Röportaj

AB’de Birlik Kurulabildiyse Bu Orta Doğu’da Daha Kolaydır

Uludağ Üniversitesi İİBF Uluslararası İlişkiler Bölüm Başkanı Prof. Dr. Tayyar Arı ile Ortadoğu’da cereyan eden hadiselerin analizini yaptık.

Bölgedeki son çatışmaların yaygınlığı ümitsizliğe sebep oldu. Gerçekten tablo çok ümitsiz mi görünüyor?

Bulunduğumuz coğrafyanın şartlarına bakarak bir ümitsizliğe düşme olduğu doğru. Böyle bir yapı içinde İslam toplumları nasıl toparlanacak, orta ve uzun vadede bile bir toparlanma olmayacak mı, konusunda yorumlar ve analizler bazen gerçekten can sıkıcı olabiliyor. Ancak unutmayalım ki Avrupa da bugüne ciddi karışıklık ve savaş döneminden çıkarak geldi. Avrupa merkezli Yüzyıl ve Otuzyıl savaşlarında kaç kişi öldü tam bilemiyoruz ancak yine Avrupa merkezli yaşanan Birinci Dünya Savaşı’nda 20 milyon ve İkinci Dünya Savaşlarında yaklaşık 70 milyon insan hayatını kaybetti. Bütün bunlara rağmen 1950’den sonra Avrupa’da birlik kurulabildi. Avrupa bundan ders almayı bildi.

Bölge için de aynı durum söz konusu mu?

Aslında Avrupa’da 16.yy’dan itibaren bir birlik kurma fikri vardı. Nihayet son yüzyılda vücut bulabildi. İslam coğrafyasında ise Avrupa kadar derin çatışmaların yaşanmadığını görüyoruz. Bazı mezhep çatışmaları yaşansa da bu Avrupa’da olduğu gibi toplumun geneline sirayet etmedi. Mevcut duruma bakarak İslam coğrafyasında bir bütünleşmenin Avrupa’dan daha kolay olabileceğini söyleyemesek de en azından bunun mümkün olduğunu ifade etmek gerekir.

O zaman ne bekleniliyor?

Bu biraz da coğrafyayı bütünleştirecek ülke ya da kişinin arayışı, bir tür kargaşa ve başıbozukluğu beraberinde getiriyor. Buna son verilmesi gerekiyor. Bunun liderliğini yapacak bir ülkeye çok ihtiyaç var. Hem siyasi pratikte hem de inanç ve itikad alanında ortaya çıkan anarşi ve başıbozukluk maalesef kaos ve kriz üretiyor. Bunu daha çok Selefi ve Harici guruplar yapıyor. Son zamanlarda Selefi örgütlerinin artışı, İran’ın bir tehdit olarak algılanışı ve Şii-Selefi çatışması bölgenin istikrarsızlaşmasını hızlandırdı.

Bütün İslam coğrafyasını bu iki grup mu karıştırıyor?

İslam dünyasına bakıldığında aslında bu gruplar sayıca ciddi bir yekûn teşkil etmiyor. Bunu selefilerin İslam coğrafyasındaki toplam yerine baktığımızda görebiliyoruz. En fazla 100 milyon Şii ve 30 milyon Selefi üzerinden istikrarsızlaştırılan ve parçalanmış gösterilen; yanlış bir İslam dünyası profili çiziliyor. 1.6 milyar Müslüman dünya içinde 130 milyonun böyle görünmesi ya da gösterilmesinin arkasında, askeri olarak İran’ın din ve siyaseti birleştirerek bunu devlet politikası haline getirmesi ve arkasında zengin Suudi hanedanının selefileri desteklemesi var.

