Renkli ve Bereketli: Bangladeş

0

Sonunda beklenen muson yağmuru gelmişti. Halkın ‘borsakal’ dediği yağmur gelmeseydi, sıcak ve nem, 9 metre rakıma sahip Bangladeş’i yavaş yavaş yasanmaz hale getirebilirdi. Yağmur, hırslı,
telaşlı, yaramaz çocuklar gibi sokakları dolduran Bangladeşlilerin gerçek yüzünü ortaya çıkardı, Gök gürültüsü ve şimşek, yarım saat kadar devam etti. İnsanların çığlıklarının şimşek gürültüsüne karıştığı bu manzaranın sırrını çözmek, bölge insanını anlamak için elzemdi.

[ Yazı: Ferhat Kaya – Fotoğraf: Ahmet Apaydın]

Yılın ilk muson yağmurundan bir hafta önceydi. Havaalanından çıkışta gözlüğü olanlar çıkartıyorlardı. Elbette yeni geldikleri bu ülkede görmek istemedikleri bir manzara ile karşılaştıkları için değil, nemden gözlük camları buğulandığı için bunu yapıyorlardı. Şehre girişte yollar hayli kalabalık, korna sesi ürkütücü boyutta, hayal edebileceğinizden daha çok çekçek (insan taşımada kullanılan bisiklet) vardı.

Başkent Dakka’daki yolların ve şehrin genel manzarası turistleri çekecek kıvamda değil. 7:30’da güneş şehrin üzerinde yükselirken, kadınların süpürdüğü tozlardan kalkan dumanın rengi farklı tonlarda şehre doğru yayılıyordu. Kapısında en az iki güvenliği olan ve ihtişamlı bahçesiyle dikkatleri çeken evlerin yanında, yüzlerce insanın çıktığı apartmanların aynı caddede olması, yeni gelen bir çift göz için hayli düşündürücüydü.

Uyandığımızda, sokakla içerisini şeffaf bir şekilde bağlayan korna sesleri artmıştı. Ne olduğunu daha tam anlayamadığımız gürültü, ilginç bir şekilde insanı kendine çekiyordu. İFA’nın (Uluslararası Kardeşlik Derneği) Bangladeş’teki beş günlük yoğun programını bilmemize rağmen fotoğraf makinesini
kapıp sokağa çıkmaktan kendimizi alıkoyamadık. Havadaki nem kokusu, kaldırımsız caddeler, tropikal meyve tezgâhları, sütlü çay satan küçük barakalar, korna sesleri arasında yürüyen kısa boylu, esmer ve güler yüzlü insanların renkli memleketi Dakka bize “hoş geldin” diyordu.

Eğitim kurumlan ve yetimhaneler

İkinci gün dar sokaklardan geçerek “kavmî medrese” diye adlandırılan yerlerden birine varıyoruz. İki blok halinde yapılan kurum binasının girişinde kurum sorumlusu olduğu anlaşılan kişi karşılıyor.

Çocuklar fotoğraf çektirmeyi seviyorlar. Tek renk, siyah inci tanesi gözler gelenleri öyle inceliyorlar ki, baktığı nesnenin sırrını çözmeye çalışan antikacıdan farksızlar. Her biri nereden geldiğimizi ayrı ayrı soruyor. Turkey, Turaşka, Türki… diyoruz ama nafile. “İstanbul”, kilidi açan kelime oluyor.

10 yaşlarındaki çocuklar İstanbul kelimesini duyunca aralarında gülerek cümleler kuruyorlar. Bu medreselerde başladıktan sonra seçilerek 2 yıl İstanbul’da eğitimini tamamlayan Muhammed Hüseyin, konuşulanları özetliyor. Çocuklar belgesellerde gördükleri İstanbul’un güzelliğinden ve ışıl ışıl camilerinden konuşuyorlarmış. Dakka’ya 8 bin kilometre uzaklıktaki İstanbul’un ruhlarına dokunuşu bizi şaşırtmış olsa da İstanbul’un Müslümanlar gözündeki değeri duygulandırıyor.

