SULTAN ABDÜLHAMİD HAN’DAN PASTEUR’E 10 BİN FRANK YARDIM

0

Geçmişten bugüne insanlığın en büyük afetlerinden biri de köyleri, kasabaları, şehirleri, ülkeleri ve orduları kısa bir sürede yok eden salgın hastalıklardır. Hayvandan, topraktan, sudan veya insandan insana geçen veba, sıtma, tifo, çiçek, kolera, difteri, kızıl, kızamık, dizanteri, verem ve grip gibi hastalıklar tarih boyunca topluma derinden tesir ederek, demografik, sosyal ve ekonomik sıkıntılarla, geçici ve daimi göçlere sebebiyet vermiştir.

Tarihin gördüğü en muazzam devletlerden biri olan Osmanlı Devleti de bulunduğu konumu itibariyle salgın hastalıkların tesirinde kalmış; seyyahlar, misyonerler, tacirler vasıtasıyla yayılan bulaşıcı hastalıklarla mücadele etmiştir.

Hususiyle saltanatı müddetince, milyonlarca kilometrekare toprağa sahip bir ülkede eğitim, kültür, sanat, mimari, askeri teşkilat, iktisat, bilim ve teknoloji sahalarında yaptığı yenilik ve hizmetleriyle devletine ve milletine itibar kazandıran Sultan İkinci Abdülhamid Han da sağlık konusunda dikkate şayan gayretler göstermiştir.

Sağlık teşkilatının muasır bir seviyeye çıkarılması için memleket sathında yüzlerce hastane açan Sultan Abdülhamid Han, tıp sahasındaki gelişmeleri de yakından takip ederek Paris’te Pasteur ve ekibinin, Berlin’de Koch ve arkadaşlarının bakteriyoloji ve mikrobiyoloji sahalarında çığır açan buluşlarını maddi ve manevi olarak destekledi. Bu tekniklerin Osmanlı memleketine getirilmesi için, Avrupa’ya hekim ve sağlıkçılardan oluşan heyetler yolladı. Paris’teki Pasteur Enstitüsü’ne ve Berlin’deki Koch Kliniği’ne giden tıp heyetleri bu teknikleri yerinde öğrendiler. Böylece Pasteur kuduz (1885), Haffkin kolera (1892), Wright lebra ve inaktif tifo (1798), Haffkin veba (1897) ve Strong veba (1903) aşılarını Osmanlı ülkesinin dört bir yanında uyguladılar.

Bununla da yetinmeyen Abdülhamid Han, çiçek hastalığına karşı 1892’de Telkihhâne-i Şahâne, kolera salgınları için 1893’te Bakteriyolojihane-i Şahâne, yine hijyenin sağlanabilmesi adına 1893’te Tebhirhâneler gibi araştırma ve aşı üretim merkezleri kurdurdu. Buralarda hizmet verecek kadroları yetiştirmek için de Avrupa’ya tabibler ve öğrenciler gönderdi, yabancı bilim adamlarını payitaht İstanbul’a davet etti.

Sadece bu kadar mı? Yine Osmanlı padişahı, ekonomik sıkıntı yaşayan Avrupalı mucitlere, icatlarından dolayı yüklü miktarda finans desteği sağladığı gibi, insanlığa yaptığı hizmetlerinden dolayı da onları en itibarlı Osmanlı nişanlarıyla mükâfatlandırdı. Bu konuda en dikkat çekici örneklerden biri de Fransız kimyacı ve mikrobiyoloji ilminin kurucusu Louis Pasteur’e (1822-1895) verilen destektir.

Pasteur tarafından bağışıklamanın temellerinin atılması ve ilk koruyucu aşıların hazırlanması Sultan Abdülhamid devrine (1876-1909) rastlar. Mikroskopla dahi görülemeyen kuduz virüsünü keşfeden Pasteur, buna çare olarak ürettiği aşıların olumlu sonuç vermesi üzerine 1885’te bir aşı merkezi kurmak için harekete geçer, ancak yeterli desteği bulamaz.

Tıp ilmiyle de yakından alakadar olan Sultan Abdülhamid Han, Pasteur’ün bu faaliyetlerini müşavirleri vasıtasıyla takip ediyor ve icattan faydalanma çareleri arıyordu. Yeni tekniği yerinde öğrenmeleri için tıbbiyeden üç önemli hocanın Paris’e gönderilmesine karar verildi. Bu üç hekim, sultan tarafından Pasteur’e hediye olarak Osmanlı’nın en itibarlı nişanı ile verildi. Gönderilen 10.000 Fransız Frangı ise yeni kurulacak olan Pasteur Enstitüsü’nde kullanılacaktı.

