ancak geçmişindeki Müslümanları hatırlatan, Süleyman Bey’in bir ümitle iğnenin deliğinden imanı geçirmeye çalışma konuşması, gözündeki heyecanı parlatmaya yetmiş gözüküyor. Bundan sonra heyecanını artırıp iman ışığına dönüştürmesi ise nasip işi.

Bölgedeki Müslümanların sayısı düşünülür ise aslında bu çok da uzak bir ihtimal değil. Madagaskar’a gelmeden önce Türkiye’deki ulaştığımız kaynaklarda, buradaki halkın çoğunun Katolik, bir o kadarının da inançsız Animist olduğunu okumuştuk. Müslümanlar ise %1 gibi bir rakamla zikrediliyordu. Buradaki kaynaklarda Müslüman oranı %11 olarak veriliyor. Ancak adada bulunduğumuz zaman içinde karşılaştığımız bazı şeyler, halkın İslam Medeniyeti ile çok daha derin bağlantılarının olduğunu gösteriyor. Gördüğümüz detaylar en az oranın %40 olması gerektirdiğini düşündürdü. Çünkü 1817 yılında ada halkının Kur’an alfabesini resmi alfabe olarak kullanmak için kanun çıkartmış olması bir zamanlar bu topraklarda İslamiyet adına derin şeylerin yaşandığını gösteriyor. Adanın bu yönü ve ayaküstü tanıştığımız Zobia’nın ailesindeki Müslüman sayısı, bize esas sistemin nasıl bir şey olduğuna dair ipuçları veriyor.

  1. SAATİN SONUNDA BİN TEPELİ ŞEHİR “ANTANANAVIRO”

Uzun bir yolculuktan sonra gün batarken başkente doğu tarafındaki Talatamaty yönünden giriyoruz. Talatamaty Arapça “Selase mate”den galat olarak kullanılıyor. Bu üç mevta kullanımı bizdeki “üç şehitler”in bir benzeri olabilir. Yedinci kıta Madagaskar’ın kültürüne, şehrine ve ismine işlenmiş bir İslam geleneği daha. Kazıdıkça altından İslam Medeniyeti ait daha ne gibi detaylar çıkacak merak ediyoruz. Antananaviro kelime olarak “bin tepeli şehir” manasına geliyor. Halk şehrin ismini kısaca “Tana” olarak kullanıyor. Gün batımına doğru birbirini uzaktan, hayal ufuklarında selamlayan bu yüzlerce tepenin oluşturduğu şehirdeyiz. Bu ismi ilk kim kullandı ise şehri oluşturan yüzlerce tepeyi ve tepeler arasındaki karışıklığı kelimenin fonetiğinde topladığı aşikar.

Antaninaviro’ya ister havaalanı yolundan girin, isterseniz de başkenti adanın diğer kısımlarına bağlayan 5 ana yoldan birinden girin, iki şey dikkatinizi çekiyor. Biri şehri oluşturan tepelerin en yükseğine imar edilmiş Başkanlık Sarayı, diğeri ise alçak yerlerdeki gölet ve bataklık karışımı alanlar. Bütün gezimiz boyunca bize eşlik eden bu iki şeyden ilkini bir çırpıda gezip fotoğrafladık. İkincisi yani gölet ve bataklıklar, yer yer suyu çektirilerek pirinç tarlasında dönüştürülmüş vaziyette. Şehrin en kalabalık yerinde insanın karşısına bir anda bu tarım arazilerinden çıkıveriyor. Zengin muhitlerde ise bataklıklar suyu temizlenerek üzerinde nilüfer çiçekleri olan sayfiye yerlerine dönüştürülmüş. Öyle güzel olmuş ki insanlar bu göletleri saatlerce fotoğraflayabiliyor. Bakımsız yerler ise tam bir sinek, böcek ve hastalık yuvası. Hatta yüzlerce insanın paçalarını sıvayarak yemek için, böyle yerlerde böcek aramaları insanı hayrete düşürüyor. Tepeler arasında, daha bunun gibi nice farklılıklar, yabancılara kolaylıkla teslim olmayacağa benziyor.