Asıl unsurların durumunu konuşacak olursak

Marjinal grupların istikrarsızlaştırdığı farklı örgütler İslam coğrafyasında farklı isimlerle anılsa da o bölgenin asıl Müslüman unsurlarının çatışma ve bölünmelerle hiçbir alakasının olmadığı görülüyor. Şii ve Selefilerin para ve devlet gücü ile bütün diğer kaynaklarını kullanarak elde ettikleri güç karşısında dengeleyici bir devletin olmaması problem olarak gözüküyor. İlk başta daha demokrat bir Suriye için başlayan mücadeleye Lübnan’daki Hizbullah’ın ve İran’ın dâhil olmasıyla iş, mezhebî bir çatışmaya dönüştü. Sünni ve Şiiler arasındaki savaşa dönüştü.

Bu durum, İslam dünyasındaki Sünni-Şii gerilimini tetikledi.

Türkiye’nin bölgedeki görünümü nasıl?

Türkiye’nin görünümü meselesini iki yönlü düşünmek gerekir. Hükümetler nezdinde zaten Arap Baharı öncesinde de Türkiye’ye karşı durum çok olumlu sayılmadı. Özellikle Mısır ve Suudi Arabistan’ın liderliğini yaptığı grupta böyleydi.

Ancak bunlar bile çok fazla dillendiremiyorlar; Türkiye’ye açıktan muhalefet edemiyorlardı.

Ancak Arap ve İslam dünyasında halklar nezdinde Türkiye inanılmaz bir itibara sahipti. Hadiselerin çıkması ile pozisyonlar yeniden belirlendi ve yaşanan kırılma ve kamplaşma tabana da yansıdı. Mesela bir Suriye meselesinde İslam dünyası kimin haklı olduğuna ve nerede pozisyon alacağına uzun süre karar veremedi. İnsanlar ikilemde kaldılar. Bu Batının bir komplosu mu yoksa doğal gelişen bir hadise mi? Bu sebeple ilk başlarda Türkiye’nin tutumu da Arap kamuoyunda yani tabanda da destek kaybetmesine sebep olmuştu. Ama zaman içinde insanlar Esad’a karşı daha net bir düşünceye sahip oldular. Kimse Suriye dolayısıyla kalkıp Türkiye’yi suçlamıyor.

En azından geniş halk kesimleri için bunu söyleyebiliriz.
Maalesef bütün ülkeler Suriye krizine coğrafi yakınlıkları ölçüsünde taraf oldular. Türkiye problemden en fazla etkilenen ülke oldu. Suriye problemi ortaya çıkmadan, Arap Baharı denen süreç başlamadan önce İslam coğrafyasında Türkiye’nin yükselen bir profili vardı. Maalesef Mısır ve Suriye’de yaşananlar Türkiye’nin görünümünü olumsuz etkiledi.

Sizce hadiseler komplo mu, doğal süreç mi?

Tunus ve Mısır’daki hadiseler doğal ve hızlı gelişti. Ancak Libya’da sürecin ilerletilmesi açısından ciddi dış müdahale oldu. Suriye’ye geldiğimizde ise sürecin ilerletilmesi ve çatışmalarla işin rayından çıkarılması hadisesinde belirgin bir dış müdahale vardı ve doğal bir süreç değildi. Batılı devletler sorunlu bir ilişkileri olan Suriye’deki rejimi istemiyorlardı önce karıştırdılar ancak daha sonra hadiselerin seyrine bakarak ve İsrail’in de telkinleri ile bu fikirlerini gözden geçirdiklerini düşünüyorum. En azından sözde Esad karşıtlığı üzerine kurulu politikalarını fiiliyata dökmediler. Türkiye ise Batının bu hızlı dönüşümüne bakıp politikasını değiştirmek istemedi. Türkiye’nin hareket noktası Suriye’nin demokratik değişimi, yaşanan insanlık dışı katliam ve Suriye halkının yaşadığı dram. Ayrıca en uzun sınıra sahip bir ülke olması ve Suriye muhalefetinin Türkiye’de örgütlenmiş olması da bunda etkili oldu. Ancak, sorunun çok boyutlu, enternasyonal bir sorun haline gelmesi Türkiye’nin etkileme imkanını azalttı. Ortaya çıkan boşluktan İran ve Rusya’nın faydalanması ve doğrudan oyuna dahil olması da Türkiye’nin etkileme imkanlarını azaltan faktörler oldu. Zaman içinde giderek Rusya ve İran karşısında muhalefeti destekleyen yalnız bir Türkiye fotoğrafı ortaya çıktı. Batılı devletler günü kurtaracak sadece sözde ya da toplantılarda el kaldırma şeklindeki politikalarına devam ettirirken, Türkiye kısa bir sürede çözülecek gibi görünmeyen bir problemin sadece olumsuzluklarını yaşamaya devam etti.

