Hikaye ve Günlükler

Ağla Çeşmim Ağla Durma…

Bu ne hal, benzinde kan kalmamış. Gece de pencerene göz attım, ışık yanmıyordu. Hayırdır?”

Güneş öğleyi aşmış, yavaş yavaş alçalmaya, cömertçe etrafa yaydığı yakıcı huzmelerini toplamaya başlamıştı. Kargam, karşı binanın bacasının gölgesindeydi. Sesi ne kadar da iticiydi. Hep böyle miydi, yoksa yorgunluktan mı öyle hissetmiştim? Gagasını her açıp kapamasında sanki biri başıma balyozla vuruyordu. Belli etmedim, bir şey de demedim.

“Yetiştirmem gereken yazılarım vardı. Dün onlarla cedelleşirken vaktin de ucunu epey kaçırdık. Bir şeyler atıştırıp yattım. Sabah da yazıları tamamlamak için erken kalktım. Onun yorgunluğu olsa gerek.”

“Ne yaptın, bitirebildin mi bari?”

“Ehh, bitti sayılır. Hadi biz çalıştık, yorulduk da sana ne oldu, dalgın dalgın duruyorsun?”

“Yaş kemale erdikçe yavruluk, gençlik zamanları daha sık hatırlanıyor, daha keyifli düşünülüyor.”

Derinden bir iç çekti kargam. Küçücük gövdesi de onunla beraber inip kalktı.

“Yüreğine çöken neyin acısıdır böyle?”

“Birkaç gündür dolanır dururum etrafta. Yok, bir türlü bulamıyorum eski dostluğu, samimiyeti.  Ne kadar değişmişiz, ne kadar el olmuşuz birbirimize. Tüylerim dökülmüş, heyecanım, -hey canım- neşem uçmuş; tanınmaz haldeyim. Ya onlar… Onlar ise benden daha tanınmaz haldeler. Zaman, sıralı dağlar gibi uzadıkça uzadı. Bütün tanışıklığımız, dostluğumuz, samimiyetimiz bu sıralı dağların arkasındaki Kaf Dağı’nda kalmış gibi. O kadar uzakta, o kadar ulaşılmayacak yerdeler artık.”

“Neden, kimden bahsedersin?”

“Eski Ramazanlardan…”

“Kusura bakma ama sevgili kargam, kafan çok eskide kalmış. Şimdikilerin neyi var? Mis gibi!”

“Sıkıntı da o ya zaten; hiçbir şeyi yok. Ne tadı, ne tuzu, ne heyecanı hiçbir şeyi… Eskiden, daha Ramazan kapımızı tıklatmadan haftalar önce başlardı telaş, yaklaştıkça hilali görme heyecanı, sultanlara yaraşır hazırlıklar. Ya şimdi… Bunların hangisi var?”

“Sen hatıraların girdabına düşmüşsün. Hatıraların girdabına düşen, güzellikleri de çirkinlikleri de abartırmış. Abartıyorsun.”

“Böyle demen çok normal. Daha yaşın ne ki? Ben senin gördüklerinin hepsini gördüm, hatta senden daha iyi müşahede etmişimdir. Fakat sen benim gördüklerimin, yaşadıklarımın hiçbirini ne gördün ne de yaşadın.”

Kargam, az ama ağır konuşmuştu; fakat söylediklerinde haklıydı. Bir müddet sustuk. Güneş iyice alçalmış, yakıcılığını yitirmiş, sokakları ferahlatıcı bir rüzgar dolanmaya başlamıştı. Gözlerimi sokakta boydan boya gezdirdiğimi gören kargam,

“Bu sokaklar bile eskisi gibi değil artık.” dedi.

“Eskiden nasıldı?”

“Top patlar -ki artık top sesini duymaz olduk-, ezan okunur herkes evine çekildiğinde sokaklar da kendi içine çekilir, bir sessizlik oluşurdu. Ama öyle sair günlerdeki gibi ürkütücü sessizlik değil, bir huşu, bir tefekkür sessizliği… Bazen öyle olurdu ki rüzgâr, sokakların zikir sesine dönüşürdü. Ezan okunduktan sonra kafanı uzatıp pencereden bir bak sokağa. Dopdolu. Çünkü oruç tutmak keyif meselesi haline geldi. Oruca mani bir rahatsızlığı olmaksızın, sırf keyfi istemediği için oruç tutmayanlar çoğaldı. Ne diyeyim ‘Ağla çeşmim, ağla, durma…’”

Gözlerini, düştükleri yerden kaldırıp uzaklara baktı. Sanki ulaşamayacağı Kaf Dağı’na bakıyordu hasretle. Tekrardan kırık dökük “Ağla çeşmim, ağla, durma…” dedi, rüzgar esti, ben sustum.

“Kafam ceviz kadar ama içinde sandıklara sığmayacak anılarım var.”

Kargamın hüznü biraz dağılsın diye latifeyle,

“Cevizden yapılma sandığında ne gibi mücevherat saklıyorsun?  Biraz lütfediver de biz de nasiplenelim.” dedim ama isteğimde muktedir olamadım.

“Eskiden 7-8 yaşına gelen bir çocuğu, oruca alıştırmak için nine ve dedeler mecidiye veya birkaç kuruş karşılığında tutulan orucu, iftarda ufaklıklardan satın alırlardı. Anneler gün içinde belli aralıklarda çocuklarına oruç tuttururlardı. Çocuk, böyle böyle büyüklerle beraber sahura kalkar, sahurun bereketinden istifade eder, iftara kadar da büyükleriyle beraber oruç tutmaya alışırdı. Şimdi, sahura çocukları bırak, büyükler kalkmıyor. Bereketi, sünnetin fazileti, derdi ahiret olmayanların umurunda değil. Çocuk istese de yaşı küçük, bünyesi zayıf, daha vakti var diye diye, 10-12 yaşlarına gelmiş çocuklara bile oruç tutturtmuyorlar.

