Seyahat

Afrika’nın Bir Dost Kadar Yakın Ülkesi GİNE

Giresun’u hepimiz biliriz. Güzel Karadeniz bölgemizin yeşil incilerindendir. Biliriz de, “Gine neresi?” diye sorsanız herhalde herkes bir an düşünür. Gine uzak bir ülke; ancak insanları bir dost kadar yakın.

İki yer arasındaki bu bağlantı da nedir?” diye sorduğunuzu duyar gibiyim. Evet, bu yazıda, Giresunlu bir eğitim gönüllüsünün yemyeşil memleketinden kalkıp Batı Afrika’nın siyah incilerinden Gine ülkesine giderek, eğitim  hizmetlerine katılmasına dikkatlerinizi çekmek istiyorum.  Geçtiğimiz kurban bayramında aralarında bulunduğum ve bulunmaktan gurur duyduğum, üstelik çok etkilendiğim, bu Afrika ülkesinde bizleri temsil eden arkadaşlarımızla ilgili gözlemlerimi de sizlerle paylaşacağım.

Toprağı zengin insanları fakir: GİNE

Gine (Guinea), Batı Afrika’nın Kuzey kesimlerinde, Atlas Okyanusu kıyısında yer alan, 245.000 km2 yüzölçümüne sahip, yaklaşık 10 milyon nüfuslu, sıcak ve nemli iklimi olan bir Afrika ülkesi.

Türkiye’ye uzaklığı yaklaşık 5.500 km. Halkın yaklaşık %98’i Müslüman. Başkenti Conakry olan ülke kuzeybatı Afrika’da bulunmaktadır. Senegal, Liberya, Mali ve Atlas Okyanusu arasında bulunan bu ülkenin halkı geçimini genelde tarım ve hayvancılıkla sağlıyor. Tropikal iklimlerde yetişen muz, ananas, hindistan cevizi gibi meyveler ülkede çokça bulunuyor. Tabii zenginlikleri bol olan ülkede, zengin su yatakları, önemli göller ve akarsular bulunmasına rağmen, teknolojik eksiklikler sebebiyle mevcut ihtiyaçlar taşıma su ile karşılanıyor. Bu da sağlıksız su kuyuları nedeni ile salgın hastalıklara yol açıyor.

Gine, tarih boyunca çeşitli hâkimiyetler altında kaldığından geçmişi hakkında teferruatlı bilgi bulunmamaktadır. 13. yüzyıla kadar doğu ve güneydoğu kısımları Gana Krallığının sınırları içerisindedir. 13-16. yüzyıllar arasında Mali İmparatorluğu hâkimdi. Bundan sonra her ne kadar kendi içinde siyasi devlet kursalar da ortaçağda başlayan her çağda devam eden sömürgecilik buraları da tehdit eder.

  1. yüzyılda Portekizliler gelse de buraya yerleşemezler. 19. yüzyılın ortalarında sömürge yapmak için gelen Fransızlar ülkeye hâkim olurlar. Fransa sömürüsüne II. Dünya Savaşı sonrası karşı çıkan diğer Afrika ülkeleri gibi Gine bağımsızlığını 1958 yılında ilan eder. Sömürgeciliğin izlerini silmek ise çok zaman alacaktır.

İslamiyet’in bölgeye gelişi

İslamiyet’i yaymak için her tarafa gönüllü giden Müslümanlar, 11.yüzyılda buraya gelerek İslam’ı tebliğ ederler. Bilhassa mağripten gelen Müslüman tüccarlar, kervan yolunun geçtiği yerlere kasabalar ve pazarlar kurarak İslamiyet’in yayılmasına çalışırlar. Gine’nin kuzeydoğusunda Mali İmparatorluğunun hükümdarının 1050 yılında Müslüman olmasıyla İslamiyet’in o bölgedeki nüfuzu güçlenir. İslam’ın kuvvetlenmesiyle halk kendi devletlerini kurdu. Bu devletlerden Futa Calon en önemlilerindendir. 19. yüzyıl başlarında Samori Ture önderliğinde Fransızlara karşı cihat ilan eder. Ture’nin hareketiyle İslamiyet bölgede iyice güçlenme imkânı bulur. Gineli Müslümanların çoğu Maliki mezhebine mensuptur.

Maden zengini bir ülke

Dünya boksit rezervinin %20’ sine sahiptir.  Demir, altın ve elmas madenleri bol miktardadır. Bu madenleri gören Avrupalı devletler başta Fransızlar olmak üzere ülkeyi yüzyıllarca sömürmüşlerdir. Çok zengin altın, elmas, demir, boksit gibi madenlere sahip olan ülke, ne yazık ki bu kaynakları değerlendiremiyor. İşin kötüsü, bu madenlerin çok önemli bir kısmı ise halen Fransızların kontrolünde.

