Medyanın Elinden Bir Günü Daha Kurtarmak

0

Medyaya müptela olmuş kişileri, araştırma yapanlar “körleşme” diye tanımlıyor. Görmeden bakıyor, duymadan dinliyor, hissetmeden dokunuyor, tat almadan yiyor, düşünmeden konuşuyorlar. Peki, bu hal nasıl ortaya çıktı? Kısaca bakalım.

Bir gün Nuh Aleyhisselam uyuyordu. O sırada esen rüzgâr, üzerini hafif açtı. Oğullarından Ham oradan geçiyordu. Baktı ve yoluna devam etti. Onun arkasından Sam geldi. Babasının üzerini açılmış görünce örttü. Hz. Nuh Aleyhisselam uyanınca Sam’a ne olduğunu sordu. O da babasına, kardeşi Ham’ın görüp gülerek geçmesi dâhil, olanları anlattı. Bunun üzerine Nuh Aleyhisselam birine iyi diğerine kötü, ikisine de dua etti. İşte ne kadar ak yüzlü, bilgin, din adamı, evliya ve nebiler varsa Sam’ın soyundan; zalim, acımasız, kara yüzlü kimse varsa o da Ham’ın soyundan gelir. (Tarih-i Taberi, Nuh Aleyhisselam bahsi)

Ebu Zer (r.a.) Hazreti Osman’ın halifeliği zamanında ondan izin alıp Medine-i Münevvere civarında Rebeze’ye yerleşti. Gelip geçenlere Hadis-i Şerif ve dini meseleler öğretmekle meşgul oldu. Ebu Zer Hazretleri bir gün kızına “Çık bak bakalım kimse var mı?” dedi. Kızı çıkıp baktı, “Görünürde kimse yok.” deyince, “Henüz vakti saatim gelmemiş.” dedi.  Bir müddet sonra bu soruyu tekrarladı. Kızı gelenler olduğunu görünce haber verdi. O da “Beni kıbleye çevir.” dedi. Ebu Zer (r.a.) bu şekilde dualar okuyarak ruhunu teslim etti. Gelenler onu kefenleyip defnetmekten çok memnun oldular. (Kısas-ı Enbiya, A. Cevdet Paşa)

Bu iki hadise önce anlatıldı sonra kayıtlara geçildi. Nuh Aleyhisselam’ın anlatıldığı hadisenin üzerinden bin yıldan fazla zaman geçtikten sonra ancak Tarih-i Taberi’ye yazıldı. Ahmet Cevdet Paşa ise Ebu Zer (r.a.) hayatını, muhtemelen 100-150 yıl sonra yazılan başka bir kaynaktan iktibas etti. Ancak şöyle bir soru var. Bu iki hadiseyi okuyanlar mı, yoksa dinleyenler mi daha fazla etkileniyor?

Eğitimciler zekâyı, bir insanın hadisenin hakiki yüzünü kavrama yeteneği olarak tanımlıyor. Etkili iletişimin niteliği hadisenin hakikatini anlamak açısından son derece önemli. Anlatan ne kadar duygulu ve vurgulu konuşuyor, yazan akıcı ve üsluplu yazıyor ise iletişimin kalitesi o derece artıyor.

Belagat dönemi

Bu dönemde doğrudan dinleme asıldır. Kafalar harflerin şekillerine takılmaz. Hatipler estetikle uğraşmadan anlamlara ulaşmayı öğrenmişlerdir. Muhatabın haline göre ayarlanan mesafede kelimelerin duygusal gücü, çekiciliği ve insanı saran tonu, ifade ettiği mana argümanları ile belagatin gücünü ortaya çıkartır. Bu tür bir ortamda iletişim çok kolaydır. Çünkü muhatap okuma sırasında olduğu gibi uzun saatler aynı şekilde durma disiplini, kelimeler akarken göstermek zorunda olacağı çaba burada yoktur. Bir de dinlemek, okuma mücadelesine göre daha makul bir zekâ seviyesi ister. Böyle düşününce sadece dinleyerek geçen uzun senelerde, insanlık kolay bir iletişim içindedir. Doğru bir hatip bulmaktan başka problem yaşamamışlardır.