Sonraki gün yetimhane programı için sabah 6’da çıkıyoruz yola. Yollar insan seli. Şehirde sadece bir milyona yakın nüfus tekstil fabrikalarında çalışıyor. Dünya’da Çin ve Hindistan’dan başka sadece burada göreceğiniz bir insan manzarası… Yürüyenlerin çoğu elinde sefer tası taşıyor; bazılarıysa büfe tarzı yerlerden yiyecek alıyor. İşe giden kadınların sayısı erkekler kadar var.

Yetimhaneye ulaştığımızda, Uluslararası Kardeşlik Derneği’nin (İFA) buradaki yetimler için Türkiye’den organize ettiği paketleri ve diğer yardımları görüyoruz. Dernek yetkilileri, yardımların tamamının, yetimlere nasıl ulaştırılması gerektiğini uzun uzun anlatıyorlar. Benim dikkatimi, bir gün önce gelen dernek yetkilisinin, ikram edilecek tavukların nasıl kesileceğini aşçılara anlatmış olması çekiyor. Aşçının yanına beraber gittiğimizde o, tavukları nasıl kestiğini ve temizlediğini sorarken, mutfağın Anadolu’da düğün yemeği hazırlanan yere ne kadar çok benzediğini görüyorum. Oldukça sıcak bu yerde, altı geniş, üstü dar büyük kazanlar var. Barakadan yayılan keskin baharat kokusu yemek öncesi zihnimizi harekete geçirici ve iştahımızı açıcı tarzda değil.

Çocukların bazıları gerçekten yetim, bazıları ise anne babaları olduğu halde yetim. 5-6 yaşlarındaki yetimlerin arasında gezerken “Nam ki?” diye isimlerini soruyorum. Hangi oyunları oynadıklarını “Ki kale?” şeklinde sorarak dünyalarına girmeye çalışıyorum. Ellerindeki dünyalıkları alındığı için, aşırı derecede agresifleşen Bangladeşli büyüklerine nispeten, huzurlu çocuklar var karşımızda. İnsanlık için terazinin iyi tarafını doldurmaya çalışan gönüllüler ve insanları insanlığa çağırmanın ne kadar gerekli olduğunu haykıran Güney Doğu Asya’da bir yetimhane manzarası…

Kırsalda hayat yeşil ama sıcak

Coğrafi konum itibarı ile Bangladeş bir Güney Doğu Asya ülkesi. Hint Okyanusu’ndan başlayarak Himalaya sıradağlarına kadar tek parça bir ovaya sahip. Alabildiğine düz bu topraklar, pirinç tarlaları, ormanlar, yeşil muson bitki örtüsü; Jamuna Nehri’ne bağlı yüzlerce nehir yatağı ve yağmur sularının biriktirdiği binlerce göletle uyum içerisinde duruyor. Dakka’nın kuzeyinde bulunan Tangail’e yardım kolilerini doldurduğumuz dört kamyonetle hareket ediyoruz.

Pirinç tarlasını orağı ile hasat eden baba, gölette yüzen çocuklar, temizlik yapan anne, göle atılan balık düzeneği ve yakın çevrede otlayan inekler öyle bir tablo sunuyor ki; görenler onları dünyanın en mutlu insanları zannedebilir. İnsanla tabiatın uyum içinde olduğu bu tabloyu okumak için arabadan inip, iki tarafı oldukça iri katal meyveleriyle süslü ağaçların olduğu yoldan yürüyorum. Renklerin pürüzsüz yeşillikteki uyumu, hayal âlemindeki çiftçinin değerini artırıyor. Biçmeyi bırakıyor ve selamımı alıyor, oldukça doğal hareketlerle neden bu kadar çok terlediğimizi işaret ediyor. Ve gökyüzüne bakıyor, el hareketleri ile de “biraz daha sabredin yağmur geliyor” diyor. Dediği yağmur 3 gün sonra geliyor.