Adanın bugününü anlatan ipuçları Madagaskar Hint Okyanusu içinde, Afrika kıtasına yakın Türkiye’nin yarısı büyüklükte bir ülke. Tarihi kitaplarımızda Komor Adaları olarak geçiyor. Yer bize çok uzak gibi gelse de İslamiyet bu topraklara Anadolu’dan daha önce ulaşmış. Bunun için erken ihmalkârlıktan bahsedilemez. Çünkü adaya o zamanlar Yemen ve Etiyopya’dan gemilerle ulaşılabiliyordu. Bu hali ile cahiliye devrinde bile Arabistan’dan adaya ulaşılarak ticaret yapılmış. Hicri birinci asırda İslamiyet Adaya ulaşmış. İlk giden Arap aileler evlilikler yolu ile de yönetime dâhil olmuşlar. Bugün kendilerine prens aileleri diye isimlendiren 12 aileden bazıları Arap
kökenli olduğunu söylüyorlar. Adada Malaycanın Arap harfleri ile yazımından ortaya çıkan alfa 1900’lü yılların başına Resimde bir duyduğu rulman ve şaft. Farklı yanı Resimde bir duyduğu rulman ve şaftve şaft. Farklı yanı duyduğu Farklı yanı olması. Bir duyduğu şaft. yanı bunların nano ölçekte ve Resimde bir için nanorobotlar. Bir duyduğu rulman ve yanı nano kadar kullanılmış. Gördüğümüzde Türkçenin Arap harfleri ile yazımında ortaya çıkan Osmanlıcaya benzettik ama okumak için Malgaç dilini bilmek gerekti. Hatta alfabe konusunda öyle ileri gitmişler ki I. Radaman (Adem) tarafından 1817 yılında ülke geleninde Arap harflerinin kullanımı için yasa bile çıkarılmış.

Avrupalılar (dolayısı ile Hıristiyanlık) adaya Ümit Burnu’nu dolaşma sırasında girmiş. Ticaret yapan Avrupalı gemiciler Ümit Burnunu geçip Hindistan’a doğru yöneldiklerinde karşılarında Madagaskar Adasını görürler. Ada coğrafi keşiflerden sonrasında stratejik öneme sahip olur. İngiltere, Fıransa ve Hollanda 3 asır boyunca ada için birbirleriyle ve adalılarla savaşırlar. Avrupalı tüccarlar, maceraperestler ve misyonerler sahil bölgelerinde kendilerine özel alanlar kurarlar. Kurulan bu yerler hâlâ ticaret ve turistik yer olarak işletiliyor. Fransızların öncülüğünde kurulan Katolik Kiliseleri köylere kadar girmiş. İngilizlerin öncülüğünde kurulan Protestan Kiliselerinin ise Fransızlarla savaşılan dönemde Katolik Kilisesi ile rekabet ettiği anlaşılıyor. Çünkü eski yerleşim yerlerindeki varlığı hâlâ devam ediyor. Birinci haftanın sonunda Tana’ya yakın bir köye gıda yardımı götürmüştük. Köyün bayan muhtarı, yardım dağıtabilmemiz için kiliseden izin aldığını söylemişti. Konuşma arasında geçen bu cümle, zalim disiplin usulünün tarih içinden gelen bir yansıması mı, yoksa kiliseye olan derin bağlılığı mı ifade ediyor, kısa gezimiz sırasında bunu bilmemiz çok zor görünüyor.

Hakikatteki Madagaskar’a yolculuk İnsan yeni bir yere gideceği zaman orası hakkında kısa bir araştırma yapar. Biz de yaptık. Türkçe ve İngilizce kaynaklarda ada hakkında yazılanların % 80 oranında Madagaskar Aimasyon filmi olduğunu görünce doğrusu biraz üzüldük. Çünkü Animasyon filmi adayı adeta bir bulut gibi kaplamıştı ve uzaktan görmemize mani oluyordu. Bundan başka az sayıda gezginin kaleme aldığı lemur, bukalemun, zürafa ve zebra’dan ibaret yazılar, adanın gerçek yüzünü görmek isteyen okurları tatmin etmiyordu. Madagaskar Filminin kahramanı lemurların patlak gözleri, adeta turizm endüstrisinin iştahını resmediyor. Ancak NEDEN SIĞINTI KITA DENILIYOR? Ana kıtadan hayli uzak olan adanın sürekli göç alarak nüfusunu oluşturması kadar normal bir durum yok. Ancak bazı yeni gelenleri şüpheli göç hikayeleri adanın sığıntı ada olarak isimlendirilmesine neden olmuş. Savaştan, kıtlıktan kaçıp adaya gelenler olduğu gibi sürgün gönderilenler de az değil. Bunların haricinde adanın etrafından geçen gemiler hastalıklı çalışanlarını iyileşmeleri için buraya bırakırlarmış. adanın kültürel, insani ve tarihi gerçekleri bir animasyon filminin kapladığı medya endüstrisinden daha derin muhtevalara sahip. Bunu görmek için filmlerden, gündelik heyecanlardan kendini kurtarıp, anlayıcı, araştırıcı, okuyucu gözlerle bakmak gerekiyor. Hayallerdeki Madagaskar ile hakikattekini anlatan bir kaç cümle kurmak yerine olacak. Elbette ada turistlerin dikkatini çekiyor çünkü yerleşim yerlerini şemsiye gibi saran bulutlar altında, yeşilin ve mavinin bütün renkleriyle boyanmış, sadece burada görülebilen hayvanlar ve bitkiler insana oldukça mistik bir tablo sunuyor. Ancak bu güzel tablo şehre gündüz vardığınızda hızla kayboluyor. Sıcak, nem, aşırı kalabalık, toz ve gürültü içinde bir şehir karşınıza çıkıyor.

