ROMAN AKLI YÜCELTİRKEN GÖNÜL DİLİNİ KURUTUYOR

0

Roman’ın altın cağını yaşadığı söylense de hep eksik bir tarafları oldu. Batı’dan gelince ilk başlarda el üstünde tutulan romanın eğitimde, müfredatta, sınavda bu kadar karşımıza çıkması, yediden yetmişe hemen herkesin ‘Ne okuyorsun?’ sorusuna ‘roman’ diye cevap vermesi, romanın sorgulanmasını icap ettirdi. Roman üzerine yaptığı çalışmalarla adını duyuran Prof. Dr. Alaattin Karaca ile roman ve romanın unutturduğu türler, öldürdüğü gerçekler üzerine bir röportaj yaptık.
[Röportaj: Ümit Yüksel / Prof. Dr. Alaattin Karaca]

Roman tahlilleri üzerine çalışan akademisyen olarak onun yerini nasıl görüyorsunuz?

Çağımızın en gözde edebî türlerinden biri romandır. Buna karşılık şiirin alıcısı azaldı. Doğal olarak öğrencilerin en fazla muhatap olduğu edebî türdür roman. Roman esas itibariyle öykülemeye dayalı bir tür. içinde az ya da çok çatışma barındırır. Çatışma olmadan romanı kurmak zordur. Çatışma, romanda hadiseleri besleyen en önemli kaynaktır. Romanların konusu insanın insanla, doğayla, toplumla, kendisiyle çatışmalarıdır. Cemil Meriç’in ifadesini biraz değiştirirsek “Roman aklın dili, şiirse gönlün dilidir.” Günümüz eğitiminde roman çok okutulduğuna göre, gönlün dili şiirden koparılıyor demek. Buna karşılık aklın dili roman daha revaçta. Bu çağ roman çağı…

Şiir, sizin tabirinizle gönül dili, Osmanlı ile bitmiş midir?

Hayır bitmedi elbette. Gönül olduğu sürece şiir bitmez. Ancak bu sosyal değişmenin göstergesi. Makineleşmeye doğru seyreden maddiyatın öne çıktığı bir değişme. Dolayısıyla gönlün dili de zayıfladı. Bildirme dili egemen hayatımızda. Ayrıca, romanın soyutlamaya müsait bir dili yok. Dolayısıyla, devamlı roman okuyan bir insan, giderek daha rasyonelleşir, akılcı olmaya başlar ve çatışma arar, neden sonuç ilişkisine bakar artık, metafizikten uzaklaşır. Roman üzerine sürekli vurgu yaparsak, sadece neden-sonuç ilişkisiyle yetişen, metafizikten nispeten uzak bir kuşak da yetiştirmiş oluruz. Gönlün dili zayıflar, soyutlama yeteneğimizi de zayıflatırız. Oysa sanat bir soyutlama, şiirle daha soyut bir analiz yapma becerimizi bileyliyoruz. Şiir dili, insanın dil yeteneğini daha güçlendiriyor, düşünme ve tahlil becerisini artırıyor. Sürekli romana vurgu yapmak diğer türleri unutturmak, bu anlamda, dil yeteneğini zayıflatmak bakımından da bir eğitim problemi olarak karşımızı çıkıyor.

Günümüzde eğitimcilerin çoğu romanı telkin ediyor. Roman öncesine gidersek, İslam coğrafyasında edebî tür olarak ne vardı?

Önce şunu söyleyelim: İslam sanatlarında roman diye bir tür yoktu. Mesela; Osmanlı’da roman ile 19. yüzyılda, 1800’lü yıllarda karşılaşıyoruz. Ondan önce bizde roman yoktur, edebî tür olarak tanımıyoruz. Ondan önce şiir, halk hikâyeleri, destanlar, mesneviler vardı. Bu edebiyat dünyasının dünyayı, varlığı algısıyla bugünkü edebiyatın dünyayı, varlığı algısı çok farklı.

Hikâyeler ya da aruz vezninde şiirler, okullarda ders olarak okutuluyor muydu?

Tabi ki. O zaman, yani romandan önce Leyla ile Mecnun, Yusuf u Züleyha, Sadi’nin Bostan ve Gülistan’ı, Beydaba’nın Kelile ve Dimne’si, Attar’ın Mantıku’t-Tayr’ı vb. bunlar o devrin medreselerinde okunuyor ve müzakere ediliyordu. Dahası, dergâhlar bu konuda bir eğitim kurumu gibiydi. Dergâhlarda sufi şiirle besleniyordu halk. Bunun dışında halk hikâyeleri, sonra meddah hikâyeleri… Öğrenciler bunlarla besleniyordu. El yazısı ile çoğaltılıyor, orijinalinden okutuluyordu. Tabii bir de Arapça ve Farsça asıllarından okutuluyor, böylece İslâm dünyasında bir ortak edebî zevk oluşuyordu.