Köyler…

Tek katlı köy evleri aynı avluya bakan ayrı ayrı bölümler şeklinde kurulmuş. Evlerin bütün cepheleri çinko. Bu yüzden içerisi oldukça sıcak. Evlerin baktığı avluya çıkıp uzaklara doğru baktığınızda her yıl defalarca tasarlanan uçsuz bucaksız pirinç tarlaları oldukça etkileyici. Her evin yanında “pukur” isminde bir gölet var. Pukurlar muson yağmuru ile doluyor. Toprak su çekmediği için dolan göletler kalıcı oluyor ve köylüler bunları balık beslemek için değerlendiriyorlar. Pukurlara atılan balıklar, tavuk yemler gibi yemlenip büyütülüyor ve gelen misafirlere ikram ediliyor. Yılda iki defa balık alınan büyük pukurlar var. Ve bunlar buraya has, çiftçiliğin ayrı bir yüzü.

Yeni ulaştığımız Sirimorti köyünde pukur ile ilgili detaylı bilgi almak istiyoruz. İki yıl önce buraya gelen Ahmet Kemal Bey’in aracılığı ile pukur sahibini dinliyoruz. Balıklar 4 ayda 1,5 kiloya ulaşıyor. Kilosu 140 takaya satılıyor. Ahmet Kemal’in Bengalceyi ne kadar zamanda öğrendiğini merak ediyorum. Anadolu lisesinde 4 yıl İngilizce görmesine rağmen ilk geldiğinde çoğunluğu İngilizce konuşan Dakka’daki Bengladeşlilerle İngilizce konuşamamış. Ama Tangail’de iki ay içerisinde insanlarla anlaşmaya başladım diyor. Konuşulanların tamamını anlamasa da duygusal olarak güzel bir kanal yakalamış. Önce kucaklıyor insanları, sonra konuşuyor onlarla. Bir yabancının böyle yakın davranmaları onları etkiliyor. Öyle etkiliyor ki, Avrupa ve Amerika’daki enstitülerde NBA dersleri alarak tam bir hırs küpüne dönüştürülen, geleceğin iş adamlarına öğretilen “insanlara duygusal yatırım yapın” tavsiyesinin canlı örneği.

Cuma günü yoğun ve yorucu geçiyor. Kamyonetle taşınan koliler, Jamuna Nehri’nin karşısına teknelerle geçiriliyor. Karşı tarafta küçük atlı arabalara kolileri taşırken, nereden çıktığını anlayamadığımız onlarca çocuk toplanıyor. Bu atlarla köye doğru yola koyulduğumuzda çocuklarla beraber büyük bir grup oluşturuyoruz. Yürüdüğümüz toprak gayet verimli. Yılda 3 defa hasat alınabiliyormuş. Klasik tarım usulleri uygulandığı için ürünler az; ama doğal. Cuma namazını köyün camisinde meraklı bakışlarla beraber kılıyoruz.
Günün değerlendirme konuşması yıldızların sıra dışı parlaklığı altında yapılıyor… Uzaklardan bağrışmalar ve korna sesleri. Sivrisinekler ise işlerini yapmaktan çok keyifli olmalılar. Ulaştığımız köyün camisindeki sıra dışı tavırlı kişiyi Ramazan Bey anlattı. Yatağı, yorganı caminin bir köşesinde duran kişi sadece bu köye has değilmiş. Köy köy dolaşarak insanlara dini konularda konuşma yapıyormuş. Bu tarz uygulamalar Hindistan, Pakistan ve Bangladeş gibi ülkelerde yaygın görülüyormuş.

İkinci ayrıntıyı Seyfettin Bey anlatıyor. Üzerine para takılmış 40’lı yaşlarda bir kişiyle konuşmuş. Sünnet çocuğu gibi renkli elbiseler içindeki bu kişi aslında, seçilmiş yeni belediye başkanıymış. Sona sakladığım ayrıntı ise yemek ikram edilen evde yaşandı. Buralardan Mekke-Medine’ye gitmek zor olduğu için ikramda bulunan ev sahibi yaşlı kadına kolayca umre yapabilmesi için dua etmiştik. O ise bunu yeterli bulmamıştı. “Oğlumu okutmanızı istiyorum.” dedi. Bu istek yol olmadığı için atlarla gıda yardımı getirdiğimiz köyde işimizin gıda olmadığını hatırlattı. İnsanın ruhuna ulaşmak elbette onu doyurmaktan daha önemli.