Tarıma dayalı bir ekonomiye sahip, nüfusun %80’i tarım ve hayvancılık ile uğraşmaktadır. halkın çoğunluğu köylerde yaşar. Şehirlerde yaşayanlar nüfusun % 20 civarını teşkil eder.

Ülkede sanayi neredeyse hiç gelişmemiş. Elektrik kullanım oranı %3 seviyelerinde dersek herhalde daha anlaşılır olacaktır. Okuryazarlık oranı %25 civarında ve daha da acısı bu Müslüman halkın resmi dili Fransızca.  Mahalli dillerden başlıcaları Fulani,Malinke, Susu, Kisi, Gerze, Toma  ve Bassari’dir.

Bir farklılık  oluşturmak

Bizi oralara davet eden Diversity (Farklılık) Derneği’nin isminin anlamını, daha uçağa ilk binişimizde kendimizi siyahî Müslüman kardeşlerimizin arasında görünce yavaş yavaş kavramaya başladım. İlk andan itibaren, ilk temasla bu fiziki farklılıkların çok güçlü bir ortak nokta ile kırıldığını ve farklılıkların kaybolduğunu gördüm. Bu noktada en büyük faktör, İslam bağı ve bundan doğan din kardeşliğiydi. Öyle ki, bu güçlü duyguyla bütün önyargılar anında yıkılıyordu.

Neden Gine?

Pekâla neden Afrika,  neden Gine? Biz bu ülkeye, bu uzak kıtaya neden gittik? Türkiye’den giden, fedakar insanlar kara kıtanın bu sancılı ülkesinde ne yapıyorlar?

Bu sorulara cevap vermek için 7. yüzyıla doğru kısa bir yolculuk yapmakta büyük fayda var.

Son dinîn müjdeleyicisi ve âlemlerin efendisi Peygamberimiz (S.A.V) vefat ettikten sonra on binlerce sahabenin dünyanın her köşesine İslam dinîni yaymak için hicret ettiğini hepimiz okumuşuzdur. Belki de o yıllarda yeri haritalarda bile olmayan pek çok ülkeye dahi gidildiğini görüyoruz. Bu süreçte Gine ve komşu ülkelerine asırlar önce gelen Müslümanlar, 11. yüzyılda Afrika halkının kitleler halinde Müslüman olmasını sağlamış ve koca kıta İslam kardeşliği altında birleşmiştir.

İslam inancı ile hem değişen, hem de gelişen Afrika’nın talihi, Akdeniz’de sıkışan Batı’nın yeni diyarlara açılması ile çok değişmiş ve 17. yüzyıldan itibaren başta Portekiz olmak üzere sömürgecilik faaliyetleri başlamıştır.  Yüzyıllarca bu sömürgeciliğe direnmeye çalışan birçok Afrika ülkesi gibi Gine de 19. yüzyıla kadar dayanmışsa da, en son Fransızlara teslim olmak zorunda kalmış ve böylece o uzun süreli esaret dönemi başlamıştır.

Merhametin terk-i diyarı

Ahlakî ve ekonomik çöküntü yaşayan, kurtuluşu Afrika’yla Amerika’nın doğal zenginliklerinde gören güçler, bu zeytuni tenli sıcak insanların topraklarını acımasızca işgal etmiş, her türlü doğal kaynağını olabildiğince sömürmüş, erkekleri esir ticareti altında toplayarak kaçırmıştır, masum halka her türlü zulmü reva görmüştür. Kıtanın ahlakını ve bağlı olduğu dinî değerlerini bozmak için düşünülebilecek her şey yapılmıştır. Her gidilen yerde kiliseler açılarak misyonerlik faaliyetleri yaygınlaştırılmış, dinî bilgisi zayıf olan insanlara para ve yemek karşılığı din değiştirmesi için baskı yapılmıştır. Hatta daha sonra yöre halkı kendi tarlalarında bir günlük pirinç için bedava çalıştırılır konuma getirilmiştir.

Esir ticareti için liman kesimlerine kurulan esir pazarlarının izleri ibret-i âlem için korunuyor. Zorla ülkesinden kopartılan milyonlarca Afrikalı,  bir daha geri dönmemek üzere pazardan pazara satılarak hiç duymadığı yerlere esir olarak gitmiştir. Bu Afrikalıların bugün mezarları bile yoktur.

Günümüze gelindiğinde her ne kadar kâğıt üzerinde Afrika bağımsız görünse de, fiilî esaret yerini ekonomik esarete bırakmış gibidir. Görülen o ki, Kara Kıta Afrika makûs talihini yeneceği günü beklemektedir.

Zulmü şefkate  dönüştürmek

İşte ülkemizden oraya giden gönüllüler de tam bu noktada, kıta insanına unuttuğu o eski hayatını, tahrif edilen manevi değerlerini, ahlâkını, İslam kardeşliğini yeniden hatırlatma gayretiyle gecelerini gündüzlerine katıyorlar. Genç insanları bilinçlendirerek toplumun dejenerasyonunu önlemeye çalışıyorlar. Daha doğrusu, Afrikalıya balık tutmasını yeniden öğretiyorlar. Kitleler halinde İslam’a dönen Afrikalılar, gün geçtikçe sayısı artan camii ve medreseler bunun en mühim ispatı.

