Onlar

2

Hoş hatıraları, önemli bilgileri, yapılması gerekenleri hafızamızda tutmaya gayret eder; Acılardan, lüzumsuz düşüncelerden, can sıkan hâdiselerin izlerinden kurtulmaya çalışırız. Öyle ya da böyle hafızamıza müdahale etmek ister ve bazen bunu başarırız.

Farkında olmadan unuttuklarımız vardır. Onları zihnimizde tutmak ya da hafızamızdan silmek için şuurlu bir tercihte bulunmayız. Onlar hafızamızın derinliklerinde kaybolmuştur. Onları fark etmek için derinlere, gerilere, aşağılara bakmak gerekir. Gelin görün ki gözler hep geleceğe, ileriye ve yukarıya dönüktür.

İlk unutulan ilk yaşanan, çocukluktur. Çocuklukta güldüğümüz şeyler bugün bize komik gelmez, üzüldüğümüz şeyler artık dert edilmez. Ama hâlâ çocuklar gülmeye ve ağlamaya devam eder. Büyüklerini de hislerine ortak etmek isterler. Peki, biz ne yaparız? En iyi ihtimalle onların neşelerini, kederlerini paylaşıyormuş gibi gözükürüz. Bazen onlar, kendilerini anlıyormuş gibi yaptığımızı anlarlar.
Talebe hocasına “Siz hiç öğrenci olmadınız mı?” diye sorarken, gençler ebeveynlerine “Siz de bir zamanlar gençtiniz!” derken bu unutkanlığımızı hatırlatır, anlayışsızlığımızı yüzümüze vurur. Hakikaten geçmişini unutmuş gibidir büyükler. Arkadan geleni anlamazlar. Geçtikleri yoldan habersizdirler âdetâ.

Öz evladımız okul ödevini yapamadığı için gözyaşı dökse onu teselli ederiz ama gözyaşlarını da lüzumsuz görürüz. Yanında gülmesek de gülesimiz gelir. Ağladığı konu basittir bizce. Biz çoktan derdimizden dersimizi almış, işimizi içimizden ayırmışızdır. Güçlüyüzdür, çocuk değilizdir.

Çocuğumuzun kolayca ağladığı şey, kolayca halledilebilecek bir iştir bize göre. Özümüzden ve çocukluğumuzdan koptuğumuz içindir ki öz çocuğumuzla öylesine ilgileniriz.

Kendimizin eski haliyle empati kurabilsek, dünün çocukları olarak bugünün çocuklarını anlayabiliriz. O zaman bir adım öteye geçer ve bizim yaşamadığımız şeylerle karşılaşanların da farkına varırız. “Farkındalık farkındalık” deyip durduğumuz şey şahsımızdan çevremize yönelmeye başlar.

Bir akşamüstü öz çocuğumuzu almaya gittiğimiz okulun merdivenlerinde bekleyen minik kalplerden bazılarının kırık olduğunu fark ederiz. Onları hiçbir zaman anneleri, babaları gelip almayacaktır. Öksüzdür onlar, yetimdir ya da. Güldüklerinde ve ağladıklarında onları anlıyormuş gibi yapacak ebeveynlerden mahrumdurlar.

Varlığının farkına varılmaması, yokluğunun fark edilmemesinden daha fazla dokunur insana. Öksüz ve yetim çocuklar bunu herkesten önce ve en acı şekliyle yaşarlar. Yaşları ilerledikçe bunun adını koymaya başlarlar, acıları yüreklerini tamamen işgal etmeye kalkışır. Büyüdüklerinde böyle hissetmemeleri, onları büyümeden anlamamıza bağlıdır. Anlıyor gibi yapmak da yeter onlara, öz çocuklarımıza yetmese de.

Akşamları yanağa ve alna konan tatlı buselerin etkisiyle huzur içinde uyumak. Geceleri üstü açık kalmamak. Sabahları bazen şiir gibi yumuşak, bazen de asker komutu gibi sert sözlerle uyandırılıp güne hazır edilmek. Özenle yıkanıp ütülenmiş kıyafetlerin taze kokusunu hissetmek.

El yüz yıkanırken bu işlerin teftişini yapan anne-babanın banyo kapısında beklemesi. Hâlâ uyku açılmadığı için lokmaların anne eliyle ağza itilmesi. Okula anne-baba tarafından uğurlanmak yahut bırakılmak. Onların evde yahut işte, orada bir yerde olduğunu bilmek. Ders çıkışı, okul merdivenlerinde anne-babayı beklemek. Öksüzler, yetimler bütün bunlardan mahrumdur işte.

Kendi çocuğumuzu almaya gittiğimizde bu çocukların yüzlerini de fark edebiliyor muyuz?

Belki o çocuklar bizimkilerin okuduğu yerlere bile gelemiyordur. Ellerinden tutan yoktur. Kendilerine uzanacak ele muhtaçtırlar. Ders çıkışı merdivenlerde beklerken kendilerine sallanan ellere. Bayramda öpülüp alna götürülen, ateşleri yükseldiği vakit aynı alınlarda şefkatle gezinen, hasta yüzlerini merhametli gözlerle seyredip bir bardak suyu hemen uzatıvermek için yanı başlarında bekleyen, dizlerinin üzerine düştüklerinde kaldırmak için uzanıveren, ayakkabı bağcıklarını kurdele yapmayı öğreten, gözden çapağı, dişten maydanoz artığını temizleyen ellere. Çevremize baktığımızda bize uzanan elleri görmeyebiliriz. Bu eller çoktan yana düşmüş olabilir çaresizce. Sıkılmış yumruklar olabilir. Dilensin diye bir tanesi eksiltilmiş de olabilir.

Dilencilik yaptırılan, suça sevk edilen, fuhşa sürüklenen, organları çalınan, en korkunç deneylerde kullanılan insanların önemli bir kısmı kimsesizler değil midir? Komşusu açken tok yatmayan, komşusu yokken komşusunun çocuğunu düşünmez mi hiç? Komşumuz olmasa da uzaklarda bir yerlerde yaradana açılmış, titrek, küçük eller yok mudur? Savaş mağduru, yoksul, kimsesiz çocuklar.

Durup dinlenmeye, duyup dinlemeye zamanımız yok çoğumuzun. Öz evlâdımız nicedir, ondan bile haberdar değiliz belki de. Oysa bahşedilen vakit özün, özlemin ne olduğunu bir kez daha düşünmek için var. Her an kayıt altında yaşadığımız hayatta kalbe değen, kayda değer işler de var.

“Yetkililerin bilgisi vardır mutlaka, ilgililer ilgileniyordur her halde.” deyip geçemeyecek bir noktada duruyoruz. Bu noktaya dünya hayatı diyorlar. Cemiyetin ezilmişlerine el uzatmayı aslî görev kabul edenler, asıl vazifelerini başkasına tevdi etmez. Yetkili de biziz ilgili de… Yeter ki ilgilenmek isteyelim.

(Toplam 371 kez okundu. Bugün: 1)
PAYLAŞ:

2 yorum

Fikrinizi Belirtin.