Kolay Hayat

‘Kazanma Krizi’ Türkiye’yi de Sardı

Son yıllarda Türkiye’de de popüler olan “Kişisel Gelişim furyası” bizim insanımızı da sistematik olarak,“Yap ve geç de nasıl olursa olsun” anlayışına yönlendiriyor. Bu programlara katılıp ailelerini terk edenler, işlerini bırakanlar, ortada kalanlar çoğalıyor. ‘Bir gecede 100 bin dolar kazanabilirim’ deyip mevcut ticaret anlayışının dışına çıkanlar var. Anlaşılan bizim insanımız da ‘Küresel kazanma krizi’ne tutulmuş durumda.

Çağımız dünyada tarihinde hiç olmadığı kadar bir üretim artışı ve bolluk içerisinde. Bugünün fakiri bile geçmişin zengini ile boy ölçüşebilecek kadar varlıklı. Buna rağmen insanlık tarihinde hiç görülmeyen bir açgözlülük ve doyumsuzluk yine bu çağımızda yaşanıyor. İşin en dikkat çekici yönü ise, gelir ve kariyer yükseldikçe maddi tatminsizliğin daha da artıyor olması. Ne demek isteğimi dünyadan ve Türkiye’den üç örnekle izah edeyim:

En Büyük Enerji Şirketini Bitiren CEO

ABD’nin en büyük enerji şirketlerinden biri olan Enron, 2001 yılında etkileri bütün dünyada hissedilecek finansal bir skandalla iflas etmişti. Enron, yaklaşık olarak 67 milyar dolar zararla faaliyetlerine son verdi. Bu skandalla birlikte dünya kamuoyu ilk defa muhasebede çifte kayıt yolsuzluğunu duydu. Çünkü Enron’un durumu, basit bir başarısız kurumsal yönetim örneği değildi.

Enron’un 2000 yılında gönderdiği Hissedar Mektubunda, CEO Jeffry Skilling, denetlenmiş mali sonuçlar Enron’un yalnızca 978,5 milyon dolar net gelir ettiğini gösterirken, şirketin rekor kırarak 1,3 milyar dolar net gelir ettiğini belirtiyordu. Ortaya çıkan bu farklılık konusunda ne bir dipnot ne de bir açıklama söz konusu olmadığı halde, medyanın ya da analistlerin değerlendirmeleri, tek bir soru bile sormadan “Enron 1,3 milyar dolarlık bir şirket” şeklindeydi. Enron yöneticileri, manipüle edilmiş rakamlarla sanki şirketin değerini arttırmışlar gibi yüksek tazminat almışlardı.

Oysa ortada kâr değil, hızla batışa gidiş söz konusuydu. Küçük bir azınlık olan yöneticiler, kâğıt üzerinde kalem oyunlarıyla kazanmıştı, ancak güçlü olduğu zamanlarda 70 milyar dolar değer biçilen Enron’un hissedarları ve çalışanları kaybetmişti. İşin daha da dramatik yanı, bu usulsüzlüğü ortaya çıkarması gereken ve yine kendi alanında bir dünya devi olan denetim-danışmanlık firması Arthur Andersen’ın da işin içinde olmasıydı. Enron’un vergi muafiyetinden yararlanabilmesi için 900’den fazla off-shore şirket kurulmuştu.Bunların tamamı Arthur Andersen’in bilgisi ve tavsiyesi üzerine yapılmıştı. Bunun karşılığında da Arthur Andersen, Enron’dan çoğunluğu danışmanlık hizmeti olmak üzere haftada 1 milyon dolar kazanıyordu. Enron’u denetleyip, yanlışları ortaya çıkarması gereken denetim şirketi, kârlı bedel karşılığında her şeyiyle ‘Kalemli soygun’a ortak olmuştu.

Tuz da Koktu

Bir denetim firmasının da işin içinde olması “Tuz da koktu” yorumuna neden olmuştu. Her iki dev de, bunun bedelini kapıya kilit vurmakla ödedi. Şimdi sorulan şu, “Denetimi de mi denetlesek?”Anlaşılan şirketler bundan sonra, gelirlerinin en önemli bölümünü, denetimcilere ve denetimi denetleyenlere ödeyecek. Çünkü şirket ölçekleri bütün dünyaya yayıldı. Çalışan sayısı 100 binleri geçenler var. Birçok dilden ve ırktan farklı farklı çalışanları, bir patronun veya yöneticinin bir merkezden denetlemesi ve usulsüzlükleri yönetmesi mümkün değil.

Medya Devini Bitiren Sekreter

İkinci örnek çok güncel. Şu anda İngiltere hükümeti bile bu skandalla sallanıyor. Medya devi Rupert Murdoch’un sahibi olduğu “News International” adlı şirketin CEO’su olan ve 15 Temmuz’da görevinden istifa eden 43 yaşındaki Rebekah Brooks, İngiltere’de ortaya çıkan telefon dinleme skandalıyla dünya gündemine oturdu. 14 yaşında gazeteci olmayı kafasına koyan ve gazeteciliğe 1989 yılında sekreter olarak başlayan Brooks, liberalizmin meşhur “Bırakınız yapsınlar, bırakınız geçsinler” anlayışına göre hareket ediyordu. Görüştüğü kişilerin konuşmalarını izinsiz kaydederek gazetecilikte etik kaygısı taşımadığını göstermişti.

