Seyyahların Gözünden İstanbul’un Değişimi

0

Dünyada çoğu şey kendi hali üzere baki kalmadığı gibi İstanbul’da belirli dönemlerde değişime uğradı. En büyük değişimini Osmanlı Devleti’nin başşehri olduktan sonra yaşadı. Bizans dönemi eserlerinin yerini fetihle birlikte camiler, medreseler, hamamlar aldı. Şehir giderek gelişmeye, Osmanlı’nın sanat ve estetiğini yansıtmaya başladı. Cumhuriyetin ilk yıllarında ise şehir plansız göç ve yapılaşma ile güzelliğini kaybetmeye başladıysa da tahribatlara karşı eski değerinin iadesi için direnmesi takdire şayandır.
İstanbul farklı tarihlerde çok kişiyi misafir etti. Her devirde dünyanın farklı bölgesinden insanlar İstanbul’u görmek için geldiler ve gördüklerinin kaydettiler. Biz de seyyahların kaleme aldıkları, üzerleri tozlanmış, içlerinde nice hazineler saklı eserlerden, İstanbul’un tarihi süreç içerisinde uğradığı değişimleri anlatmaya çalışacağız.

Seyahatnameler genel olarak, zahmetli ve uzun bir yolculuğu göze alamayanlar tarafından merakla okunmuştur. Bütün bir kütüphaneyi dolduracak kadar fazla olan İstanbul ile alakalı seyahat kitaplarından 3-5 eser dışında geri kalanları sonuna kadar okunamayan ve bir daha da ele alınamayan eserlerdir. Şurası bir gerçektir ki seyyahların anlattıkları, kusurlu bir aynadan yansıyan görüntülere benzer. Ne var ki bu görüntüler tam olmasa bile, aslının sadık bir yansımasıdır.

Fetih öncesi İstanbul nasıldı?

İstanbul’un daha Bizans yönetiminde olduğu devirlerde, şehri ziyaret için Fransa’dan yola çıkan Bertrandon de la Broquiere isimli seyyah, Akdeniz üzerinden önce Kudüs’ü ziyaret etti. Daha sonra karayolu ile İstanbul’a gelmek istedi. Seyyah o dönemin İstanbul’unu anlatırken şu ifadeleri kullanır:

“İstanbul çok büyük ve cezp edici bir şehirdir. Burası üç köşeli bir kalkana benzer. Köşelerden biri San George’un kolu adını verdiğimiz boğaz üzerindedir. Bir diğeri körfezin kuzey yakasında yer alan liman üzerindedir. İstanbul çeşitli semtlerden meydana gelmişti ve içinde meskûn yerlerden çok boş araziler bulunuyordu. Ayasofya’nın önünde bulunan hidopromda at yarışları düzenleniyor ve imparatorda bu yarışlara iştirak ediyordu.”

Seyyah Bertrandon’un anlattıklarından dikkatinizi kiliselerden, imparatordan ve Ayasofya’dan başkası dikkatinizi çekmedi sanırım. Doğru, çünkü daha fetih gerçekleşmedi. İstanbul hak ettiği gerçek estetik ve güzelliğine kavuşmayı bekliyor.

Fethinle beraber İstanbul’da neler değişti

Osmanlı, fethettikten sonra İstanbul’u bir İslam şehri yapmak için birbirinden değerli ve devrine göre inanılmaz büyük projelere başladı. Bugün ortaya çıkan estetik, i duyguları mest eden mistik siluet kolay ortaya çıkmadı. Ancak 16. yüzyılda hâlâ şehirde Bizans tesiri hissedilmekteydi. 1509 yılında meydana gelen zelzelede birçok Bizans eser yıkılmış, Fatih ve Beyazıt Camileri’nin kubbeleri de çökmüştü. Zelzele sonrası enkaz altında kalmaktan korkan halk, ahşap evler yapmaya başladı. Bu sebeple bu yüzyılda İstanbul’a gelen seyyahlar şehrin evlerini çirkin, gayet basit, kerpiç veya pişmemiş tuğlalardan yapılmış evler olarak görmüşler ve anlatmışlardı. Bu haldeyken bile seyyahların İstanbul’un ihtişamı karşısında onu övmeleri “beldelerin efendisi” olmasından kaynaklansa gerek.
İşte bu seyyahlardan birisi Fransız Philippe Du Frense-Canaye idi. Eski seyyahların kitaplarını okuyan Canaye, kendisi de seyahat etmek ve yeni şeyler öğrenmek ister. 1573 yılında geldiği İstanbul’da üç ay kalır ve bu arada şehri gezme imkânı bulur. Seyretmek ayrıcalığına sahip olduğu İstanbul’un henüz tesiri altındayken yazdığı seyahat notları yer yer tazelik ve gençlik esintileri ile doludur. Canaye İstanbul’u şöyle anlatır:

