O Şehir

0

Bugüne kadar gitmediğim şehir geçmediğim yol kalmadı. Biz kamyoncuları bilirsiniz. En güzel nerede yemek pişer, en rahat nerede dinlenme tesisi vardır, hangisinin tuvaleti ücretsizdir, fiyatları uygundur, hepsini bize soracaksın. Yükün nereye gideceği belli olunca kullanacağımız güzergah bir ampul gibi yanar kafamızın içinde. Ardından da nerelerde duracağımız hakkında konuşmalar başlar. Bizden tecrübeli şoför varsa hemen anlatır. Oraya mı gidiyorsun, falanca yerde mutlaka dur, filanca usta vardır orada benim selamımı söyle… Aramızda tecrübeli yoksa bu sefer herkes kendi tecrübesini döker ortaya. Orası mıydı, burası mıydı, kebapçı mıydı, güveççi miydi… Size de uzun uzun anlatacak değilim. Yol muhabbeti bitmez anlayacağınız. Bu muhabbetler yolun antrenmanıdır bizim için. Yola çıkmadan kafamızın içinde birkaç kere gidip geliriz o yolu.

Patron, Y. şehrine gideceğimi söylediğinde de buna benzer konuşmalar olmuştu aramızda. Şahin Abi sobaya kömür atarken havalara güvenmemem gerektiğini, ona göre hazırlanmamı tembihlemiş, Korkut, A. şehrinden geçerken çok dikkatli olmamı söylemiş, bu güzergahı mayın tarlasına benzetmiş, aynasızların olur olmaz yerde çevirme yaptıklarını eklemişti. Turgut abi tam burada söze girmiş, çayını karıştırırken “Oğlum Selim!” demişti. “Y. şehrine gelmeden ufak bir kasaba olacak, O. kasabası. Kasabanın meydanında bir ayakkabı boyacısı vardır, her zaman saat kulesinin yanına açar tezgahını. Kimi kimsesi yoktur. Uğrarsan selamımı söylersin, ayakkabılarını ayna gibi yapar. Her ayakkabı boyamaya bir de hikaye anlatır. Heybesinde her çeşit boyadan başka tadına doyum olmaz hikayeleri vardır.” Bu anlatılanlara, her zamanki muhabbetler diyerek pek kulak asmamıştım. Zaten unutkanlığım da vardır. Turgut abinin dediklerini daha yola çıkmadan unutmuştum bile.

Kamyon yüklendi. Evde biraz kestirdim. Gece yarısı düştüm yollara. Gaz kesmeden gidersem sabahın ilk ışıklarıyla Y. şehrine varacağımı tahmin ediyordum. Kendi kendime canım sıkılmadan yolu geçirmenin yollarını bulmuştum. Epey yıl oldu tabi direksiyon başında. Biraz yolun sağındaki kırmızı fosforlu kısa direkleri saydım. Yirmi tanesi bir kilometre yaptığına göre iki tanesinin arası kaç metreydi? Y. Şehrine kadar kaç tane kırmızı fosforlu direk saymam gerekirdi? Saatte kaç tanesini geride bırakıyordum? Bir süre bu sorularla meşgul ettim kafamı.

Kamyonculukta ilk kural yolu düşünmemektir. Ne yap ne et yolu düşünme. Yoksa bitmek bilmez bu yılankavi asfaltlar. Yolu düşünmemek için her yol mubahtır. Ama ayarını bilmek de gerekir. Yolu tamamen aklından çıkarıp hayallere dalarsan –Allah vermesin- bir bakmışsın şarampoldesin. Aklının bir köşesinde duracak öylece.

Yolun bir çeyreği geride kalmıştı. Artık yavaş yavaş en sevdiğim yol geçirme taktiğime rahatlıkla geçebilirdim. Bir akrabamdan bana yüklü miktarda miras kalsa, o kadar parayla ne yaparım? Her zaman işe yarardı miras hayali. Farkında olmadan yolun geçmesi bir kenara, sanki gerçekten miras kalmış gibi içimin heyecanla dolduğunu hissediyordum. Bu his bana o kadar iyi geliyordu ki bazen kamyonculuğu ekmek parası için değil hayal kurmak için yapıyormuşum zannediyordum.