Zaten, yüzyıllar süren sömürü sonrası asıl emellerine bir türlü ulaşamayan sömürgeciler, bugün ellerinde olanı korumak için olsa gerek mücadeleyi bırakmamışlar. Ancak halkın artık doğruyu ve yanlışı ayırt edebildiği bir gerçek. Bunu ifade eden şu söz, meseleyi özetliyor: “Son ırmak kuruduğunda, son ağaç yok olduğunda ve son balık öldüğünde beyaz adam paranın yenmeyen bir şey olduğunu anlayacaktır.”

İşte şu an bu ülkede yaşayan Giresunlu, Antalyalı, Samsunlu eğitimciler, memleketinden ve sevdiklerinden uzak, bölge insanlarına yepyeni dünyaların kapılarını açıyorlar.  Öyle ki, evlilik için Gine’ye gelin getirmek yerine Giresunlu Ümit gibi, Afrikalı bir hanımla hayatını birleştirme kararı alanları görüyoruz burada.

“Beyaz Adam”  tedirginliği

Burada hizmet eden eğitimciler de Afrika insanı ile aynı zorlukları çekiyorlar. Ama maddi imkânsızlıklar bir tarafa, yöre halkı o kadar seviyor ki, onları bağrına basıyor. Baş tacı ediyor ve bu zorlukları onlara unutturuyorlar.

“Beyaz Adam” önyargısı sebebiyle ilk yaşanan soğuk bakışlar, daha Allah’ın selamı ağzımızdan çıkar çıkmaz yerini sevgi işaretlerine, sarılmalara, sıcaklığa, uzaktan gelen bir dostun gözyaşlarıyla karşılanmasına bırakıyor. Yıllardır ülkelerini sömüren, “Beyaz Adam” diye bildikleri o meş’um insanların çektikleri fotoğraf ve kamera kayıtları ile kendileri ile alay ettiklerini öğrenen halk kameradan kaçıyor ve yabancılara fotoğraf vermemek için hızla uzaklaşıyorlar. “Ülkemize döndüğümüzde oradaki kardeşlerinizle yalnızca burada gördüğümüz güzellikleri paylaşacağız” sözümüz üzerine biraz olsun rahat bir nefes alıyorlar. Bizleri daha bir sahiplenerek beraber fotoğraflar çektiriyorlar.

İşsizliği sorduğumuzda Batı’nın yalnızca sigara ve içki fabrikaları kurduğunu öğreniyoruz. Oradaki insanları maddeten de zehirleme girişiminin bir parçası olduğu apaçık. Bunları duyduktan sonra bize ahlak dersi verenlerin gerçek yüzünü görmüş oluyoruz.

Kurban sadece bir vesile

Kurban faaliyetleri esnasında bizim de bulunduğumuz Boffa’nın başta vali olmak üzere idarî erkânı bizleri çok sıcak bir tavırla karşıladı. Valinin bütün bu gayretler için Osmanlının torunlarına, kadirşinas Müslüman insanlara müteşekkir olduklarını belirten samimi konuşması bizleri duygulandırdı.

Kurban bayramı hizmetleri sayesinde çoğu evine ilk kez et götürecek olan, yaşamak için inanılmaz mücadele veren bu tertemiz, masum çocukların gözlerindeki parıltılar, yapılan hizmetlerin önemini daha iyi anlatıyordu. Ancak bu insanlar için kurban sadece et olarak görülmemeli. Kurban hizmetleri Sahabe-i Kiramdan sonra Müslümanların temiz elini temsil ediyor burada. Kurban hizmetinde bulunanlar, Afrika’nın ayrıca 18 farklı ülkesinde, on binlerce kurban kesilerek, yüz binlerce yoksul aileye dağıtılacağını anlattığında, halk daha bir duygulanıyor, oradaki bu manzaralar karşısında bizim de ister istemez gözlerimiz doluyor.

Gerek orada tanıştığımız halk, gerekse Türkiye’den oraya giden arkadaşlarımız oradan ayrılırken bizlerle birlikte Türkiye’ye binlerce selam gönderiyorlar. Dönerken içimizden bir parçayı da orada bırakmış olmanın hüznüyle dönüyoruz. Son duyduğumuz sözler kulaklarımızda sürekli yankılanacak türden bir çağrı:

“Lütfen bizleri buralarda yalnız bırakmayın. Gerek dualarınızla, gerek yanımıza gelerek, gerekse maddî ve manevî desteklerinizle yanımızda olun. Allah yâr ve yardımcınız olsun, Allah’a emanet olun!”

 

En Yeniler

Başa dön tuşu
Kapalı