“Burada gördüklerimizden o kadar hayranlık ve hayret içinde kalmıştık ki kendimizi yeni bir cennete gelmiş zannediyor, Konstantinopolis şehrinin usul usul yayıldığı yemyeşil ve verimli tepelerin güzelliği karşısında şaşırıp kalıyorduk. Burada o kadar çok bahçe ve selvi ağacı vardı ki uzaktan bakınca bir şehirden çok, bol yapraklı bir orman içindeki çoban kulübelerini görür gibi oluyorduk.”

İstanbul’a fetihten önce gelen Bertrandon de la Broquiere, şehirde bulunan boş arazilerden bahsediyordu. 16.yüzyılda gelen Canaye ise artık şehrin genişlediğinden, boş arazilerin bahçelerle dolduğundan, uzaktan bakınca şehrin ormanın içindeymiş gibi göründüğünden bahsediyordu. Yani İstanbul artık değişmişti ve seyyahlar bu değişime tanıklık etmişti.

Silüet hâlâ Osmanlı estetiğini yansıtıyor

19. yüzyıla gelindiğinde İstanbul’un cazibesi ve güzelliği, seyyahlar üzerindeki tesirini arttırmıştı. O yıllarda İstanbul’u ziyaret etme fırsatı bulan Pierre Loti şehrin silüetini şöyle anlatıyor:

“Ah be İstanbul! Beni hala büyüleyen isimler arasında hep o olmuştur. Onun ismi telaffuz edilir edilmez, gözlerimin önünde yavaş yavaş bir görüntü şekilllenmeye başlar. Göklerde, çok yükseklerde, olabildiğince yükseklerde, öncelikle uzakların belirsizliği içinde, dev gibi bir şey, şehrin kıyas götürmez silueti belirir. Her şeyin belirsiz olduğu hemen hemen kaybolduğu anda sadece ulu kubbeler, minareler denizin ürperten sisinin üzerinden her zaman görünüyordu; yalnızca İstanbul’un o muhteşem yüksek sınırları varlığını sürdürüyordu.”
1816’dan 1820 ‘ye kadar diplomat sıfatıyla İstanbul’da kalan Marcellus Vikontu şehirden üzülerek ayrılmıştı. Seyyah, muhtemelen yedi tepeden birinde kaybolan şehrin siluetine son kez bakarken, anlık duygularını şu sözleriyle anlatmaya çalışmıştı:

“O gün sırtlarındaki tepeye çıktım. Dünyanın en güzel şehrine, Konstantinos Sarayı’nın harabelerine, imparatorların büyük surlarına, camilerin parıldayan kubbelerine, güneş altında ışıl ışıl kıpırdayan denizlerine elveda demek için döne döne son kez baktım.”

Her iki seyyahın ortak noktası İstanbul’un siluetinde artık kalıcı iz bırakan, camiler, kubbeler ve tepeler üzerinde yayılan şehrin denizle kurduğu insicamlı bütünlük. Artık Bizans döneminin izleri iyiden iyiye kaybolmuş, imparatorların surları yıkılmış, yerine Osmanlı sanat ve estetiğinin göstergesi olan kubbeler, camiler, medreseler ve Osmanlı mimarisinin parçası evler gelmişti.

İstanbul için gerilemenin ismi: cumhuriyet

Cumhuriyetin ilan edildiği ve Ankara’nın başkent yapıldığı yıllar İstanbul için gerileme dönemleri olmuştur. İlk yıllarda İstanbul’un nüfusunda bir düşüş olmuş, şehrin nüfusu neredeyse yarıya düşmüştür. Arkasından nüfusta plansız hızlı bir yükseliş yaşanmış, plansız binalar inşa edilmiş hatta başına buyruk yavaş yavaş İstanbul haritasında beliren mahalleler olmuştur. Daha sonra ismi varoşlara çıkacak bu semt sakinleri, şehir içinde kendilerini ikinci sınıf insan olarak görmüşler ve alt kültür kavramları türetilmiş.

