Adı Gibi Yayla “Çamlıyayla”5 dakika okunma süresi

0

İnsan, çamlar arasında bir yaylada, dağ başında kıldan çadırlarda yalnız olsa da tek başına değildir. Bu hissiyatı, ismi ile müsemma Çamlıyayla’da tadabilirsiniz.

Kışın soğuğundan; yazın sıcağından sığınacak bir yer arar insan. Ancak, içindeki ve dışarıdaki küfrün, isyanın ve zulmün karanlığından 2000 metre yükseklikte yaylada tek de olsa kaçabilir mi? Tavşan olsanız peşinize bir tazı salarlar, keklik olsanız pusuya yatarlar. Bu dağ başında, karların geçit vermediği coğrafyalarda, insanın manevi iklimi nasıldır, diye tahmin yürütürsünüz. Maddi soğukluğu bir karsanbaç gibi yudumlarken, sohbet ortasında manevi sıcaklığın huzurunu bulabilirsiniz. Ya da maddi sıcaklığı kış mevsiminin lalezarı; soba kenarında temin ederken, manevi soğukluğun huzursuzluğu iliklerinize kadar işleyebilir. İşte o esnada nerede olduğunuzun önemi yoktur. Çünkü kendi beden coğrafyanızda gurbettesinizdir.

Ashab-ı Kehf’in memleketi Tarsus’tan Çamlıyayla’ya 60 km mesafeyi kapatmaya gidiyoruz. Deniz’i gerçekten sevenler hazan mevsiminde gelenlerdir. Yaylalar da öyledir. Yazın sıcaktan bunalan Adana ve Mersinliler kendisini yaylaya atarlar. Maksat serinlemektir. Kışın çıkıyoruz yolculuğa. Tarsus üzerinden yola revan oluyoruz. Dönemeçli yollar yılan gibi kıvrılıyor, yalan gibi doğrulmuyor.

Hep yeşil

Çamlıyayla’da yeşilin tonları Cehennemdere’den Kadıncık Vadisi’ne, Bolkar Dağları’na kadar uzanır. Çam, karaçam, kızılçam, fıstık çamı, ardıç, dişbudak, selvi, meşe türleri, çınar, akasya ve defne ağacı orman oluşturur. Sıklamen, sahlep, kekik, nane ve defne aromatik bitkilerdendir. Koruma altına alınan ve 9.5 metre genişliğinde 1100 yaşlarındaki Türkiye’nin en yaşlı Anıt Ardıç (Ana Ardıç) ile Cocakdere’deki 670 yaşlarında olan Koçsedir (Kocakatran) görülmeye değer. Bu bilgiler ile gidersiniz, ancak gördüklerinizle değil hissettiklerinizle dönersiniz. Kendinizi ne kadar oraya ait hissettiyseniz o kadar oralı olursunuz. Yoksa en çok gördüğünüz yer bile yabancıdır size. Çamlıyayla’da çam ağacının her türlüsü bulunur. Sular derinden derine çağlar. Kaleleri gökdelenler gibi karşınıza dikilir. Temiz hava mis gibi ciğerlerinize dolar. Ama bir yalnızlık hissi kaplar sizi ki, sanırsınız bu Dünya’da tek başına yaşarsınız. Çünkü kışın nüfus beş altı bine kadar düşüyor. Yazın ise 60-70 bine çıkıyor. Bu azalma insanı yalnızlığa mahkum etmiş gibi görünse de aslında sizi kendinizle baş başa bırakır. Dersiniz ki “uzlet, inziva” gibi kelimeler yer tutmalı beden coğrafyamızda.

Rakımlar ve rakamlar yol aldıkça büyüyor. Arka fonda Torosların devamı Bolkar Dağları yaklaştıkça beyaza bürünüyor. Sahilde yağmura dönen su buharı, Çamlıyayla’da kar olarak düşüyor. Atdağı geçidi ise kesif bir kar altında inzivaya çekiliyor. Yer isimleri coğrafyaya göre ve geçim meşgalesine göre şekillenmiş. Ana Ardıç, Kozağacı, Sebil, Çinili Göl, Ardıç yurdu, Pamukluk, Beyler Oluğu. Papazın bahçesi, Cehennemdere, Namrun Kalesi ve Gölü gibi isimler bu dağ başında ne arar demeyiniz. Dedik ya tek başına koymazlar sizi. Eski adı Namrun, Nemruttan kalan bir isim. Nemrut, yazlık olarak kullanmış buraları. Buranın havası test edilmiş bile “Bir keçi yüzülüp geceden asılmış. Sabah baksalar ki etinde bir buruşma ve büzüşme yok.” Buranın havası diğer yaylardan daha faydalı, diye karar kılınmış.  Zevzek Tepesi’ne çıktığınızda ciğerleriniz bir kapı gibi sonuna kadar açılır.  Tam bir Anadolu havası. Yazlıkçıların terk ettiği birer hayalet gibi görünen, kışlıkçıların ise “biz buradayız” diye tüten evler, evlerden etrafa yayılan çam odunu kokusu, soğuk havayla buluşuyor birer ıtriyat fabrikasına dönüşüyor. Orman korkusu orman kokusu ile birleşiyor. Gürül gürül yanan sobanın etrafında içimiz muhabbetle ısınıyor.

Çamlar içinde okumanın hasreti

İlçede kalanlar, geçmişten ve gençlikten dem vuruyorlar. “Eskiden buralarda çok öğrenci olurdu. Köyden şehre göçle boşaldı buralar. Ata yadigarı mesleklerimiz elimizde kaldı. Ne tam okuyabiliyorlar ne de atadan kalma mesleklerine sarılabiliyorlar. Ne sabana koşulabiliyorlar ne de çoban gibi dağdan dağa sekerek koşabiliyorlar.” Uzun çam ağaçlarının altında yazları serin serin kitaplar okunurmuş. Maziye hasret sözler hayal dünyamızda tecessüm ediyor, yazları bu yaylalarda kitap okurken hayal ediyoruz insanları. Anlayacağınız ne sanat var ortada ne zanaat. Tarımdan ve hayvancılıktan da uzaklaştırılan bir neslin köyle şehir, okul ile ev arasında zayiatı burada da müteessif bir şekilde dillendiriliyor.

Çam kokulu bu yayladan geriye dönerken yol kenarında yakılmış ateşin etrafında bir lahza ısınıyoruz. Maddi sıcaklığı hissederken gönlümüzü ısıtan, ısıttıkça da kaynatan cümleler arıyoruz. Çam kozalakları, ateşe rayihasını salıyor. Çıkan duman yalnızlık değil; bütün kışın, soğukluğun ve mevsimin meşakkatinden geçerek, insanı ısıtabilmenin keyfiyeti idi.

Ara sıra yaylalara çıkın. Nefes aldığınızı, yani yaşadığınızı fark edersiniz. Unutmayın, dünyanın en ücra köşesinde olsanız, yalnızlık hissine kapılsanız bile, tek başına değilsiniz.

E-DERGİYİ SATIN AL
(Toplam 353 kez okundu. Bugün: 1)
PAYLAŞ:

Fikrinizi Belirtin.