Daha sonraki dönemler, Tanzimat’la beraber bunun yerine roman çıktı. Şimdi roman, edebiyat müfredatımızın da gözdesi.

Bugüne geldiğimizde?

Bugün 8-10 yaşlarında, ergenliğe geçiş döneminde çocukların ellerine baktığımızda, akıl almaz bilimkurgu fantastik savaşlarla dolu, hiper bir dünyayı tasvir eden farklı öykü ve roman türleri ve bunların çoğunun da tercüme kitaplar olduğunu görüyoruz.
Burada yanlış olan nedir?

Problem bence şu, bizde çocuk ve gençlik edebiyatı zayıf, bir geleneğe yaslanmıyor, geleneklerimizden de kopuk, daha çok tercüme şeklinde oluşmuş. Artık tercüme yeni romanlarda, kahramanlar insan bile değil. Olağanüstü güçlerle donatılmış, elektronik metal yığınları, süper robotlar, vampirler, ‘safdirik’ serileri giderek yeni ergenlerin, gençlerin okuduğu şeyler. Yani aslına bakarsanız, Refik Halitler, Yakup Kadriler, Ömer Seyfettinler de unutuluyor. Zaten romanlara ağırlık vermekten şiiri unutmuşuz.

Çünkü şiir derinlikli, sanal dünyaya elverişli bir tür değil, gönle hitap eden bir tür. Bu çocuklara anlama ve idrak seviyesine uygun şiirler de vardı eskilerde. Şiir müfredattan olabildiğince çıktı. Öğretmenler de şairden çok roman yazarlarına yöneltiyor öğrencileri. Yanlış demeyelim ama bu eksik bir uygulama.

Gerçek hayattan kopmuş roman kahramanlarının ne gibi zararı olabilir ki?

Çocuklar veya gençliğe yeni adım atan öğrenciler ilk başta kurgu ile gerçeği ayırmakta zorlanırlar. Mesela; romanlarda bir çok aşk hikâyesi ile karşılaşacaklardır. Bu, sonuçta kurgudur. Buna benzer aşk hikâyeleri yaşamak gibi bir hayale de kapılacaklardır. Oysa gerçek hayatta aşkların hepsi, edebiyattaki gibi olmayabilir. Bence önce, çocuklara gerçek hayat bilgisinin romandan farklı olduğunu anlatmak gerekiyor. Kurgu ile gerçek arasındaki farkı bildirmek gerek. Onun için bugün yaygın olan olağanüstü bilim-kurgu ve savaş romanları zararlı olabilir. Nitekim kendisini Süpermen zanneden çocuklar çıkıyor. Çocukları romana geçmeden önce gerçek hayat ile yüzleştirmek, temel bilgileri, ahlaki kuralları öğretmekte fayda var.

Roman okuyarak ahlak kazanacağını, kültür sahibi olacağını bekleyen ebeveynler var.

Edebiyattan ahlakî amaç beklenmiştir hep. Bu tabii.

Ama edebiyat öncelikle güzelliği hedefler. Her edebî eser, ahlâk aşılamaz, aksini de yapar. Bence başlangıçta çocuğa ahlakı, güzeli ve doğruyu öğretmek gerek. Sonra çocuk ölçüsünü kendi koyar ve okuduğu edebî eseri de bu ölçüye göre değerlendirir. Tabii ki, çirkinliği, şiddeti, ahlaksızlığı teşvik eden edebiyattan sakınmak gerek. Romana yaptığımız vurgu kadar kendi edebî türlerimize vurgu yapmıyoruz. Bence asıl problem bu. Sürekli romana vurgu yapmak, müfredatta sürekli onu işlemek, okullarda sınavlarda, roman türünü başköşeye oturtmak diğer türleri de bitiriyor. Kendi kültürümüzün ürünü olan edebî türlerle ilgili sorular sorulmadığı için bağ kurma gereğini de duymuyoruz. Bizimkisi gelenekten kopuk bir edebiyat eğitimi. ÖSYM’ye ilk ve ortaöğretim müfredatlarını hazırlayanlara bu konuda büyük iş düşüyor.

Tarihteki edebî türleri müfredata aldığımızda öğrenciler bunları anlamayacaklardır denilebilir?