Yine de bu dönemin şehreminleri ulaşım ve yangın alanlarında bazı imar faaliyetleri başlatmışlardır. Dr. Emin Erkul’un şehreminliği yaptığı 1924-1928 yıllarında bir imar komisyonu kurulmuştur. Bütün yapılan imar faaliyetlerine rağmen cumhuriyetin ilk on yılı İstanbul için çok çetin geçmiştir. Bu dönemde bütün kaynakların Ankara’nın inşasına ayrıldığı, eski başkentin bilerek ihmal edildiği birçok yazar tarafından dile getirilmiştir. Bununla birlikte, Ankara için 1928 yılında yapılan şehircilik yarışmasından sonra 1933 yılında İstanbul için de aynı şekilde bir yarışma düzenlemesine karar verilmiştir. İstanbul Belediyesi tarafından Alfred Agache, Henri Prost ve Herman Ehlgözt’e yarışma için davet gönderilmiştir. Belki de İstanbul için sonun başlangıcı olan bu proje yarışmasında Prost daveti geri çevirir ve diğer iki uzman hazırladıkları projeyi belediyeye sunmuşlardır.
Şehre zorla Roma silueti kazandırılmaya çalışılıyor

İstanbul Belediye’sinin şehircilik yarışmasından gelen teklifi reddeden Prost, 1933 yılı sonunda Paris büyükelçiliği tarafından Yalova’da bir kaplıca yerleşimi planlamak üzere davet edilir. 1935 yazında İstanbul’a gelir ve belediye başkanı tarafından İstanbul’un planlamasında “danışman” olarak çalışmasına yönelik bir teklif alır. İstanbul’un planlanması için seçilmiş olmasının sebebi, bu yıllarda Paris’in planlamasını da yapıyor olmasıdır.
Henri Prost, İstanbul Avrupa Ciheti Nazım Planı’nı Ekim 1937’de tamamlar ve 1939-1948 yılları arasında Boğaziçi’nin her iki yakasındaki yerleşimlerin planları üzerinde çalışır. Prost’un İstanbul planlamasının başlıca üç noktası; çevre sağlığı, ulaşım ve estetiktir.

Prost, İstanbul planlamasının bir “gelişme planı” olması gerektiğini savunmuş, birbirinden kopuk gelişmiş olan şehri bir omurga çevresinde yeniden yapılandırmayı hedeflemiştir.
Şehrin tarihi merkezi ile kuzeyde Taksim çevresinde meydana gelen yeni merkez, kuzey-güney yönünde iki ana yol güzergâhının oluşturduğu ulaşım omurgası ile birbirine bağlamakta, böylece Haliç’in ayırdığı şehir bütünleştirilmektedir. Prost, mevcut şehir içerisinden geçirdiği bu iki ana yol güzergâhını, Haliç’in kuzeyinde tepe ve vadilerden geçecek otoyollar şeklinde planlamıştı. Bu yolların inşası ile beraber önüne çıkabilecek her türlü Osmanlı eserinin yıkılması meşrulaştırılacaktır.

Prost’un planları yıkmak ve tekrar yapmak üzerineydi. Yani şehir planı için tarihi olsun veya olmasın her türlü eser yıkılabilirdi. Taksim Topçu Kışlası hakkında 1940 yılında Prost’un önerileri doğrultusunda yıkım kararı çıktığı da bilinmektedir. Bu tarihlerde Prost için yapılan bir eleştiri de onun İstanbul’dan Osmanlı siluetini silip, yerine Bizans ve Roma siluetlerini getirmeye çalışmasıdır.

