Sadeliğin Tadı “Rize Simidi”

1

 

Rize’ye ilk gelenler un, tuz ve sudan yapılmış son derece sade Rize simidini alıcı olmayan gözlerle incelerler. Çay yanında iştahla ve sürekli yenildiğini görünce dayanamayıp tadına bakmak için ucundan bir parça alırlar. İlk başta hiç de rağbet edilecek gibi gelmez, sonradan ise tazesine hiç doyum olmaz. Sonunda ayrılırken valizinizde büyük bir yer ayırmışsınızdır.

Bir sonbaharda ulaştığımız Rize’de sadeliğin bu kusursuz ahengi ile tanıştık ve aynen yukarıdaki satırlar bizim için de gerçek oldu. Yeni gittiğiniz yerdeki insanların rağbet ettiği yemekten, önce uzak durmaya çalışırsınız. Sonra kendiniz kaptırır, hatta o yemeğin kültür elçisi olabilirsiniz. Bunun sebebi çoğunlukla yerel kültüre ve lezzete intibaktandır.

Çevrenin tesirinde yemek

İlk bakışta göçmen çocukları, ailelerinin kültürü ve dili ile alakadar olmazlar. Daha çok çevrelerinin kültürü, dili hatta aksanı ile ilgilenirler. Bir yeri gezerken de etrafa bakışımız böyledir. Rize simidi örneğinden bunu anlamak mümkün. Çünkü yerel kültür, yerel şartlara intibak, yavaş yavaş insanı içine çekiyor. Buna siz yerel milliyetçiliğin, vatanseverliğin (local patriotism) baskısı da, davranışın çevrenin beğenisine göre yeniden şekillenmesi de diyebilirsiniz. Gezi esnasında yemek seçimleri de böyle şekilleniyor.

Simit Türkiye’nin her yöresinde yakın malzemeden ama farklı lezzetlerde bulunuyor. Ancak İzmir’in gevreği, Rize’nin kerkeli bunların içinden dikkat çekici bir şekilde ayrılıyor. İlk Rize’nin güzel tepelerinden ziraat çay bahçesinde tanıştığımız Rize simidinin dikkat çekici farkını görünce peşini bırakmadık ve yılların simitçisi Kale Simit’e yolumuzu düşürdük.

Günde 10 bin simit

Dökülmez, saçılmaz, tazesi ayrı, bayatı ayrı güzel, kilo aldırmaz, çay yanından ayrılmaz… Yılların simitçisi Ahmet Amca’nın Rize simidini anlattığı bu cümleler günde ürettikleri 10 bine yakın simit için geçerli. Çünkü gezdiğimiz bu iki katlı fırında sadece simit yapılıyor. Yapılan simitler poşet poşet satılıyor. Öyle ki tezgâhta uzun değneği ile Ahmet Amca büyük boy poşetlere doldurmaya yetişemiyor.

Un, tuz, su ve az da maya ile hamur arka tarafta yoğruluyor. Baklavalık un kullanılıyor ve yoğurma makinelerle yapılıyor. 1-2 saat dinlenen hamur elde yuvarlanarak simit haline getiriliyor. Çam ya da kestane ağacından yapılan ve adına “pasa” denilen tahtaların üzerinde bir süre dinlendiriliyor. Bundan sonra Rize simidinin diğer simitlerden farkı uygulanıyor; 1-2 dakika kaynar suda makarna gibi pişiriliyor. Böylece sıkı bir dokuya sahip olan simit bekledikçe kendini biraz daha koruyor. Hiç susam kullanılmıyor. Sıcak sudan çıkarılan haşlanmış simitler dinlendirilip pekmez suyuna batırılıyor. ‘Kokulu siyah üzüm pekmezi’ diyor usta; soğuk olan bu pekmez yarı yarıya su ile karıştırılmış. Üzerindeki pekmez kuruduktan sonra simit fırına veriliyor.

“Başka şubemiz yok!”

‘Farklı yerde şubemiz yok’ sözünü burada da duyuyoruz. Sebebini sorduğumuzda yoğurma, haşlama ve pişirme bölümleri tam bir insicam içerisinde olması gerekiyor. Ama farklı yerlerde bu üç bölüm için yetişmiş ustayı bir araya getirmek çoğu zaman mümkün olmuyormuş. Kısacası, her aşaması özel işçilik ve ustalık gerektiren simitlerin kıvamını tutturmak zormuş.

İnsanların damaklarında kalıcı izler bırakan simit ekibinin yanından ayrıldığımızda arkada kalıcı izler bırakan insanların, ekiplerin uzak bir diyarda da olsalar aranıp bulunduğunu fark ediyoruz. Çünkü düzenli olarak İstanbul ve Bursa gibi illere simit göndermek başka şekilde açıklanamaz.  İnsanoğlunun un, tuz ve suya Rize usulüyle sade ve zarif dokunuşu, ortaya bekledikçe lezzeti artan bir simit çıkartıyor.

(Toplam 263 kez okundu. Bugün: 1)
PAYLAŞ:

1 Yorum

Fikrinizi Belirtin.