Yönetici ve patronları da bu süreçte ne tür faul yaptığına hiç bakmıyordu, çünkü sonuca göre hareket ediyorlardı.Bu yüzden mesleğinin 11’inci yılında pazar günleri yayınlanan News of the World’de yayın yönetmeni oldu. Brooks, İngiltere’de 32 yaşında ulusal bir gazetenin başına geçen en genç genel yayın yönetmeni olarak dikkat çekmişti. 2003-2009 arasında ise News International’a bağlı günlük gazete The Sun’ın başına geçerek bu gazetenin ilk kadın genel yayın yönetmeni olarak basın tarihine geçti. Ancak bu yükseliş sırasında kimlerin sırtına bastığı ve ne tür çamlar devirdiği anlaşılınca ortalık karıştı. Gazetecilik ilkelerinin yıllardır yerle bir edildiğinin su yüzüne çıkması üzerine Brooks görevinden istifa ederken, patron Rupert Murdoch da  168 yıldır yayınlanan News of the World’un 10 Temmuz’da yayın hayatına son verdi. Yani en çok okunan gazetesini kapattı. Dünyanın birçok ülkesinde faaliyet gösteren ve Türkiye’de de Fox TV’nin sahibi olan patron Rupert Murdoch, şimdi İngiliz parlamentosunda savunma yapıyor ve “Bunda sorumluluğum yoktur” diyor. Patron ve yöneticiler çalışanlarından sorumlu değilse mesul olan kim?

Spordaki Hastalık Gün Yüzüne Çıktı

Dünyadan bu kadar örnek yeter sanıyorum. Şimdi bir de Türkiye’den verelim: Temmuz 2011’de başlatılan bir soruşturmayla Türkiye spor camiasının en büyük aktörlerinden bir kulübün başkanı tutuklandı. Soruşturma henüz sonuçlanmadığı için kimseye suçlu veya değil diyemeyiz. Ancak şöyle ya da böyle bir şeylerin döndüğü anlaşılıyor. Dolayısıyla çok temiz gibi gözüken spor camiasının içine biraz bakıldığında ne kadar lekelendiği gözüküyor. Peki bütün bunlar niye? Yukarıdan beri dünyadan ve Türkiye’den sıraladığım bütün bu örneklerdeki aktörler, muhtaç durumda oldukları için mi yöntem dışına çıktılar? Kocaman bir hayır…

Dünyanın en büyük enerji şirketi Enron’un CEO’su da ve dünya basın tarihinde bilinecek olan Rebekah Brooks da her durumda kazanma açgözlülüğünden bunu yapmışlardı. Dolayısıyla bu durumdan onlar sorumlu, ancak bir o kadar da insan yetiştirme yöntemimiz de mesul.

Batıda başlayan ve son yıllarda Türkiye’de de popüler olan “Kişisel Gelişim furyası” ile bizim insanımız da sistematik olarak,“Yap ve geç de nasıl olursa olsun” anlayışına yönlendiriliyor. Dr. İlhami Fındıkçı, İnsani Derinlik isimli eserinde bir insani krizle karşı karşıya bulunduğumuzu belirterek şöyle devam ediyor: “ “İnsanları ne kadar geliştirdiği, mutlu ettiği ve başarı kıldığını sorgulamamız gerekiyor. Yapılan çalışmaların bırakın faydasını, zararlarına gözlerimizi kapatamayız. Nitekim kişisel gelişim programlarına, kurslarına, seminerlerine katılıp ailelerini terk edenler, işlerini bırakanlar, ortada kalanlar çoğalıyor.

‘Bir gecede 100 bin dolar kazanabilirim’ deyip mevcut ticaret anlayışının dışına çıkanlar var. Daha da vahimi, okuduğu kişisel gelişim kitaplarının etkisinde kapılıp ‘Benim neden olmuyor?’ diyen ve ruh sağlığı bozulanlar var. ‘Bu kadar derse gerek yok. Ben kişisel farkımı fark ettirerek başarılı olacağım’ diyerek okulu boşlayan öğrenciler çoğalıyor.” (Shf: 128)

Anlaşılan bizim insanımız da ‘Küresel kazanma krizi’ne tutulmuş durumda. Peygamberimiz’in “İnsanoğlunun bir vadi dolu altını olsa ikiyi ister, ikisini verseniz üçünü ister” şeklindeki uyarısı dikkate alınmadığı için çıkmaz bir sokağa girildi. Maalesef bütün dünyada, ruhlardaki açlığı doyurmak için girilen yanlış yoldaki adımlar arttıkça kriz de büyüyor.

Bunun mutsuzluğunu her bir insan kendi ruhunda yaşarken, ortaya çıkan skandallarla toplumlar da bedelini ödüyor. Çözüm, kalbin ve ruhun ihtiyacı olan gıdayı, Allah’ın nurunu kazanmaktır. Bunun yol ve yöntemi de ariflerce bilinmektedir. Bize de düşen onları bulmaktır.

 

En Yeniler

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

Başa dön tuşu
Kapalı