Midyat’a pirince giderken evdeki bulgurdan olmak

1956 Eylül ayında şehrin bir bölümünde başlayan imar operasyonları İstanbul’un büyük bir bölümünde yaşanan istimlak, yıkımın kolay ve itirazsız kabullenildiğini kayda geçmek gerekir. O yıllarda motorlu taşıtlarla ulusal pazarı birbirine bağlayabilmek için karayollarına yoğun bir yatırım yapılıyordu. 1950 yılında kurulan Karayolları Genel Müdürlüğü’nün prestijinin ülke içinde en yüksek olduğu sırada, İstanbul’un imarında da karayolcuların önemli görevler almaları doğaldı. Dönemin imar planlarının önemli figürlerinden olan karayolları uzmanı Muzaffer Uluşahin’in “Bu şehir kamburdur, düzeltelim,” sözünden de anlaşılabileceği gibi, yolların topografyaya uygun olması ya da geleneksel mimarinin ve dokunun dikkate alınması öncelikli hedef değildi.
1950’lerdeki imar anlayışı esas olarak hız ve tarihi ahlaktan mahrum, faydacılığa dayanmaktadır. Bu sebeple planlarla uğraşacak zaman yoktur, eski planlardan yapılan alıntılar, birbirinden çok farklı Avrupa şehirlerinden rastgele seçilmiş projeler ve henüz proje aşamasına gelmemiş fikirler arasında hızlıca bir yol seçip imarın temposunu hiç düşürmemek gerekiyordu.

Bütün “kaba sabalığı, görgüsüzlüğüyle” beraber 1950’lelerin imar çalışmaları, gelişmekte olan sanayinin mal akışına belli bir akışkanlık kazandırdığını, özellikle Londra Asfaltı, Haydarpaşa-Pendik gibi yeni açılan yolların şehrin doğu ve batı Marmara’ya doğru genişlemesini hızlandırdığı söylenebilir. Ayrıca daha sonraları açılan birinci ve ikinci köprülerle beraber şehir kuzeye doğru genişlemeye, ticaret merkezleri Levent, Mecidiyeköy, Şişli taraflarına doğru kaymaya başlamıştı.

“Kara kara” yollar ve beton yığınlar devri başlıyor

Nasıl oldu ise son yüzyılda şehirlerdeki nüfus kırsaldaki nüfusu geçmiş durumda. Bu durum dünyada ilk kez oluyor. Şehre yoğun rağbetin bedeli İstanbul için ağır olmuş ve 2000’li yıllara gelindiğinde İstanbul’da parsellenip satılmadık alan kalmamıştır. Emlak spekülasyonuna, AVM furyasına ve birbirinin aynı beton yığınlarının inşasına dayalı vizyon, hem şehir merkezini esas İstanbul’dan ayırıyor hem de kuzey ormanlarının istilasına izin veriyordu.
Son yıllardaki seyyahların notlarına bakıldığında, İstanbul’un eşsiz güzelliğinden ve tarihi siluetin verdiği tesirden eser kalmamış durumda. Yoğun trafik ve nüfus Osmanlı’dan kalan son izlerin tesirini fısıldayan metinler çıkartmaya da mani oluyor gibi. Ne var ki bu tarihe kadar her seyyah, İstanbul’un dar sokaklarından, mezarlıklarından, esnaflarından, yangınlarından daha birçok şeyden iyi kötü bahsetmiştir. Kimi seyyah İstanbul’u Türkler’e fazla görmüştür ancak kimi seyyah da Osmanlı yönetimine saygı duymuştur. Seyyahların görüşlerinde hemfikir oldukları ortak nokta ise İstanbul’un ilham veren manzarasıdır.

Metinlerden başımızı kaldırıp son bir değerlendirme yaptığımızda, bir devre kadar seyyahlar insanlara İstanbul’u, tarihinin derinliklerindeki tesirle kucaklayan bir belde olarak sunmuşlar. İstanbul için onların dikkatini caddeleri cetvelle çizilen, etrafı yollarla sarılan, evleri birbirine benzeyen, büyük AVM’lerle kaplanmış hali çekmemiş. Seyyahların şehrin metropole kaçan yüzünü ona yakıştırmamalarını anlıyoruz.

Kaynaklar 1-Ebesolt, Jean(1996). Bizans İstanbul’u ve Doğu Seyyahları. İstanbul: Pera Turizm ve Ticaret A.Ş. Yayınları; 2-Dirimtekin, Feridun (1964). Ecnebi Seyyahlara Nazaran 16. Yüzyılda İstanbul. İstanbul: Baha Matbaası; 3- Refik, Ahmet (1998). Eski İstanbul. İstanbul: İletişim yay.; 4-Balıkhane nazırı Ali Rıza Bey (2001). Eski Zamanlarda İstanbul Hayatı. İstanbul: Kitapevi Yayınları

(Toplam 11 kez okundu. Bugün: 1)
PAYLAŞ:

Fikrinizi Belirtin.