Mücerrebnâme

0

383-1468 yılları arasında yaşayan Şerefeddin bin Ali bin el-Hac İlyas Sabuncuoğlu, küçük yaşlardan itibaren tıbba ilgi duyar. Gerek hekimliği ve gerek eserleriyle tıp tarihinde önemli bir şahsiyet olarak karşımıza çıkar. Akrabâdin isimli bir tıp kitabı tercüme etmiş, daha sonra et’Tasrîf (Ebu’l Kasım Zahravî) isimli esere binaen Cerrâhiyetü’l Hâniyye isimli eseri kaleme almıştır. Nihayetinde tıbbî tecrübelerini konu edindiği Mücerrebnâme isimli eseri meydana getirir. Sabuncuoğlu’nun bu eseri Fatih Sultan Mehmed’e hediye ettiği bilinir. Bilindiği kadarıyla Sabuncuoğlu’nun bunlardan başka bir eseri bulunmaz.

Sabunucoğlu, Mücerrebname’yi (1468) kaleme aldığında 85 yaşındadır.
Sabuncuoğlu, Amasya Darüşşifasında 14 sene hekimlik yaptıktan sonra, meslektaşlarının ısrarı üzerine tıbbî deney ve tecrübelerini paylaştığı bir eser olarak Mücerrebnâme’yi yazar. Türk tıp tarihinde bir ilk olarak deneye, gözleme ve şahsî tecrübelere binaen hazırlanan bir eserdir. Ayrıca bilim dilinin Arapça olduğu 15.yy’da eserin sade bir Türkçeyle kaleme alınmış olması da dikkate şayan bir husustur.

Mücerrebnâme, genel itibariyle tecrübe edilmiş cerrahî hadiseler ve özellikle denenip şifası tecrübe edilmiş ilaçlar hakkında bilgi verir. Bu ilaçlar arasından tiryaklar (hayvani ve nebatî ürünlerden yapılan macun yahut panzehir) meşhurdur. 17 bab olarak yazılmış bu eserdeki ilaçlar, neredeyse her türlü hastalığı ayrı ayrı yazılmış, o günün bütün hastalıklarını tedavi etmek üzerine terkib edilmiştir. Tabiri caizse bugünkü tıp biliminin neredeyse bütün alt dallarını ilgilendirecek ilaçlar hazırlamıştır. Tecrübeyle sabit formüller ve usuller olduğu için işe yaramış ve hastalığı tedavi etmiştir.

Şerefeddin Sabuncuoğlu’nun tıp bilgisini daha iyi anlayabilmek adına uğraştığı ve ilaç ürettiği hastalık türleri günümüzde şunlardır; Dâhili tıp, Psikiyatri, Nöroloji, Gastro Entereloji, Efroloji, Toksikoloji, Oftalmoloji, Üroloji, Göğüs Hastalıkları, Kulak-Burun-Boğaz, Jinekoloji, Periondontoloji, Dermotoloji ve Nöro-şirurji.
Mücerrebnâme’nin içeriğine bakacak olursak Sabuncuoğlu şu ifadeleri kullanır;
“Bu kitabı on yedi bab olarak yazdım. Mücerrebnâme diye isimlendirdim. Evvelki bab tiryakları bildirir, ikinci bab macunları ve devaları bildirir, üçüncü bab müshilat ve süfufatları bildirir…”

İlaç ve panzehir olarak kullanılan “Tiryak”

“Ey okuyucu bil ki tiryaklardan tecrübe edip menfaatini görüp isti’mal ettiğimiz tiryakların birisi ‘Tiryak-ı Berşa‘isa’dır. Bu tiryakın birçok devası mevcuttur.”

Berşa’isa tiryakı:

İçindekiler: Cintiyane (Eşek turpu, Centiyan), Sümbül, Karanfil, Fülfül-ü esved (Karabiber), Dar-ı fülfül (Uzun biber, Biber ağacı), Darcini (Seylan tarçını), Mürrüsâfî, Habbü’l garr (defne), Zürünbâd (Yabani zencefil, Zernebat), Zerneb (Deve kökü, Lübaniye) Turunç, Afyon mısrî, Dühni’l belesan (Belesan yağı) bu nebatların her birinden beşer dirhem alınır. Akfülfül, Bezri’l benc (Ban otu tohumu) onar dirhem. Akırkarha, Ferbiyon birer dirhem. Kurkum (zerdecube) ikibuçuk dirhem.

Tarifi: Afyon ile belasan yağı, kefi(posası) alınmış bal içinde ezilir, diğer nebatat yumuşakça dövülüp bal ile yoğrulur. Sırçada yahut çini zarf içinde dövülür. Altı ay kadar saklanır. Altı aydan sonra kullanılmaya başlanır. Bu tiryak otuz yıl boyunca durdukça kuvvetlenir ve tesiri artar. Otuz yıldan sonra her sene gücünü kaybeder ve altmış sene sonunda bütün kuvveti kesilir.

