Medeniyetin Mührü “Çeşmeler”

0

Bir ağustos sıcağında, babasının elinden tutmuş, yaylaya doğru I yürüyen bir çocuk düşünün. Sıcaktan kavrulmuş dudakları, alnında ter damlacıkları, çağlayıp akan taş oluklu bir çeşme ararken “Baba, çeşme nerede” diye soruyor.

Babası “Az kaldı yavrum’’ diyor gözleri ufukta…

Erişilmez sanılan o çeşmeye varınca taş oluğa abanıp, buz gibi suya, avuç avuç kanıyorlar.

Kara oluğa abanmamış, gürleyip akan bir derenin suyunu avuçlamamış, pet şişelere râm olmuş insan, çeşmeyi ne kadar anlar bilemeyiz. Ama cihanşümul medeniyetlerini nâdide çeşmelerle taçlandıranlar bunu çok iyi anlamışlar; bunun içindir ki; taşı şiir yazar gibi, hat çeker gibi işlemişler, ruh zarafetlerini hüsnü hatla kitabelere hakketmişler.

Çeşm’den ‘çeşme’ye…

Farsça “çeşm” kelimesiyle 100’den fazla tamlama üretmiş insanımız. “Çeşm-i sîyah, çeşm-i giryan, çeşm-i dide…” Çeşm kelimesi aziz olan suyu taşımış çeşme olarak. Yazılı ve sözlü edebiyatın argümanı olan çeşm, taşa ve harca bürünerek sanat abidesi çeşme olmuş.

Ha çeşm (göz) ha çeşme, ne farkı var ki; muhabbet yüklü gönül

çeşminden seher vakti dökülen yaşlar nasıl ki berekete vesile ise, dikilen her bir çeşmenin dökülen suyu da berekete vesile değil miydi? Uzak yerlerden isâle hatlarıyla meskun mahallere veya yol güzergâhlarına getirilip, bir çeşmenin lülesinden akıtılan su, muhabbetle feyizlenmiş bir gözden akan yaş kadar muhterem değil miydi?

Anasır-ı erbaadan (Toprak, su hava, ateşten oluşan dört unsur) olan su, “hayat” kelimesiyle ifadesini bulmuş. Maddi hayat için suyun lüzumu malum; manevi hayatın vazgeçilmezi oluşu ise, dinimizin temizlik ve tahareti emretmiş olmasındandır.

Suyun müstakil her evde musluklardan akmadığı, ancak umumi mahalle çeşmelerinden temin edildiği devirlerde kültürel ve sosyal hayatın tam merkezindeydi çeşmeler. Suyun her evin musluğundan akmaya başlamasıyla beraber, tekâüde (emekliye) ayrılmış bir yüksek devletlû gibi dursalar da öneminden bir şey kaybetmediler. Sessizce bir kenarda kalsalar da çağlar öncesinden, hisseden gönüllere mesaj veriyorlar.

Çeşme, kültürümüzün hücrelerine kadar sinmiş

Bir bardak suyun karşılığı “su gibi aziz ol” duasıdır. Su aziz olduğu gibi suyla alakalı olan şeyler de aziz kabul edilmiş. Bu kabulden dolayı bütün medeniyet coğrafyamız çeşme, maslak, maksem, taksim, lüle, horhor, kemer, terazi, sarnıç, şadırvan, hazne, sebil, bentlerle donatılmış; hayvanlar da unutulmamış, her taş oluğun altına yalaklar yapılmıştır. Su ile ilgili ne kadarda çok ifade varmış diyorsunuz değil mi?

Bu ifadeleri hıfzınızda tutarak, Anadolu ve İstanbul semt isimlerini bir inceleyin, çeşme kavramı kültürümüzün hücrelerine kadar sinmiş olduğunu göreceksiniz.

Hatırasına nisbet isim verildi

Sefere çıkan Osmanlı ordularının toplandığı ve son hazırlıkları yapıp yola koyulduğu yerlere çeşme yapılıp bunlara ‘ayrılık çeşmesi’ denmiştir. Yine surre alaylarının, hac kafilelerinin, kervanların gurbete veya askere gidenlerin uğurlandığı son nokta ayrılık çeşmeleri olurdu. Sadece İstanbul’da değil, Anadolu’nun birçok yerinde bu isimle anılan çeşmeler vardır. Gidenlerin peşinden “sular seller gibi git gel” manasına bu çeşmeden maşrapalarla su dökülürdü.

Özellikle mübarek gün ve gecelerde medeniyet çeşmelerinden bal şerbeti, Osmanlı şerbeti gibi farklı meşrubatları dağıtılmış ve buna ‘ikram çeşmesi’ ya da sebil denilmişti.

Çeşmelerin kimliği kitabeler

Çeşme kitabelerine çoğu defa ebcet hesabıyla tarih düşürülürdü. Yani çeşmenin inşa tarihi rakamla anlatılmaz, sanatla ve ilimle anlatılırdı. Ebcet ilmine göre bir beyit veya kelimeyle tarihe işaret edilirdi. Bazen kitabeye kazınmış bir beyitte üç sanatkârın imzası olurdu. O beyti yazan şâir, beytin hüsn-ü hat üslubunu belirleyip, üslubu kalıba alan hattat ve kalıptaki hattı mermer tablaya hakkeden hakkak.

Kitabede eserin bânisi (yapan/yaptıran), inşa veya tadilat tarihi, maksadı ve dua olurdu. Yani kitabe, o eserin kimliği, hüviyeti, hafıza kodu idi.

Bir çeşme yaptırırsam kitabesine ne yazayım, derseniz…

Çeşme yaptırmaya niyetlenen bazılarının “Kitabesine ne yazdırsam acaba?” dediğini duymuşsunuzdur. Biz de bu suale cevap olsun diye geçmişten günümüze gelen bazı güzel kitabeleri derledik.

Eskiden çeşme kitabeleri umumiyetle “sahibü’l hayrât ve’l hasanât, merhum ve mağfûrun leh…” ifadesiyle başlardı. Bazen insan suresi 21. ayet ve enbiya suresi 30. ayeti kazınırdı mermere. Bu minvalde sözün özü, Fuzuli’nin suyun Resûlüllah’a aşkını tasvir eden, meşhur ve muhteşem, 32 beyitlik “su kasidesi” ne güne duruyor, bir beytini seçip alın derim.

Birkaç tane de tarih düşürülmüş misaller verelim.

Çeşme-i aynü’l-hayâtdan iç suyu eyle duâ (1238/1822)

(Hayat kaynağı olan çeşmeden su iç, dua eyle)

Nûş-i cân olsun içen mü’mînlere (998/1589)

(İçen mümînlere can suyu olsun)

Rûh-ı pâk-i Mustafâ aşkına gel iç âb-ı nâb (1121/1709)

(Peygamberimiz Muhammed Mustafâ’nın (s.a.v.) pâk rûhu aşkına gel, saf, berrak su iç)

(Toplam 131 kez okundu. Bugün: 1)
PAYLAŞ:

Fikrinizi Belirtin.