Bunun için 17 Mayıs 1886 tarihli bir kararla Pasteur’ün çalışmalarını görmeleri için Mekteb-i Tıbbiye-i Askeriye-i Şahâne Seririyat-ı Dâhiliye muallimi ve Cemiyet-i Tıbbiye-i Mülkiye kâtibi Mirliva [Tuğgeneral] Aleksander Zoreos Paşa, İlm-i Hayvanat muallimi Tabib Hüseyin Remzi ve Teksir-i Hayvanat ve Ameliyat-ı Cerrahiyye-i Hayvaniye muallimi ve İstanbul Sıhhiye müfettişlerinden Baytar Kaymakamı [Yarbay] Hüsnü Bey’den oluşan bir heyetin Paris’e gönderilmesi için irade çıktı.

29 Mayıs 1886 tarihli başka bir irade ile de Doktor Pasteur’ün kuduz hastalığının tedavisi için keşfettiği aşının imali ve tatbiki için Paris’te açmak istediği enstitüye yardım olarak kendi hususi bütçesinden 10.000 Fransız Frangı ile şahsına Birinci Rütbeden Mecidiye nişanı ihsan buyruldu. Bu da Abdülhamid Han’ın kâşiflere ve mucitlere ne kadar büyük değer verdiğini göstermesi açısından mühim bir örnektir.

Vazifesi gereği Paris’i önceden gören ve Lahey Kongresi’nde Pasteur ile dostluk kuran Zoeros Paşa’ya hakanın hediyeleri teslim edildi. Zoeros Paşa’nın başkanlığındaki bilim heyeti, 3 Haziran 1886’da Paris’e gitmek üzere Varna İskelesi’ne hareket eden vapura bindi. Varna’ya ulaşan heyet, buradan trene binerek 8 Haziran 1886’da Paris’e ulaştı. Birkaç gün Paris’teki Osmanlı elçiliğinde istirahat ettikten sonra resmi kıyafetlerini giyinerek Zoeros Paşa’nın başkanlığında Pasteur’ün araştırma merkezine ulaştılar.

Pasteur, sultanın bilim heyetinin kendisini ziyarete geleceğini Paris basınından öğrenmişti. O sırada laboratuvarında devrin meşhur bilim adamlarından Haffkin ile beraber bulunan Pasteur, Osmanlı heyetini iltifatlarla kabul etti. Heyet adına söz alan Zoeros Paşa, Sultan Abdülhamid Han’ın keşfini takdir ettiğini ve bu yeni tekniği öğrenmeleri için kendilerini buraya gönderdiğini, ayrıca şahsına Birinci Rütbeden Mecidiye Nişanı ihsan buyurduğunu ve yapmayı planladığı Pasteur Enstitüsü’nün inşa ve masraflarına katkı olması için 10.000 Fransız Frangı yardım gönderdiğini söyledi. Şahsına takdim edilen Mecidiye Nişanını teslim alan Pasteur, enstitüye destek için gönderilen yardım parasının da bunun için kurulan komisyona teslim edilmesi gerektiğini ifade etti. Bütün bu iltifat ve yardımlardan dolayı Sultan Abdülhamid Han’a tam bir samimiyetle teşekkürlerinin iletilmesini rica etti. Hatta hususiyle bir teşekkür mektubu takdim edeceğini söyleyerek sevinç ve iftiharını belirttikten sonra nişan-ı zişan ile berât-ı âlişânı büyük bir tazim ve hürmetle muhafazalı bir yere koydu.

Heyetin, Sultan İkinci Abdülhamid’in gönderdiği 10.000 Fransız Frangı tutarındaki bağışı enstitü kurmaya çalışan ilgililere teslim etmesi üzerine Fransız Akademisi başkanı, “Hükümdarlar arasında insanlık adına hayır müesseselerine bu kadar büyük ihsanda bulunan ancak padişahınızdır.” diyerek teşekkürlerini bildirdi.

Heyettekiler Paris’te Pasteur’ün yanında 6 ay kadar kalarak kuduz aşısının hazırlanmasını, uygulanmasını ve o zamanki bakteriyolojinin püf noktalarını öğrendiler. Her gün belirli saatlerde Pasteur ve asistanları nezaretinde Paris Üniversitesi öğretim görevlilerinden Dr. Grancher tarafından yapılan aşıları takip ettiler. 1886 yılının sonunda yurda dönüp raporlarını sundular. Padişah yurda dönen Zoeros Paşa’yı aşı hazırlamakta vazifelendirdi ve paşa da Paris’ten getirdiği aşılı iki tavşan, araç ve gereçlerle aşıyı hazırladı. 1887’de de Mekteb-i Tıbbiye-i Mülkiye içinde bir Da’ül-Kelb Tedavihânesi [Kuduz Hastanesi] kuruldu. Böylece Paris’te Pasteur Enstitüsü ile aynı zamanda İstanbul’da da kuduz tedavi merkezi kuduz aşısı üreterek ülke genelinde hizmet vermeye başladı.

(Toplam 126 kez okundu. Bugün: 1)
PAYLAŞ:

Fikrinizi Belirtin.