Çocuklara Leyla ile Mecnun’u Hüsn ü Aşk’ı doğrudan, aslından okursanız anlamazlar. Onların dünyasında bunların nesnel karşılığı yoktur, hayal bile edemezler. Tabi ki bunu almak, bunlardan beslenmek gerekiyor. Aynısını okutsanız Edebiyat bölümlerinde bile anlamıyorlar. Usul olarak şöyle bir yol izlenebilir. Geçmiş eserlerden yeni bir dille, yorumla iyi, yeni şeyler çıkarılabilir. Burada yazarlara çok iş düşüyor. Yazarlar bu kitapları asıllarından okuyup, anlayıp, idrak edip, oradan yararlanıp, yenileyerek, dönüştürerek genç okurlara, sinemaya, tiyatroya aktarabilirler. Süreklilik böyle olur, kültürde sürekliliğimiz kaybolduğu gibi, edebiyatta da koptuk tabi.

Kültürde süreklilikten ne anlamalıyız?

Kültürde süreklilik olmazsa kuşaklar birbirini anlayamaz, süreklilikte radikal kopuşlar, kırılmalar olduğu için çatışırız. İlhan Berk bir günlüğünde “Ben Baki’yi her akşam okuyorum; ama anlamıyorum.” diyor. Niye anlamıyor, onu suçlamamak lazım, kültürde kopan bir şey var bir boşluk oluşmuş. Oysa kültürde kopukluk olmaz, geçmişten geleceğe kültür bir süreklilik içinde akar. Edebiyat da böyle.

O kopukluk bir boşluk oluşturdu. Kitap açısından o boşluğu en fazla roman mı doldurdu?

Öyle görünüyor. Akademisyen olarak “Roman yok olsun” demem. Ama şunu düşünürüm, bizim kendimize has sanatlarımız var. Ben bunların canlandırılmasını, yeni yorumlarla genç okurlara yeni eserlerin içerisinde sunulmasını beklerdim. Öncelikle hat sanatında, ebruda, nakışta, meddahta, karagözde yeni şeyler beklerdim. Öz sanatlarımızda süreklilik isterdim. Sonra bunların okullarda gençlere öğretilmesini, bu geleneksel sanadara müfredatımızda yer verilmesini beklerdim. Soruyu böyle sormak gerekiyor.

Mevzu zaten, roman düşmanı olmak değil

Okurlar böyle anlamasın diye söyledim. Yapılması gereken şu, en azından liselerden itibaren batı sanatlarına olduğu gibi İslam sanatlarına, bize has edebî türlere de yer, bilgi verilsin, uygulama yapılsın. Netice olarak üniversite sınavında öğretilen bilgi gereği onlar da sorulsun. Devamlı aynı türe sürekli vurgu yapılması bu anlamda bir eksiklik. Hayata romanın penceresinden bakmak yanında, şiirle bakmak da önemli..

Diğer sanatlar ve türlerin sanat hayatımızda yer bulması sınavlarda gün yüzüne çıkması lazım. Romanın bu kadar vurgulanması diğer türlere haksızlık olur

Sorularımızı Sezai Bey’in Leyla ile Mecnun’u üzerine sorup, çocuğu Fuzuli’ye doğru götürebilmeliydik, günümüzü geçmişe böyle bağlamalıydık. Süreklilik böyle oluyor ancak.

Salt Fuzuli üzerinden sorulduğunda çocuk kavrayamıyor. Onun için öncelikle çağdaş eserlerde geleneğin yer alması gerek. Sonra da soruları, çağdaş üzerinden sormak, ama geleneğe bağlanacak şekilde sormak gerek. Diğer türden sorular, ezbere dayanır. Ayrıca aslolan şeylerden biri şu: Gelenekssel sanatlarımıza müfredatlarda yer vermek. Üniversitelerin Güzel Sanatlar Bölümlerinde ebru, nakış, minyatür, hat gibi sanatlara ne kadar ver veriliyor? Yeterince yer verildiğini sanmıyorum.

Son olarak

Bir divan şairimiz “Benim şiirim midyenin içindeki inciye benzer. Onu anlamak için mana dalgıcı olmak gerekiyor.” diyor. Bunu günümüze doğru çekmek mümkün mü bilmiyorum.

Sanatçı da okur da ehl-i dil olacak. Bizim mana dalgıcı yazar ve okurlara ihtiyacımız var. Okur da yazar da bu endişeyi taşımalı. Bu endişeye sahip bir sanat ehli olursa bütün sorulara ve endişelere mahal kalmaz. Aksi takdirde, derin olmayan bir sanat ehli ve okur ehli, devam edip gidecektir.

İyi sanatkâr, kökünü bilen kendi sanat felsefemizi bilen yazar ve şairlere ve okurlara ihtiyacımız var. Yoksa küresel sanat fırtınasına yenik düşeriz.

(Toplam 141 kez okundu. Bugün: 1)
PAYLAŞ:

Fikrinizi Belirtin.