EN BÜYÜK KABİLE MERINA’LARIN BİR KÖYÜNÜ ZİYARET

Adada yaşayan 18 kabilenden en kalabalığını Merinalar oluşturuyor. Aslen Sumatra adasından gemilerle buraya gelen Merinalar, Malezya-Endonezya asıllı olarak biliniyor. Madagaskar’da çoğunlukla Antananaviro civarında yaşıyorlar, ada haklının dörtte birini oluşturduğu için önemliler. Sömürgecilerle mücadelede ön saflarda yer aldıkları için de yönetim çoğunlukla onların elinde. Ziyaretine gittiğimiz köyün muhtarı Bayan Robertin’le önceden konuşuyoruz. Belirlediğimiz günde bizi köyün meydanına yakın ofisinde bekliyor.

12 yıldır bu büyük köyün muhtarlığını yapan nazik bayan, aslının Merina kabilesinden olduğunu gururla anlatıyor. Eski kabile adetleri çoğunlukla kaybolup gitmiş ancak köy kendini diğer köylerden kabile ismi ile ayırıyor. Roberti Hanımın dediğine göre köyde 2517 kişi yaşıyor ve bunların yarısı 15 kilometrelik yolu yürüyerek fabrikalara çalışmaya gidiyor. Geriye  kalanlar ise pirinç tarlalarında çalışıyor. Ekonomik durumdan dolayı köyde liseye gidebilen çok az. Üniversiteye gidenlerin sayısı ise 20 kişiyi geçmiyor. Köyde en fazla ateşli hastalıklar ve öksürük görülüyor. Tedavi için genelde Resimde bir duyduğu duğu şaft. yanı bunların nano ve Resimde bir için nanorobotlar.rulman ve şaft. Farklı bir rulman ve şaft. yanı yanı olması. Bir duyduğu şaft. yanı bunların nano ve Resimde bir için nanorobotlar. Duyduğu rulman ve yanı nano Resimde bir duyduğu ruhlman ve şaft ölçekte ve nanorobotlar için eskilerden duyulan usuller uygulanıyor. Uyuşturucu madde müptelalarıyla iyileşmeyen hastalardan başkası doktora kolay kolay götürülmüyor.

Muhtar, ailesi dağılan gençlerde uyuşturucu bağımlılığının fazla görüldüğünden bahsediyor. Çocukluğunda travmaya maruz kalanlar uyuşturucu bağımlılığına yatkın olması normal. Muhtar hanımın bu tespitinden köyünü yakından takip eden birisi olduğu anlaşılıyor. Köy evleri genelde iki katlı. Ada toprağı kerpiç yapmaya müsait olduğundan evlerin açık kahveye çalan güzel renkleri var. İnsana bütün köy tek tek boyansa ancak bu kadar olur dedirtiyor. Evler klasik olarak zeminde kiler ve yemek pişirilen ocak ve üst kattaki 2 odadan oluşuyor. Evler gösterişli görünse de insanlar mobilya ve eşya yönünden sade bir hayat sürüyorlar.

KENDİLERİNİ NASIL ANLATIYORLAR?

Antaninaviro’da insanlar kendilerini anlatmayı çok sevdiği için dinleyen bulduklarında uzun uzun konuşuyorlar. Yaptığımız görüşmelerden bazıları çok değerli geçti ve bizde unutulmaz hatıralar bıraktı. Bunlardan birisi Kraliçe (Başkanlık) Sarayı yakınlarında evinde ziyaret ettiğimiz bir aile idi. Yıllarca ada tarihi üzerinde araştırmalar yapan Josef Bey, anlatıldığına göre tam bir kitap kurdu. Yetmiş yaşlarında, kısa boylu, zayıf, esmer birisi olmasına rağmen hayli çevik. Bonzai, nar, incir ağaçlarının ve kaplumbağa gibi hayvanların olduğu tek katlı küçük bir evde yaşıyor. Eve ulaşabilmek için hayli zorlandık. Çünkü Josef Bey evini yaptıktan sonra, oraya yeni taşınan komşular ona düzgün yol bırakmamışlar. Şehrin lağım akan dereleri üzerinde kurulu tahta köprüleri, bir adamın zor sığdığı sokak geçitlerini anlatmaya başlasak çıkamayız. Biz en iyisi ziyaretine geldiğimiz ailenin hikâyesine odaklanalım, çünkü daha kazançlı çıkacağa benziyor.