Davulun ve davulcunun sesi de ne hoş, ne ahenkli gelirdi sahur vakitlerinde. Uzaktan değil, yakından daha bir güzel gelirdi sesler. Şu an Hasan emmi, çıkagelse. Davulundan yükselen tok sesi, incecik sesiyle söylediği manilerine karışsa, mest olsak, ne güzel olurdu. Allah rahmet eylesin.”

“Âmin!”

Telefonlar kuruluyor şimdi. Motosikletin arkasında davulcunun sadece davulundan “güm güm” ses çıkar oldu, o da egzoz sesine karıştı.”

“Bence yasaklanmalı. Ne iğrenç ses öyle. Sahura mı kalkıyoruz, harbe mi davet var, belli değil.”

“Bence de! Dün, az daha yuvadan yere çakılacaktım. Nasıl hopladıysam.”

“Çıkar bakalım, daha nelerin var ceviz sandığında?”

“Ramazan boyunca herkese açık, konaklar geliyor gözümün önüne. İftar sofrasında bulunmak için tanıdık olmaya gerek yok. Hangisine istersen, gözünün kestirdiğine gir. Kimse sormazdı sana, sen kimsin diye. İster konuş, ister envaiçeşit yemekten tıka basa konuşmadan ye, şerbetlerden iç. 30 gün boyunca bu böyle devam ederdi. Binlerce insanın Ramazan boyunca buralar sayesinde karnı tam tekmil doyardı. Fakir fukara gözetilirdi anlayacağın. Diş kirası da ihmal edilmezdi.”

“O nedir?”

“İftar sırasında misafirlere, özellikle de yoksullara para dağıtılırdı. Buna da diş kirası denirdi. Biz de payımıza düşen diş kiramızı alırdık. Artan yemekler bizlere verilir, afiyetçe yerdik.”

“Ohh, afiyet olsun.”

“Sonra birlik ve dirlik içinde mahalleliler geliyor hatırıma. Nerede o paylaşmanın ön planda olduğu eski komşuluklar. Nerde o komşular ve akrabalar arasında davetler, birlikte iftar yapmalar. İnsanlar artık yaşadığı apartmandaki komşularını tanımıyor, tanısalar bile birbirlerini davet etmiyorlar. Oysa eskiden ne varsa o paylaşılır, yetmeyecek yemekler bereketlenir, yeter hale gelirdi. Komşuluklar yapay hale geldi. Herkes, ne ben başkasına gideyim ne bana kimse gelsin, deyip birbirinin kapısını çalmıyor. Yazık, çok yazık. Benim kadar siz insanlar kendi halinize dertlenmiyorsunuz.  Bu işin sonu nereye varacak, hiç düşünmüyorsunuz. Şunu bilin ki tadı gagamıza yerleşmiş, sevgisi yüreğimizin en güzel köşesine işlemiş eski Ramazanların yanında bugünün koşuşturulan, telaş içinde geçirilen ve üzerinde bile yeterince düşünülemeyen Ramazanlarının gelecekte anlatılacak hiçbir güzel yönü kalmayacaktır. Daha ne diyeyim ‘Ağla çeşmim, ağla, durma… ”

Gözlerini yine uzaklara dikti. Bu sefer tam tekmil susmuştuk. Rüzgar da dinmiş, güneş de batmıştı. Bize yakın caminin minaresinden yanık, ağlamaklı bir ezan sesi yükselmeye başladı. Müezzinde mi kargam gibi eski Ramazanlara hasretti? Bu hasretten mi kaynaklanıyordu bu yanık ses? Dinledik. Kargamla beraber ruhumuzu alıp başka diyarlara götüren ezan-ı Muhammediyi kıpırdamadan, ses çıkarmadan dinledik.

Ezan bitti, oruçlar açıldı, sokakta hiç eksilme olmadı. Kargamın gözleri uzaklarda, benim gözler kargamdaydı. Kargam ulaşamayacağı Kaf Dağı’na bakarken derin bir iç çekti;

“Ya bayramlar? O eskinin bayramları…” dedi ve ekledi “Yok bu şehr içre senin vasfettiğin dilber Nedim/Bir peri suret görünmüş, bir hayal olmuş sana.”

Sonra bir şey demeden uçup gitti. Pencereyi kapatıp sofraya doğru yürürken kendi kendime kargamın söylediği sözü birkaç defa mırıldandım.

“Ağla çeşmim, ağla, durma…”

 

En Yeniler

Bir Yorum

  1. Gerçekten çok yabancı kalmışız birbirimize. Yazıyı okuduğumda ister istemez çocukluğuma gidiverdim. Çocukluğumdaki ramazanlara. Ne tatlı rüyaymış o günler. Tadı damağımda öyle kalmış ki, belki yazar kadar iyi yazamam ama ondan daha çok şey yazabilirim. Ama ne fayda. yazarın dediği gibi ağla çeşmim ağla… Şu an için tek faydalı olan bu. O günleri hatırladıkça üzülüyor insan. Şükürler olsun ki ağlmak gibi bir nimet var. Yoksa içimizdekileri nasıl dışarı atıp rahatlayacaktık. Emeğinize sağlık, teşekkürler.

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

Göz Atın

Kapalı
Başa dön tuşu
Kapalı