Timbuktu Efsanesi Afrika’nın Gerçek Zenginliği

0

 

Afrika’nın tarihini, kültürünü, sosyal ve ekonomik hayatını en iyi anlatan kaynaklar maalesef Türkçe değil. Arapça kaynakların detaylı tasniflerinden sonra İngilizler ve Fransızların bölgeyi kendi menfaatleri için didik didik etmelerine kadarki ara dönemde elbette Afrika Osmanlı için sadece Fizan değildi. Ancak Afrika’ya Avrupa’nın baktığından çok farklı bakıyordu Osmanlı.

 Avrupa’nın Afrika’ya çarpık bakışını ve Osmanlı ile farkını, hikâye gibi anlatan şu gerçek hadise özetler. 18. yüzyılın başlarıdır ve bu tarihlerde, İslam beldeleri hakkında Müslümanların yazdığı eserler, Avrupa dillerine tercüme edilmektedir. Avrupalılar özellikle de maddi zenginlikleri olan beldeler üzerinde dururlar, hep hayallerinde oralara gitmek vardır. Tabi bu gitme arzusunu, “kardeşlik” kelimesinden çok “yağmalamak” kavramı özetlemektedir. Timbuktu efsanesi de bu yıllarda ortaya çıkar.

Müslümanların yazdığı eserlerde Mali Sultanı Mansa Musa hac farizasını yerine getirmek için yola çıkmıştır. Kahire’de mola verdiğinde halka çok cömert davranır. Halk da Mansa Musa’ya bu cömertliğin kaynağını sorar. O da zenginliğimizin kaynağı Timbuktu der. Halk altınların kaynağını abartır ve Mansa Musa’nın yanında Timbuktu’dan gelme 180 sandık altın olduğunu söyler. Tabi bu anlatılanlar kayıtlara destanlaştırılarak geçecektir.

Bu hadiseden bir müddet sonra İbn-i Batuta 1350’li yıllarda Timbuktu’ya gelir. O da şehri anlatırken zenginliğinden bahseder. Ancak Avrupalıların gözünde efsaneler şehrine son şeklini Timbuktu’ya 1500’lü yıllarında gelen Leo Africanius adında bir seyyah verecektir. Bu seyyah kendinden öncekilerin dediğine bin katarak Timbuktu’yu “altınlar şehir” diye anlatır.

Neticede Timbuktu’ya 1700’lü ve 1800’lü yıllarda Avrupa’nın çeşitli şehirlerinden pek çok sefer düzenlenir. Ancak giden bir daha dönmez. Bu da şehrin egzotikliğini ve zihinlerdeki ulaşılamaz zenginliğini derinleştirir. Öyle ki Paris Coğrafya Enstitüsü oraya gidip gelene 10 bin frank ödül vereceğini ilan eder.

Gerçek zenginlik ve doğru tanım

Bu gerçek hadiseyi okuduğunuzda şu soru aklınıza gelebilir. Müslümanlar olmayan bir zenginliği anlatarak yalan mı söylemişlerdir? Hayır, zamanında nüfusun dörtte biri hoca olan Timbuktu Mansa Musa ilim zenginliğinin merkezi olarak işaret edilmişti. Daha sonra ilim merkezi olma şöhreti hep devam edecekti. İbn-i Batuta da buradaki zenginliği anlatırken, aslında içinde altın olan maddi zenginliği anlatmıyordu. Medreseleri, kütüphaneleri, hepsi okumuş bilgili halkı ile gerçek ilim zenginliğini anlatıyordu. Kısaca zenginlik İslam beldelerinde Avrupa’nın zannettiği gibi sadece altın değildir.

Afrika kadar Afrika’da yaşıyorlar

Bugün Afrika olduğundan farklı anlatılan bir coğrafya olmaya devam ediliyor. Fakirlik, açlık, şiddet karşısında petrol ve elmas zenginliği birbirine karışmış durumda. Aslında Nijer Nehri’nin kıyısındaki Niamey’de ve efsanelere konu olan Mali’nin Timbuktu bölgesini gezerken hiç de öyle olmadığını görüyoruz. Afrika’nın en fakir bu bölgelerinde herhangi bir Afrikalı gibi yaşıyorlar.

Özellikle köylerdeki yerleşim bir bahçenin içinde 15-20 evin konumlandırması şeklide yapılmış. Aynı kapıdan girildiğinde sağlı sollu evler ve bu evlerin ilerisinde küçük bir köy meydanı. Evler topraktan kurtarılmadan yapılmış. İçeri girdiğinizde evi süpürmenize gerek yok, zaten toprak zemin üzerine serilmiş toprak rengi bir hasır. Bir ailenin yaşayabileceği basitlik ve sadelik, detaya da girmeye gerek yok.

Köylerde elektrik yok ve geceleri ateş yakılıyor. Şefin belirlediği kişiler sırayla nöbet tutuyorlar. Köylerdeki sosyal hayat köy meydanındaki bir ağacın altında başlayıp bitiyor. Köye gelen misafirler burada karşılanıp ağırlanıyor. Seyyar satıcılar bu ağacın altında tezgah kuruyorlar. Kadınlar yöresel mileti, dövme kaplarında bu meydana yakın bir yere kurarak çıkartıyorlar. En ilginci burada bir milet yemeği piştiğinde herkese birden pişiyor.

Afrika’nın milet efsanesi

Afrika’da iki yöresel yemek dışarıdan gelenlerin dikkatini çekiyor. Biri bakla ezmesinden yapılan “ful” diye adlandırılan ve genelde şehirlerde her öğün yenilen yemek. Diğeri de Afrika kıtasının neredeyse tamamında ekilip biçilen ve her türlü yemeği yapılan “milet” bitkisi ve yemeği.

Ancak milet için insan zihnini zorlayan iddialar söyleniyor. Afrika’ya Fransızlar tarafından getirildiği, uzun süre yiyenin sersemlediği, zekâyı azalttığı, beyni uyuşturduğu iddialardan sadece birkaçı. Sosyal hayata mal olmuş bu gıdayı araştırdığımızda, Tibuktu hadisesine benzerliğini fark ediyoruz.

Türkçe kaynakların bazılarında gerçekten iddiaları doğruluyor. Ama İngilizce kaynaklarda milet bitkisinin Hindistan’dan Afrika’ya çok önceleri getirildiği anlatılıyor. Bitki örtüsüne çok iyi uyum sağladığı için bölgenin kurak şartlarında halkın kurtarıcısı olmuş. Hatta Hindistan’da milet araştırma enstitüsü kurulmuş. Şimdi bölgede miletin yılda 3 defa hasatı bile yapılabiliyor.

Milet, Afrika’da yemek olmaktan çıkmış kültür olmuş, bu yönü ile bizdeki buğdaya çok benziyor.  Ekilip biçiliyor, dövülüp unu elde ediliyor, bu un ile ekmek yapılıyor. Un çıkartılmadan bizdeki bulgur ve onun bir büyüğü olan yarmaya benzer türleri de elde ediliyor. Ancak değirmen olmadığı için her köyün meydanında birkaç tane tahta havan hazır bulunuyor. Gelen misafirler birkaç tane vurarak işin nasıl yapıldığını görebiliyorlar. Kısaca bu bitkiyi uzun süre yiyenlerin sarhoş oldukları ve rahat köleleştirildiği dedikodusu doğru değil. Sarhoşluk ve kölelik bir vakıa ama ayrı bir konu.

 

(Toplam 162 kez okundu. Bugün: 1)
PAYLAŞ:

Fikrinizi Belirtin.