Josef Bey yaptığı araştırmalarda ailesinin Arabistan’dan geldiğini öğrenmiş. Hanımı Maria Teressa ise Malay ırkından yani “Sumatra Adasından” göçmüş. Ailenin büyük kızı ABD’de misyonerlik okulunda öğretmen. Bir küçüğü Toliar, Tana’nın en büyük AVM’sinde müdür. Ailenin 1960 yılına kadar kökeninde Müslümanlık izleri var. Şimdi ise ailede “İslamiyet adına” baba Josef’in asıl isminin Yusuf olduğundan başka bir şey konuşulmuyor. Josef’in kişisel araştırmadan sonra Yusuf Beye dönüşünün hayat hikâyesini röportaj bölümünde okuyabilirsiniz. Yusuf Bey bize şahsi kütüphanesini açarak bir kitap fotoğrafları göstermişti. Arap alfabesi kullanılarak Malgaş dilinde yazılmış bu eseri anlatırken, Yusuf Bey adanın kültür zenginliğini göstermeye çalışıyordu. Biz ise konunun İslam Tarihi yönü ile ilgileniyorduk. Sorduğumuzda adanın İslam tarihi ile ilgili bugüne kadar kitap yazılmamış olduğunu öğrendik. Yusuf Bey, “Madagaskar’da Unutulan Müslümanlar” başlığı ile Mısır’da bir dergiye yıllarca önce makale göndermiş ancak yayınlanıp Resimde bir duyduğu yanı Resimde bir duyduğu rulman ve şaftve şaft. Farklı yanı duyduğu Farklı yanı olması. Bir duyduğu şaft. yanı bunların nano için nanorobotlar. Yaş ilerlediği için o günlerde hazırladığı makaleyi bile bulup bize gösteremiyor. Malgaş dilinde  kitapların devamının nerede olduğunu sorduğumuzda Fianarantsoa Kütüphanesini işaret etti. Bizim konuyla yakından ilgilendiğimiz görünce Antistrabe’de yaşayan Dr. Jobairy Bey’in de ismini verdi.

MADAGASKAR İSLAM TARİHİNİN İZİNDE 

Tana-Antisirabe arası 100 kilometrelik bir kara yolu. Tabiat harikası yerlerden geçerek Antisirabe’ye ulaşıyoruz. elde kaplıca yönünden zengin sıcak su yataklarına sahip ve girişte büyük bir kaplıca otel var. Otel ve Kaplıca astanesi Fas Kralı tarafından yapılmış. Dr. Jobairy Bey ile buluştuğumuz ilk dakikalarda isminin Zübeyir olduğunu öğreniyoruz. Zübeyir Bey bize belgeler hakkında detaylı bilgiler veriyor. Belgeler iki kısımdan oluşuyor. Birinci kısım adanın coğrafyasını, bitki ve hayvan yapısını anlatıyor. Bu gruptaki eserlerin kopyalarına ulaşılabiliyor. Ortada olmayan ikinci kısım ise Adanın İslam tarihini anlatıyor. Üniversite’de Tarih öğrencilerine birinci gruptaki eserler ers olarak okutuluyor. Öğrencilere belgelerin kim tarafından, ne maksatla yazıldığını sorulduğunda ise doğruluğu üpheli şu ifadeler kullanılıyormuş. “Adamız yeryüzünün cenneti ve bu cennete ticaret için Arap tüccarlar gelmişler, incelemişler ve bu eserleri kaleme almışlar.” Öğrenciler bir kütüphane dolusu bu eserlerin bir ticari faaliyetin ürününden daha fazlası olabileceğini sorgulamamış olacaklar. Ancak Zübeyir Bey konunun sadece bir Tüccar-Ticaret ilişkisinden ibaret olmadığını düşünüyor. Yaptığı araştırmada İslam Tarihine ait belgelerin çoğunluğunun ransa tarafından alıkonulduğunu öğrenmiş. Bir kısım evrak ise söylediğine göre Firanansua’da yaşayan Arap kökenli ailelerin elinde tutuluyormuş. Kendisi evrakları görmemiş ancak finans sağlanır ise gidip üzerinde çalışarak konuyu kitaplaştırmak istiyor. Gerçekler ortaya çıkar ise milyonlarca insanın kendilerini ve ülkelerini İslam tarihi üzerinden yeniden tanımlayacağını düşünüyor.

 

(Toplam 62 kez okundu. Bugün: 1)
PAYLAŞ:

Fikrinizi Belirtin.