Önemli olan, insana ulaşmak Son iki günü görüşmelere ayırıyoruz. Şehrini, sokağını, ovalarını, nehirlerini, gördüğümüz alış veriş yapıp konuştuğumuz, köylüleri ile sütlü çay içtiğimiz bu insanları daha iyi nasıl anlayabiliriz? Elbette onlar bize güler yüzlerini gösteriyorlar. Bangladeş’in sosyal hayatına kafa yoran, %33’lük okuryazar ve sözü değerli kişilere ziyaret için plan yapıyoruz. Plan yaparken, adı unutulmuş ama kendi hâlâ sosyal hayat içinde mevcut olan kast sistemini merak ediyor, araştırıyoruz.

Görüştüğümüz ilk kişi bir emekli albay Ahmet Faruk Bey. En büyük problemin zayıflayan aile hayatı olduğunu anlatıyor. İş için evinden ayrılan erkekler yıllar sonra döndüklerinde, hâli ile aile mefhumu çok zayıflamış oluyor. Ailenin zayıflaması bölgede konuşulmayan ama ciddi problem olarak duruyormuş. Avukat Kabir Hüseyin Bey ise son 30 yıldır çalkantı içinde olan ülkenin bir an önce durulması gerektiğini anlatıyor. Bangladeşliler Pakistan ile 20 yıl Bengalce konuşmak için savaşmışlar. 1952’de dil hareketi başarılı olmuş.

1971 yılında bağımsızlıklarını almışlar. Ancak ne var ki 1751 yılında ülkeye giren İngiltere, konuşulan İngilizceye bakılırsa hiç çıkmamış gibi. Buna bakarak, milyonlarca kişinin öldüğü dil savaşlarını anlamak mümkün değil.

Son ziyaret yerimiz Dakka’nın seçkin muhitlerinden Gülşan’da, bir dönem bakanlık da yapan Selahaddin Kasım Khan’ın evi. Selahaddin Bey’in dedesi Abdullatif Beloved İstanbul ve Osmanlı hayranı bir şahsiyetmiş. Dedesinin Osmanlı beyefendisi tarzındaki fesli fotoğraflarını gösteriyor. Baba Ak Han ise Pakistan’ın ilk Endüstri Bakanı. Selahaddin Bey torununa Babür geleneğinden bir ad koymuş. Ailenin kökenlerinin Babürlülerden geldiğini söylüyor.

Onunla İstanbul ve Osmanlı’yı konuşmaktan Bangladeş’i anlattırmaya fırsat bulamadık. Dede, baba, Selahaddin Bey ve onun torunu ile tanışma fırsatı bize, Osmanlı’nın binlerce kilometre uzakta bir aileye nasıl ulaştığını gösteriyor. Gerçek sevgi yüzyıl sonra da olsa nesillere miras kalıyor.

Kast sisteminin mağduru güzel insanları veda

Dakka’dan ayrılırken sağda tuğla fabrikaları ve bacalarından tüten duman bize elveda diyor. Arkada daha büyük fabrikalar ve bu ikisinin arasında tarlalar yer alıyor. Pirinç tarlalarının arasında göletlerde tekneleriyle balık avlayanlar var. Solda yine sağdaki pirinç tarlalarının aynısı. Tek fark Jamuna Nehri’nde nakliye yapan yolcu ve yük tekneleri. Evet, burada işçiye yevmiye 350 taka veriliyor. Normal bir mekânda ise bir bardak kahve 300 taka. İşçilerin gittiği şebeke suyu çekilmemiş barakalarda ise bir bardak sütlü çay 10 taka. Adı söylenmeyen bir sistem var ve şehir hijyen problemi çekiyor. Bütün bunlar 2010 yılının en mutlu insanları seçilen Bangladeşlilere ulaştığınızda çözülüyor. Hijyen geçici, önemli olan insana ulaşmak.

(Toplam 249 kez okundu. Bugün: 1)
PAYLAŞ:

Fikrinizi Belirtin.