Irak’taki süreç nasıl devam edecek?

Türkiye için Irak’ta ortaya çıkan durum yeni bir faktörün sürece dahil olması anlamına geliyor. IŞID denen örgüt Suriye çatışmasında da rol oynamış olsa da Irak ordusu karşısında kısa bir sürede bir alan hakimiyeti kazanmış olmaları bizleri oldukça enteresan bir durumla karşı karşıya bıraktı. Dolayısıyla Irak hadiselerine doğrudan müdahil olmasının Türkiye’nin yararına olmadığını düşünüyorum. IŞID hadisesi bir kışkırtma hadisesi de olabilir. Ben şuanda önemli bir eşikte olduğumuzu hadiselerin çözülememesi ve soruna dahil olmamız halinde sadece Şii dünya ile değil Sünnilerle de yeni bir ayrışma yaşayabileceğimizi düşünüyorum. Diğer taraftan Sünnilere destek verilmesi Sünni Şii denkleminde farklı bir ayrışmanın tarafı haline gelme ihtimalimizi gündeme getirebilir. Onun için Türkiye’nin ne kadar başarılı bir kriz yönetimi uygulayacağını zaman gösterecek. Rehine krizi, mezhep ayaklanması gibi hadiselerin her birinin ayrıca bir tuzak olabileceğini de görmek lazım. Bu tuzaklardan birine ya da bir kaçına düşmek Türkiye’nin Islam dünyasını birleştirme pozisyonunu da riske sokabilir. Çünkü Türkiye’den başka bu potansiyele sahip bir ülke olmadığı için ayağını kaydırmak, açığa düşürmek için çaba sarf eden birden fazla ülke olduğunu unutmamak gerekiyor.

Türkiye’nin bölgedeki itibarı ya da itibarsızlığı ne manaya geliyor?

Halk nezdindeki itibarınız siyasetçiler nezdinde ki itibarınız manasına gelmiyor. Islam dünyasına liderlik edebilecek tarihi ve coğrafi şartları müsait ülke sayısı çok az. Türkiye bu ülkelerin başında geliyor. Batı dünyası bunu iyi bildiği için bunu ertelemeye ya da gündemden düşürmek için istikrarsızlaştırmaya çalışıyor. Bunun yanında bölge ile fiziksel, psikolojik, siyasal ve insani temasını kesmek için bu krizler kullanılıyor. Bu hadiselerin ister üçüncü ülkelerin müdahalesi ile olduğunu düşünelim, isterse doğal şartların bir sonucu olarak görelim; son hadiseler Türkiye’nin bölge ile sosyal, siyasî, fizikî ve insanî olarak temasını zora soktu. Bana göre kısa vadede bizi dehşete düşüren ve kaygılandıran, yaşadığımız bu olumsuzlukların uzun vadede mutlaka üstesinden gelinecektir. Netice olarak Batı dünyası bugün Islam dünyasının yaşadıklarının çok daha fazlasını daha dehşetli şekilde yaşadı ve üstesinden geldi. Islam dünyası da bu problemlerin üstesinden gelip ortak bir noktada buluşabilir.

En Yeniler

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

Başa dön tuşu
Kapalı