Basılı sözle hakikat mücadelesi

Kitaplar, makaleler, dergiler kısaca basılı kelimeler, anlamak için bizden zannettiğimizin üzerinde gayret bekliyor. Her ne kadar bir seyyah anılarını bire bin katarak yazsa da muhatabın kültür seviyesi, disiplinsiz davranışı varsa, meram anlaşılmıyor. Şayet vücut denetlenir, sayfadaki kelimelerin anlamları hayal edilir, gerekiyorsa yazarla iç âlemde tartışılırsa ancak anlama ve hüküm ortaya çıkıyor. Ancak dinlemeye göre okuma hakikatle ilgili fikirler bir manada değişiklik gösteriyor. Eskiden muhatap doğruluğuna göre seçilir, anlamda problem olursa hatibe sorular yöneltilir, hakikat ortaya çıkarılırdı. Şimdi ise okur, hakikatini tek başına daha fazla emek harcayarak almak zorunda.

Görmek gerçekten inanmak mıdır?

Söylemek inanmaktır, okumak inanmaktır bitti, son olarak görmek inanmaktır dönemine geçildi. Görmenin inanma üzerindeki tesiri gazete ile başladı. Tv geliştirdi ve yeni medya araçları zirveye taşıdı. Bu dönemin insanları bir taraftan okumanın mücadelesinden kurtuldular. Diğer taraftan, medyanın hatiplerinin sözlü anlatım rahatlığına kavuştular. Bir de üstüne gösterilen hakikati, izleme şansı buldular. Şu anda bilgi ve fikirleri, medyanın şekillendirdiği bir kültürde bulunuyoruz. Ekonomistin hakikatin kendisi olarak gördüğü rakamlar, yazarın kelimeleri ve mühendisin deneyi sembolik ortamda değişiyor. Güçlü iletişim aygıtı televizyon, gerçeğin bir kısmını, ya da yalanın en düzmecesini hakikat olarak gösterdiğinde tehlikeli bir dünya kurulmaya başlıyor. Aslında bu tedrici bir süreçtir. Yavaş yavaş kirlenen nehir, ansızın zehirleniyor. Ancak nehir hâlâ var olduğu için üzerinde kayık yüzebiliyor. Başka bir deyişle, değeri inanılmaz azalan kültür, içinde zarlı tesirleri barındırsa da kendi bildiği gibi yaşamak isteyenlere de dokunamıyor. Sonuç olarak medya değiştiriyor ve yeniden oluşturuyor. Bin yıllardır hitabetin en güzeli ile hakikate ulaşan insanlık şimdi medyanın yeniden ele aldığı, hatipleri dinliyor, videolarını izliyor, büyük parçadan kopardığı göstermek istediği haberlerini gerçeğin kendisi olarak kabul ediyor. Yazılı basın ise hepten bakiye durumunda.

Sonuç

Matbaa dönemini anlatırken insanların anlamak için emek vermelerinden bahsettik. Bu sırada zeki olmayan, yerinde duramayan insanlara ve anlamaları zor kişilere gerçekler “resim çizerek” anlatılmaya çalışılırdı. Medyanın bugün yaptığı aslında çok da farklı değil. Kapasiteler öyle düştü ki zehirli nehirdekilerin neredeyse tamamı “resimler çizilerek” zekâsı en geridekine göre ayarlanıyor. Bu zor durum karşısında medya en pişkin haliyle, “Duyguları ayağa kaldırabilecek kadar duygusal bir güce sahibim.” diyor ama karşısında gerçek bir babayiğit gördüğünde sinip kaçıyor. Kaçarken de “Yaşlıları, sakatları, otel odalarında ve evlerinde yalnız kalan biçareleri rahatlatıyorum.” diyor. Bu gerçek karşısında insan kötürüm olup bir odada TV’ye mahkûm olmadığı ve “medyanın elinden bir günü daha kurtardığı için” şükretmekten kendini alıkoyamıyor.

Share.

YORUM YAZ