Bu Savaş Bizim Savaşımız Değil

0

Ben artık sadece bir Anzak askeriyim. Ne sevdiğim yemekler, kokular ne de sevdiğim insanlar… Ben artık bir sayıyım. Yaşayan bir sayı. Ölürsem o zaman da bir sayı olacağım. “Vatan uğruna kahramanca” ölmüş bir sayı.

Kuşkusuz Birinci Cihan Harbi’nin en ehemmiyetli cephelerinden biriydi Çanakkale. Dünyanın dört bir yanından gelen bir milyona yakın asker… İngiltere, İskoçya, İrlanda, Kanada, Avustralya, Yeni Zelanda, Fransa, Sudan, Somali, Senegal, Mısır, Cezayir, Rusya, Hindistan, Nepal ve Filistin’den Yahudiler… Gelibolu Yarımadası’nın kıyılarında ve sarp yamaçlarında çarpışmış, inandıkları değerler uğruna her şeyden vazgeçmişlerdi. Peki, neydi o değerler, hangi şuurla gelmişlerdi?

1914 yazında savaşa gönüllü dâhil olan binlerce ANZAC (Australian and New Zealander Army Corps – Avustralya-Yeni Zelanda Ordu Birlikleri) kendilerine neden gönüllü oldukları sorulduğunda; kimi bir anlık gaflet ve dikkatsizlik, kimi Billy Hughes’in (Avustralya Genel Valisi) kız kardeşimi askere almasına mani olmak için, kimi de Frogi’lerin (Fransızların), gerçekten frog (kurbağa) yiyip yemediklerini görmek için cevabını veriyordu.

Oysa harbin ilk ayları geride bırakıldığında ve efkâr-ı umumiye “savaş” hakkında tecrübeli hale geldiğinde; aynı mevzudaki sorulara daha ciddi cevaplar verilmeye başlanmıştı. Bu defa da kimisi vatan, memleket ve bayrak için derken; kimi de sosyal baskılar yüzünden “komşunun oğlu, babası gittiği için.” diyordu. Hatta kimileri de ülkeleri Avustralya hakkında; “Dünyanın dibinde!” bir yer yakıştırması yaparak; bu savaş vesilesiyle o tarihlerde tahayyül edemeyecekleri yurt dışı macerası heyecanını haykırıyorlardı.

Ne var ki, başlangıçta bu tozpembe hayaller Mehmetçiğin Çanakkale’de sıradağlar gibi set örmesiyle son bulacak ve işin ciddiyetini kavrayarak romantik savaş düşlerinden hızla uyanmaya başlayacaklardı.

İşte onlardan biri… Anzak askeri John Taylor’ın Çanakkale Muharebeleri sırasında ailesine yazdığı mektubu ve feryadı:

“Sevgili ve bir zamanlar mutlu ailem.

Gelibolu cehenneminden hepinize merhaba! Bu mektubu size yazmak niyetinde değildim. Aslında ben artık kimseyle konuşmak, kimsenin yüzünü görmek istediğimden de emin değilim. Hem siz benim buraya cehennem dediğime bakmayın burası hakikaten güzel bir yer.

Üzerleri toz toprakla örtülmeden önce zeytin ağaçlarının bolluğu, savaşa aldırmadan her yanda pıtır pıtır açan kırmızı gelinciklerin neşesi, akşamları yarımadayı kızıla boyayarak batan güneşin insanın içini acıtan güzelliği ve bir de Gelibolu bülbülleri…

Gelibolu’da hâlâ un ufak olmadan kalan küçük bir ruh parçam mevcutsa bunu bülbüller sağlamıştır. Eğer o sırada bir Türk öldürmüyor ya da Türkler tarafından öldürülmüyorsak, Gelibolu’nun muhteşem gurubunu seyrediyoruz. Ege Denizi’nin içine gömülen güneşin biraz önce Pasifik Okyanusu’ndan yükselerek Yeni Zelanda’da ki ertesi günü aydınlattığını bilmek insanın canını acıtıyor. Fakat bu acı hissi çok kısa sürüyor, sonra yeniden katılaşıyorum. Artık saatlerce hiçbir şey hissetmiyor ve duymuyorum. Bu arada sadece bakıyor, saklanıyor, ateş ediyor, süngü takıyor, düşman öldürüyor, bit ayıklıyor, yemek diye verdikleri kuru bisküvi, kraker, kuru et parçalarını kemiriyor, zaman olursa yatıyor, çok ender olarak da uyuyorum.

Ben artık sadece bir Anzak askeriyim. Ne sevdiğim yemekler, kokular ne de sevdiğim insanlar… Ben artık bir sayıyım. Yaşayan bir sayı. Ölürsem o zaman da bir sayı olacağım. “Vatan uğruna kahramanca” ölmüş bir sayı.

Kahramanca ve vatan uğruna! Kahramanlık mı? Hadi yaa. Kahramanlık zorla olmaz. Vatana gelince… Burası Türklerin vatanı ve bu savaş bizim savaşımız değil. Bizler İngilizlerin de söyledikleri gibi sadece “hevesli oğlan çocukları”yız. Asıl kahraman olan Türkler. “Johnny Türk” dediğimiz Türkler vatanlarını savunmak için bize karşı çok ağır şartlar altında direniyorlar ve kahramanca ölen asıl onlar. Geçen hafta ölüleri gömmek için karşılıklı ateşkes ilan edildiğinde ilk defa Türkleri yakından ve canlıyken gördük. Türkler bize anlatılan canavarlara benzemiyordu. Onlar da gözlerinde endişe ve keder olan genç insanlardı. Onların da arkalarında bekleyen üzüntülü aileleri, yaşlı anne-babaları, karıları belki de sevgilileri vardı. Onlar da yaralanınca acı çekiyor, onlar da gencecik hayallerini bırakıp ölüyorlar. Türkler de insandı.

Bana ikramda bulunan iki Türk’e ben de konserve et verdim, ama kabul etmediler. Bu sığır etidir dediysem de inanmadılar. Aslında anlamadılar. O zaman ellerimle kafama boynuz yapıp öküz gibi böğürdüm. Güldüler. Ben de güldüm. Orada savaş meydanında etrafımız askerlerin cesetleriyle doluydu, biz düşmandık ve birbirimize gülüyorduk. Bana ikramda bulunan Türklerden biri “sen no İngiliz” diye şaşırarak sordu. “Ben İngiliz değilim” dedim. Sonra elini uzattı “ben Türk” dedi. Bana uzatılan eli tuttum. Orada, Gelibolu’nun en kanlı savaşlarının yapıldığı o tepede, el sıkıştık. Ben artık bu adamla nasıl düşman olabilirdim? Ben bu adamla neden düşman olmuştum ki? Düşmanım, o anda artık arkadaş Türk olmuştu. Ben bu savaşta ölmeyi reddediyorum. Bu benim savaşım değil. Fakat yaşamak için de hiç isteğim kalmadı. Tanrım günahlarımı affet. Hepinizi çok seviyorum. Ebediyen sizin oğlunuz.”

Alistair John Taylor

10 Ağustos 1915 – Gelibolu

PAYLAŞ:

Fikrinizi Belirtin.