Zayıf Beşer Hissiyatı Haset

0

“Haset gibi nankör yoktur, çünkü başkasının iyiliğinden doğduğu halde, onun fenalığını arzu eder.” Şemseddin Sami

Bir temmuz günüydü. Ege’deki temmuz günleri ne kadar sıradansa öyle sıradan bir gündü. Şıpıdık terliklerimle ve bizim haytaların kamyoncu gözlüğü diye nitelendirdikleri gözlüklerimle safiyane duygularla otururken iki teyzenin muhabbetine kulak kabartmıştım. Kısa boylu, sıska, yuvarlak gözlükleri ve yüz çehresi olan teyze; boyu uzun, yüzü uzun ve burnu uzun olan diğerine, artık daha önce ne konuştularsa, heyecanlı ve neşeli bir şekilde fıkra anlatıyordu.

Diyordu ki:

“Padişah haset eden bir kuluna sormuş. Dile benden ne dilersen, ne istiyorsan vereceğim demiş. Yalnız bir şartla; (Bu kısmı anlatırken başını ve gövdesini horoz gibi kabartıyor ve işaret parmağını da asfalt delme makinası gibi burnu uzun teyzenin burnuna doğru uzatıyordu.) sana vereceğim her şeyin iki katını da komşuna vereceğim. Hasetli, hasetinden çatlıyormuş. Allah’ım her şeye sahip olabilirim ama o da iki katına sahip olacak. Bu nasıl bir imtihan? Aklından milyon nesne geçmesine rağmen hiçbir şey isteyememiş ve en sonunda padişahtan şu ricada bulunmuş: Efendim bir gözümü çıkarın!”

Fıkrayı bitirir bitirmez tebessümle derin düşüncelere gark olan teyzeler, anlık bir sessizlikten sonra aynı kelimeleri sarf ederek aynı anda başlıyorlar söze: “Bunlarınki de o hesap işte.”

Kimlerinki veya ne hesabı gibi düşünceler zihnimin kenarından geçse de; anlatılan fıkrayı bir an durup düşündüm. Öyle sıradan bir düşünme değil, ciddi ciddi düşündüm. Haset neymiş, nasıl bir şeymiş ki insanı gözünden pervasızca koparabiliyor?

Sonra öğrendim ki haset; küçük beyinli ve zayıf insan hissiyatı imiş. Bu ve buna benzer duyguları küçükten büyüğe sıralamak gerekirse; gıpta<kıskançlık<haset şeklinde bir sıralama yapılabilirmiş. Bu üçünün uzaktan akraba olduğunu da unutmamak gerekirmiş.

Beşerî hallerin gözcüsü hatta sözcüsü Spinoza; “haset kinin ta kendisidir” derken bu tuhaf durumu şöyle ifade etmiş: “Haset, insanı başkasının mutluluğu yüzünden kederlendirecek ve tersine, başkasının mutsuzluğu yüzünden rahatlık duyacak surette duygulandıran kindir.”

“Ne yaptın Spinoza?” diyor ve beynimdeki kıvrımları harekete geçirerek muhitten insanlara haset denilince aklınıza ne geliyor diye soruyordum:

Gelen cevapları da teker teker not ediyordum:

Ayakkabıcı Abdullah Abi: Yeni alındığında ayağa vuran ayakkabı gibi bir durum.

Kasap Yaşar Abi: Kedinin ulaşamadığı ciğere murdar demesi.

Mahallenin okumuş kişisi, sağlık teknisyeni olmasına rağmen doktor edasıyla süzülen Yusuf Bey: İnsanın içini çürüten ve negatif olarak geri dönen bir duygu.

Elektrikçi Ramazan Abi: Kimde yoksa dünyanın en iyi enerjilerinden birini yayıyor demektir, benim gözümde.

Bugüne kadar gönderdiği dergilerin hiçbirinde yazıları yayınlanmayan başarısız yazar, başarılı cevap veriyor: Sağanak düşüncesizlik hali.

Tam bunları not ederken kır saçlı Selahattin Amca geliyor. Selamı aldıktan sonra soruyu yapıştırıyorum. Daha yeni camiden gelen Selahattin amca önce sağına soluna bir bakınıyor. Sonra hafifçe sakallarını kaşıyarak anlatmaya başlıyor.

İBLİS VE FİRAVUN

Evladım, allâmeden Fahreddin Râzî şöyle demiş:

“İblis, ilahlık iddia ettiğinde Firavun’un kapısına geldi, kapıyı çaldı.

Firavun: Kim o?

Şeytan: Ben, İblis’im. ama sen ilah olsaydın, kapıda kimin olduğunu bilirdin.

Firavun: Gir ey melun! Yeryüzünde senden ve benden daha şerli bir kimseyi biliyor musun?

İblis: Evet, haset eden. Çünkü benim bir dostum vardı, davet ettiğim her şerre gelirdi. Ona, ‘benim üzerimde hakkın vardır, benden bir ihtiyacını iste.’ dedim. ‘komşumun bir ineği var, onu öldür.’ dedi. Dedim ki: ‘buna gücüm yetmez. İstersen onun yerine sana on tane inek vereyim.’ ‘Hayır,’ dedi. ‘ben ancak onun ineğini öldürmeni istiyorum.’

Anladım ki, haset eden, benden de senden de daha şerlidir.” Dedi.

Selahattin Amca’ya da böylesine kapsamı geniş muhtevası derin bir cevap vermek yakışırdı zaten. Diğer bütün cevapları da şumûllendiren bu cevapla anlıyoruz ki melun şeytan dahi haddini biliyor. Ancak biz insan soyu haset ederek Firavun’dan da Şeytan’dan da daha şerli olabiliyoruz.

İnsanın şuurunu bloke eden ve manevi gelişimini aksatan en ağır kalp hastalığının adıdır haset. Bazen bir alanda kötü olan kişilerin haseti anlaşılabiliyor. Buna rağmen işinde ehil, vazifelerinde başarılı olanların haseti anlaşılamıyor. Mantıken de öyle düşünülür. İşinde, gücünde başarılı insanların haset etmesi anlamsız ve yersiz karşılanır. Fakat gözden kaçan bir nokta var. O da asırlardan beri ülkelerin birbirlerine uyguladıkları diplomasi dili ve ilişkileridir. O dil ise şunu söyler: “Benim iyi, başarılı ve mükemmel olmam yetmez; senin de o derecede kötü, başarısız ve berbat olman gerekir. Gerekir ki benim mükemmelliğim katlansın.”

Allah’ın nimetini neden bir kuluna uygun görüp başkasına uygun görmediğini bizim teşhis etmemiz ve hikmetini çözmemiz neredeyse imkânsızdır. Bunun için sonsuz işlem yeteneği gerekir çünkü kâinat bütün sonsuzluğuyla beraber birbiriyle koordineli çalışan tek bir organizma gibidir. Ancak şunu net olarak söyleyebiliriz ki her şey olması gerektiği gibi ve daha iyisi mümkün değil. Hem büyükler ne güzel bir ölçü koymuşlar: “Benimki bir kardeşiminki iki olsun dersen seninkisi üç olur.” var mı ötesi?

PAYLAŞ:

Fikrinizi Belirtin.