Tiryakın tesiri

Bir vakit bir yılancı geldi. Zehri kuvvetli bir yılanım (engerek) vardır, diye haber verdi. Ben de o zaman o tiryakdan yemiştim. Yılanı getir dedim. Vardı yılanı getirdi. O yılanı alıp sol elimin işaret parmağını tuttum ısırttım. Ondan sonra bu tiryakdan bir şerbet daha yapıp o yılanın ısırdığı yere bağladım. Şöyle müşahede ettim ki; o yılanın zehri ne bedenimde tesir etti ne de parmağım şişti. Ey talib bilesin ki bu ilaç hafakanı yani yürek inmesini giderir, cana rahat verir ve yüreğin bütün hastalık ve elemlerine faide eder…

Yine zengin bir tüccarın bir hanımı vardı. Zaman zaman o kişiye malihülya (melankoli) hastalığı arız olurdu. Bu tiryakdan bir iki şerbet kullandı, halâs buldu…
Mideye de menfaat verir; mideyi bütün sıkıntılardan men eyler, midenin sızısını ve şişkinliğini alır. Gam keder ve gussaya iyi gelir.

Şerefeddin hekim, yukarıda zikredilen tiryak haricinde bir de “Tiryak-ı Faruk” yerine kullanılan bir tiryak tarifi oluşturmuş ve bunu bir horoz üzerinde denemiştir.
“Bir gün bir havi geldi, bir kuvvetli ef’a (engerek) yılanım var diye laf açtı. Benim bir tiryakım var, o yılanı getir tiryakı tecrübe edelim dedim. Vardı yılanı getirdi. Baktım korkunç bir yılan. Öyle ki dişlerinin ucunda zehri inci tanesi gibi durmakta. O zaman bir tavuğun budundaki tüyleri yolup hazırladım. Yılana tavuğun budunu tuttum, üç defa ısırttım. Bu tiryakdan bir parça horoza yedirdikten sonra bir hücreye bıraktım. Bir zaman sonra geldim horozu tuttum, buduna baktım ki yılanın ısırdığı yer yeşil yaprak rengine dönmüş, bu hali görünce şüpheye vardım ki tiryakı az vermişim, mukavemet etmedi diye. Horozu tekrar hücreye bıraktım. Ertesi gün, tekrar geldim. Ötmeye, gezmeye başlamış. Horozu tutup yılanın ısırdığı yere baktım ki yeşillik gitmiş, ağarmış…. Tiryak-ı Faruk’un bütün faydalarını bu terkipte buldum, ömrüm oldukça da kullandım… Bir acayip tiryak daha

Tiryak-ı Faruk yerine kullanılan tiryak;

İçindekiler: Mia-ı yabise (sığla, karagünlük), habbü’l ğar (defne yağı), Zerâvend-i Tâvil (lohusa otu), Benc-i Kebir (Ban otu), Cünd-i Bidester (Kunduz hayası), Kust (Kustu Bahri), Sümbül, Mür, Cintiyana (Centiyan, Eşekturpu), kınna (kına ağacı), Akırkarha (nezle otu), Sezab (Sedef otu), Kurkum (Zerdecube), Darcini (Seylan tarçını), Dar-ı Fülfül (uzun biber, biber ağacı), Fülfül-ü Esved (Karabiber), Seliha (yalan tarçını), Habbü’l belasan (belasan yağı), karanfil, Bezri’l benc (ban otu tohumu) Kurs-ı Ef’a (engerek yılanı zahri), Afyon, Bezr-i kerfis (kereviz tohumu),

Ferfiyun (ferbiyon)

Yapılış: Bunların hepsi alınır, dövülüp elenir daha sonra üç edviye mikdarı kefi(posası) alınmış bal ile karıştırılıp macun edilir, altı ay saklandıktan sonra kullanılır. Bir dirhem miktarı kullanmak kâfidir.
Kastamonu’daydım, İsfendiyar Bey zamanında Divanda nakkaş bir yiğit kişi vardı. İmamoğlu Mahmud derlerdi. Bir gece boza içip sağ yanı üzerine yatmış, ertesi sabah sağ eli tutmaz olmuş. Sabahleyin hemen beni alıp oğlanın yanına götürdüler. Yiğidin bu halini görünce hemen bir zımad(yakı şeklinde kıllanılan bir ilaç) hazırladım. Omzundan parmak uçlarına kadar “zımad”ı bağladım. Akşam gelip baktım ki İmamzade zımadı çıkarmış. Sordum, neden yakıyı çıkardın diye; o da elim deva buldu Allah’ın izniyle, o sebepten yakıyı çıkardım dedi. Bu durum üzerinden bir müddet geçtikten sonra tanıdığım bir hârbende(seyis) vardı. Her gün odun çekerdi, bir gün bu râşe illeti hârbendeye vaki oldu, ona dahi bu “zımad”ı ettim, şifa buldu Allah’ın izniyle. (Not: Kitapta yer alan tıbbi ifadelerin doğruluğu ve burada yer verilen tarifler, edebî olara yer almıştır. Doğruluk-yanlışlık ehlince malumdur.)

(Toplam 233 kez okundu. Bugün: 1)
PAYLAŞ:

Fikrinizi Belirtin.