İnsanSeyahat

Afrika’nın Ev Modası Sade Hayat

Afrika Günlükleri

Yurt dışına çıkıyorsanız, çift kubbeli çaydanlığa ve onun sırdaşı ince belli çay bardağına muhabbetiniz varsa bizim gibi onları da sarıp sarmalayın, yanınızda getirin. Unutmayın, çay muhabbeti artırır.

“Tavattun” kelimesini duydunuz mu? Manası; bir yeri vatan edinmek, yerleşmektir. Kelime tefe‘ul babından geldiği için tekellüf, yani zorluk içerir. Kur’ân-ı Kerîm’de ise “mevâtın” kelimesi yurtlar, yerler anlamında kullanılır. Kendini olduğundan çok büyük gören insanoğlu şöyle haritaya bakınca bile iktifa etmeli aslında… Okyanuslar, çöller, ülkeler, milletler, ırklar ve sayamadığımız 18 bin âlem…

Türlü düşüncelere dalmışken bir de baktık ki 12 saatlik yolculuğumuzun sonuna gelmişiz. Güney Afrika Johannesburg Havalimanı’nda ufak bir aktarmadan sonra asıl yerimiz Maputo’ya inmek üzereyiz. Yukarıdan bakınca şehir merkezine uzak, eternet çatılara güneşin aksinin bolca vurduğu küçük yerleşim yerinin hemen ardına iniyoruz. İnmeden önce, şımarık şehrin dışladığı gerçek Maputo, gülümseyen yaramaz bir çocuk edasıyla ayna tutuyordu.

Kalabalıktan sadeliğe inişimiz

Heyecanlı, sabırsızca bir an önce inmek istiyordum. Ayaklarım yere bastığında, burası artık benim vatan-ı ikametim, dedim. Havaalanında çalışanlar, 80’lerin devlet memurları gibi bir pasaporta bir de bize bakıyor, biraz bekletip geçiriyorlar. İlk izlenimin oluşturduğu şaşkınlık üstümdeydi: İstanbul’da ünlü kafelerle dolu kocaman havaalanından, Johannesburg’un karmaşık insanlarından sonra burası öylesine yalın, öylesine sadeydi ki… Şehirlerarası ilçenin bir garajını hayal edin. Hatta çalışan görevliler o kadar az ki saysam mı diye düşünmedim değil.

Valizlerimizi de aldıktan sonra her caddeyi, her sokağı inceleyerek ilerliyoruz. Birkaç yüksek apartman, yüksek katlı metropolde; Portekiz’in etkisini görmek mümkün. İç savaş biteli 30 yıl kadar olmuş. Şehir, ağır bir hastalıktan sonra yeni yeni toparlanmaya çalışan ihtiyara benziyordu. İlerledikçe güzel müstakil evler ya da az katlı apartmanlar çıkıyor karşımıza. Ama şehir tamamen aynı renk: Gri ve her tonu.

Akasyalar şehrine hoş geldiniz

Halk mutlu, herkes gülüyor. Etraf kalabalık. Karışık insanlar, milletler, ırklar, diğer büyük şehirlerde böyle iç içe olamazdı herhalde. Sokaklarda küçük plastik kaplarda meyve satan yerel kıyafetli kadınlar… Uçuk renklerde gömlekler ile acaba emanet mi diye düşündürecek kadar bol takım elbise giymiş, yerli bey amcalar… Mutlu mutlu gülüşen çocuklar… Cellabe giymiş, bütün mahremiyetiyle rahat rahat dolaşan tüccarlar… Her dükkânın, her lokantanın girişinde gelenleri karşılamak üzere bekleyen, Çin üretimi garsonlar… Caddeleri süsleyen en göz alıcı güzellik ise, renk renk akasya ağaçları. Bu çiçekler, yer yer rüzgârın etkisiyle arabaların, yolların, evlerin narin motifi olmuş. Maputo’nun eski adı da zaten, akasya şehri imiş.

Portekiz sömürgesi olarak şekillenmiş mimari yapısından, bitişik nizam evlerini inceleyerek yeni evimize ulaşıyoruz. Güvenliği elden bırakmıyoruz, tedbir şart. İlk işimiz kapıları defalarca kilitlemek. Anahtarı çevirdikçe kapının bazı kilitleri tavana, bazıları yere dişleniyor. Evdeki çelik kapının dişlerinin, kapının alt, üst, sağ ve sol kısımlarına ikişer tane eklendiğini tahayyül edin.

 

Az, mutlu olmayı öğretiyor

Evin odaları çok büyük. Tavanlar 3, 4 metre. Yerler ise tarihe tanıklık etmiş, ince kesim ahşap parkeler ile döşeli olduğundan dikkat çekiyor. Hizmetçiler için ayrı bir bölüm yapılmış. Burada sanki bütün beyazlar efendi, bütün siyahlar köle. Eskiden kalma, İslam dışı bu muamele, Avrupa’dan gelen beyaz insanların ‘eseri’ olmalı.

Mutfakta üçlü tenceremiz ve 6’lı yemek tabaklarımızın yanına getirdiklerimizi yerleştiriyoruz. Biraz baharat ve bazı yöresel vazgeçilmezlerimizden getirmiştik elbette. Zeytin, peynir, yaprak, salça gibi. Evin düzenini kendimize uygun hale getirmek çok kısa sürdü. Şimdilerde popüler olan sade hayat, “minimal tarz” buydu herhalde. Neyin kaç tane olduğunu sayabiliyordum.

Afrika, insanın hayret hissini canlandırıyor. Hayret, yerini ara sıra garipliğe bırakıyor. Her şeye yabancı gibiydim, fakat her şey beni tanıyordu sanki. Afrika’ya gelin olmuştum; ama en kısa sürede kızı sayacaktı beni.

Evde görünürde hiç eksik yok gibiydi. Valizde getirdiklerimizi yerleştirirken iyi ki dedim, iyi ki çok az kıyafet getirmişim. Lazım olacak kadar. Aslında tesettür emrini ifa edebilmek için dışarı kıyafetleri daha önemli. Devamı ise birkaç rahat kıyafet, yiyecek falandı. Giderken, getirdiklerimi de burada bırakırım diye düşündüm.

Muhabbetin rengi ne olacak?

Yurt dışına çıkıyorsanız, çift kubbeli çaydanlığa ve onun sırdaşı ince belli çay bardağına muhabbetiniz varsa, bizim gibi onları da sarıp sarmalayın, yanınızda getirin mutlaka. Unutmayın, çay muhabbeti artırır.

Muhabbet artardı tamam, ama dil ne olacaktı? Heyecanım yerini biraz endişeye bırakıyordu. Dil konusu beni düşündürüyordu. Uzun ve yorucu yoldan sonra ılık esintinin eşliğinde akşam çayımızı yudumlarken dışarıyı izliyoruz. Sokak lambaları o kadar aralıklı ki uzunca bir karaltı oluşuyor caddede. Geçenleri izliyorum.

İlk günün yoğunluğuyla, yarın Maputo’ya yakından musafaha etmek için niyetleniyor, nokta değil virgül koyuyoruz. Yarın hayat, aynı hızıyla ve yenilikleriyle koyduğumuz virgülden devam edecek…

En Yeniler

Başa dön tuşu
Kapalı