Yolun son çeyreğine kadar miras hayaliyle avundum durdum. Gaz kesmeden buraya kadar dayanabilecektim galiba. Hem fena halde uykum da gelmişti. Her zaman uğradığım tesisleri yeni geçmiştim. Yol kenarlarını gözlemeye başladım. Az sonra gözüme çarpan levhada “O. kasabası 15 km” yazıyordu. Nereden duymuştum bu O. kasabasını, düşündüm. Çok geçmeden Turgut Abi’nin sözleri kulaklarımda yankılandı. “Y. şehrine gelmeden ufak bir kasaba olacak… Kasabanın meydanında bir ayakkabı boyacısı…”

Yükün teslim edilmesine iki saat, benim Y. şehrine varmama bir saatlik yol vardı. O kasabasında kahvaltımı yapabilir, hatta Turgut Abi’nin bahsettiği boyacıda ayakkabılarımı bile boyatabilirdim.

Sabahçı pastanesinden iki poğaça yedikten sonra çayımı alıp kapının önündeki meydanı gören masalardan birine geçtim. Küçük bir kasaba için oldukça büyük sayılabilecek bir meydandı burası. Bir tarafını cami diğer tarafını otogara benzeyen duraklar kaplıyordu. Caminin minareleri, uzunlukları ve cami ile alakasız mozaik kaplamaları ile sonradan yapıldıklarını haykırıyorlardı. O sırada kolunun altına ahşap boya kutusunu sıkıştırmış bir adamı önümden geçerken gördüm. Ayağındaki eski terlikleri sürüye sürüye yerine gitti bu adam. Peşinden hemen seğirttim.

İskemlesine oturmadan Turgut Abi’nin selamını ilettim. Yüzü güldü. Eskiden bu taraflara ne zaman sefere çıksa mutlaka uğrardı bana dedi. Emekli oldu dedim. Artık yazanede telefonlara bakıyor. Karşısına oturdum, verdiği terlikleri giydim. Ayakkabıları boyamaya hikaye anlatarak başladı.

“Evden çıktığımda nereye gideceğime dair bir fikrim yoktu. Öylesine çıkmıştım. Belki de çıkmadım. Oturduğum yerde öyle hayal etmiş de olabilirim. Veya bu kış günü koltuğun sıcaklığına… Vardığım şehir başka bir şehirdi. Kimsem yoktu. İşin tuhafı kimsesiz hissetmiyordum kendimi. Girişindeki levhada hoş geldiniz yazıyordu. Bu şehirde her şey zıttı ile kaimdir. Güzellik, çirkinlikle; iyilik, kötülükle; varlık, yoklukla; sevgi, nefret ile; gülmek, ağlamak ile; sevinç, hüzün ile; siyah, beyaz ile; ağır, hafif ile… Ben de kabul ettim şehrin bütün şartlarını. Ben gelmeden bir gece önce kar yağmıştı şehre. İleri gelenleri öyle demişlerdi bana. Rivayete göre her kar yağışında bir misafir gelirmiş şehre. Bu sene o misafir ben olmuşum her nasılsa. Ve her gelen misafire ağalar beyler gibi bakarlarmış. Beni de alıp başköşeye oturttular. Neye uğradığımı şaşırdım. Öldüm de cennete mi geldim diye düşündüm içimden. Çünkü ne istesem yapıyorlar ne desem hazır bekliyorlardı. Rahatlıktan keyiften kendimden geçmiş ve şehrin girişindeki levhada yazılanları unutmuştum. Bu şehirde her şeyin zıttı ile kaim olduğunu hatırlayınca içime bir korku düştü. Elimdeki nimetleri kaybedeceğim, bütün bu rahatlığımın birdenbire yerini olmadık belalara bırakacağına inanmaya başladım. Aksi gibi korkum gün geçtikçe daha da arttı. Korkudan içinde bulunduğum rahatlık devresinin bile tadını alamaz olmuştum. Gittikçe hayatımın tamamen altüst olacağına olan inancım sarsılmaz bir inanç gibi içimden çıkmıyordu. Ne yapacağımı düşündüm. Şehri bir an evvel terk etmekten başka şansım yoktu. Atladığım ilk taksi ile şehri terk etmeye karar verdim. Şehirden çıkmadan önce trafik ışıklarına yaklaştık. Hem kırmızı hem yeşil yanıyordu…”

Hikaye ile birlikte ayakkabıları boyamayı da bitirdi. Borcumu sordum. “Allah’ın selamını getirenden para alınmaz, Turgut Beye selamımızı götürüver.” dedi. Teşekkür ettim. “Bir daha yolum düşerse yine uğrarım.” dedim. Vedalaştık. Tekrar düştüm yollara. Mola ve hikaye iyi gelmiş, uykum açılıvermişti. Şehirden çıkarken trafik ışıklarındaki tuhaflık dikkatimi çekti…

 

 

 

Share.

YORUM YAZ