EdebiyatEğitimHikaye ve Günlükler

Avludan Kağıt Havluya

İki hafta önce arkadaş olmuşlardı. Sitenin kapısı çat diye kapandı. Arkasına bile bakmadı. Önce sola, sonra sağa geçti. Adımları gittikçe hızlanıyordu. İyice yaklaşmıştı. Gözleri boşluklara bakıyordu. ‘Kent”in caddelerinden, gökdelenlerin gölgelerinden sıyrılıyordu. İstediği sadece arkadaşıyla beraber avlusu geniş evde, oyun oynamaktı. Zaten annesi elbiselerinin toz toprak olmasına kızmıyordu. Çocuktu, koşacaktı, oynayacaktı.

Sokağın köşesini döndüğünde hazin bir manzara karşısında duruyordu. O küçük mü küçük, şirin mi şirin, tek katlı müstakil ev ve biricik avlusu homurtusu canavara benzeyen bir makine tarafından alt üst ediliyordu.

Ben yıllardır o minik çocukların oyun oynadığı, ev sahibinin mevsimlik sebzelerini yetiştirdiği ev hanımının çamaşırlarını astığı avluyum. Sokak ile evin arasında bir hudut, mimarlıkta ara geçiş, ara form’dum. Minik çocuğun üzüntüsünü görüyordum ama o oyun alanın yok olması karşısında bir şey yapamazdı. Onu teselli etmek için başımdan geçenleri anlatmaya koyuldum.

Yıkılma sebebim, ev sahibinin oğlu bankadan kredi almış, ipotek olarak beni göstermişti. Oğlunun borcunu ödeyemeyince, kat karşılığı bina yapılmak üzere ihaleye çıkartılmıştım. Mahremiyetin sokaktan eve geçişteki son mekândım ben. Bundan sonra binalar avludan değil, direkt sokaktan başlayacaktı. Bu son anlarımda, kültür mirasımı miniğe aktarmalıydım.

“Çok eskiden sanayinin olmadığı zamanlarda, insanların toprakla haşır neşir olduğu devirlerden itibaren evlerde bulunurdum . Kendimi şöyle tarif edeyim “Evin veya bir dairenin etrafında duvar veya çit ile çevrilmiş yer, havlu”

Sözlükte görürsünüz bazıları bana havlu da der. Havlu denme sebebine gelince, Arapça “havl” etraf, çevre manasına gelir, cemisi havâli daha çok müsta’meldir. Yunanca’da ise hayvanların kapatıldığı ahır ve ağıla “avlı” derlermiş. Lakin bizdeki avlu ile onların avlu anlayışı farklıymış. İnsanlar hayvanları kapatmak, bir arada tutmak için çevirdikleri alana ağıl demişlerdir. Sebze ve meyve gibi yiyecekleri ektikleri yerleri de çit ile çevreleyerek avlu ismini vermişlerdi.

Yeri gelmişken, bahçe havlusu ile el-yüz havlusunun nasıl tefrik edileceğini de izah etmeliydim.

“Hav: ince tüy demektir. Havlu da onun şekil almış halidir. El havlusu, abdest havlusu, hamam havlusu, ayak havlusu. Muhtemel ki avluya, havlular kuruması için asıldığından ikisi de zamanla müteradif bir mekan ismi olarak dillere pelesenk olmuştur. En çok da evin çocukları “Anne ben havludayım.” derlerdi. Ben de ismimin havlu olduğunu zannederdim. Ama havlu, evin hanımının kuruması için çamaşır ipine astığı pamuktan bir kumaş, silecekmiş.

Evet, bazı yerlerde ve ağızlarda havlu da derlerdi. Belki de köpeğin havlamasından havlu deniyordu. Çünkü evcil hayvanların yeri evin içi değil, avluydu. Bir de şu var ki Arapça harflerle bahçe havlu ha ile, el-yüz silecek havlu hı ile yazılır, böyle fark edilmesi daha ehvendir. Lakin latin harflerine bakıldığında şeklen hangisinin havlu olduğunu anlamak zordur, ancak siyak ve sibaktan sonra anlaşılır.”

Minik, avlunun sadece oyun alanı olmadığını da düşünmüştür. Anlatmaya devam ettim.

“Her evin bir avlusu olurdu. İçinde biberi, domatesi, soğanı, kavunu, karpuzu, eriği, elması, cevizi arzı endam ederdi. Bu yiyecekler, evin hemen yakınında bulunurdu. Hayvanlar bu bitkilere zarar vermesin diye de etrafı yüksekçe taş, duvar ve çalılarla ihâta edilirdi. Sonra yüksek duvarlarla taştan, kerpiçten, kiremitten evler yapıldı. Avlu yine kendine
yer buldu bu evin önünde. Avlunun çift kanatlı bir kapısı olurdu. Eve gelen ilk bu kapıdan girerdi. Kimin geldiği daha içeriye geçmeden, uzaktan belli olurdu. Ona göre mahremiyete riayet edilerek karşılama yapılırdı.

Avlular sonraları daha çok, çocuklar sokağa çıkmasın, kendi evlerinin önünde oynasın diye kullanılırdı.

Nasıl ortadan kaldırıldığımı da öğrenmek isterdi. Onu da ayan beyan söylemeliydim:

“Betonarme çok katlı, yüksek fiyatlı evlerin yapılması ile ağıl artık yoktu. İnsanın, kendi eli ile evcilleştirdiği hayvanlarla münasebeti de kesilmişti. Bu, insanın tabiata tek başına hakim olmak için kendini yükseklerde görmesiydi. Sonra avluda yetişen o güzelim bitkiler, çiçekler, sebzeler, meyveler terk etti birer birer. İnsanlar, adını bildikleri ancak hakiki tadını tadamadıkları, üretmeyen sadece tüketen birer makineydi. Sanayinin ve teknolojinin çarkının dönmesi için az şeyden mi vazgeçilmişti. Hayvanlar ve bitkilerden uzaklaşıldıkça asabi, sabırsız bir insan tipi zuhur etmişti.”

Avludan havluya çok şey değişmişti. Onu da fark ettirmeliydim:

“Yerimde yeller esiyordu. Avlular vardı evet. Ama toprak değildi, taştan örülü avluların altındaki toprak, yağmura suya yeşile hasretle matem tutuyordu. Avlular vardı; fakat adı park, çoğu zaman da “AVM” oldu. Bu avluda eskilerden kimse yoktu. Ne çocuklar rahat oynayabiliyor ne mahrem sınırlar koyuyor ne de bir şey üretmek ve yetiştirmenin lezzeti ellerde ve dillerde hissediliyordu. Avluda, havlu da yoktu artık. Zamanın çarkında avluya asılan havlular, yerini bir kullanımlık kağıt havlulara bırakmıştı. Bir atımlık barut gibiydi, kullan at çöpe.”

Minik, avlunun hikayesini dinleyip üzülmüştü. Eve döndüğünde iyice terlemişti. Annesi bütün bu olanları hülasa edecek cümleyi sarf etmişti:

“Oğlum elini yüzünü yıka, kağıt havluyla da kurula”

Etiketler

En Yeniler

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

Başa dön tuşu
Kapalı