Azla da Mutlu Olabilmek

0

“Aza kanaat etmeyen çoğu bulamaz. Az olsun öz olsun.” Cedlerimiz boşuna söylememiştir bunları. Bu atasözleri dünyada artık hayat tarzına dönüştü. Minimalist/az ile mutlu olmak, sahip olduğunun farkına varmak…

Az ile mutlu olma ve güzel çirkin tartışmalarını ilk çağlara kadar götürebiliriz. Antik Yunan’da yaşamış olan Platon’un adını hepimiz duymuşuzdur. Eflatun olarak da bilinen Platon’un diğer düşüncelerine nazaran biraz daha ilgi çekici olan düşüncesi vardır: Çift evren anlayışı. Platon’un bu düşüncesine göre “İdealar dünyası” (Düşünülür dünya) ve “Görüngüler dünyası” (Duyulur dünya) olmak üzere iki evren vardır. Bunlardan biri bizim içinde bulunduğumuz görüngüler dünyası, diğeri ise göremediğimiz fakat ruhlarımızın bu dünyaya gelmeden önce bulunduğu yer olan idealar dünyası. Platon’a göre en güzel, en iyi her zaman idealar dünyasındadır ve bizler ancak onların gölgeleri kadar güzelliklere erişebiliriz. Bu dünyada en güzelin peşinde koşmak manasızdır. Platon bunu söylerken elbette çaba sarf edilmemeyi de savunmaz fakat bu dünyadaki en güzel arayışının gereksiz olduğunu ifade eder.

Bir günlük rızık miktarı

Platon’un düşüncesi İslam âlimleri tarafından da yorumlanmıştır. Ruhlar âlemi ve bu cismani dünya mefhumu yeterince anlaşılmıştır.

Peki, neden Platon ve onun bu ‘çift evren’ anlayışından bahsettik? Maksadımız hepimizin içine düştüğü tüketim çılgınlığının, hep en çoğa sahip olmaya çalışma hırsının gereksizliğini anlayabilmek. Aslında kendisine hiçbir düşüncede yer edinememiş olduğunu gösterebilmek.

Bu konuda güzel bir özet de Mevlana yapıyor. “Denizi bir kâseye dökecek olsan ne kadar sığar? Ancak bir günlük rızk miktarı.” Yani bütün ev baştan aşağı giyecek yiyecek ve mobilya ile dolu olsa ne çıkar? Üzerimizde bir kıyafet, oturduğumuz bir koltuk, doyduğumuz bir dilim ekmek.

İnsanlar hep daha çok ile mutlu olunacağını düşündüğü için buna çabalıyor. Fakat dünyanın bir yerlerinde hep daha fazlaya ulaşma düşüncesi çoktan değişmeye başlamış durumda. Japonya’da “Az her zaman daha fazladır” düşüncesine dayanan minimalist hayat tarzını benimseyenlerin sayısı her geçen gün artıyor. Tokyo’da yüz elli parça eşyası ile yaşayan Fumio Sasaki, durumu şu cümlelerle ifade ediyor: “Bir şeyleri aldığınızda kendinizi mutlu olmuş gibi hissedersiniz. Aslında neyiniz eksik hep onu düşünürsünüz. Şu an sahip olduğum az eşyayla kendimi mutlu hissediyorum.”

Reklamlar çoğa itiyor

Minimalist hayat tarzını benimseyenlerden biri de, Bayan Minimalist olarak da bilinen Francine Jay. Jay, kendi internet sitesinde tavsiyeler vermekle kalmamış bir de bu konuda kitap yazmış: Azla Mutlu Olmak. Kitapta eşyalarımızı nasıl azaltacağımız, azalttıktan sonra az eşya ile nasıl daha mutlu olacağımız anlatılıyor. Yazar kitabı boyunca adeta “Azıcık aşım ağrısız başım” atasözünü savunuyor. Üstelik sebep ve sonuçlarıyla birlikte.

Haberleşme çağında elbette bunlar kolay değil. Reklamlar bize hep daha pahalıyı, hep daha lüksü dayatıyor. Kendimizi karakterimizle değil, dış görünüşümüz ile tanıtmaya yöneltiyor. “İnsanı gösteren kıyafetidir”, “İlk izlenim çok önemlidir” söylemleriyle de bunu temellendiriyor ve insanlara aksi bir şeyi düşünmelerine fırsat vermiyor. Neticede insanlar artık hediyenin ambalajına, insanların kıyafetine önem verir hale geliyor.

Sahip olduklarını ne zaman fark edeceksin?

Her akşam yanan ışıklarımızın farkına varmak için bir yıl elektriğin hayatımızdan çıkması mı gerekiyor? Sırtımızdaki montun kıymetini montsuz, eksi on derece bir akşam geçirmek mi öğretir? Çünkü onlara şahit olana kadar gözümüz daha lüks aydınlatmalı bir evde, ikinci ya da üçüncü monttaydı. Yani gözümüz hep sahip olmadıklarımızdaydı. Doğru aslında sahip olduğumuz şeyleri fark edebilmek için önce onlara sahip olmayanları görmemiz gerekiyor. Sonunda sahip olmadıklarını gördükten sonra kendi sahip olduklarımızı fark edebiliyoruz.

İnsanların karakteriyle, ahlakıyla, hayâsıyla ölçüldüğü bir çağdan statüyü paranın belirlediği bir çağa geldik. İnsanlar yaşayacakları semti dahi diğer insanların düşüncelerine göre tercih ediyor. Karşısındakini bindiği arabanın markası kadar önemsiyor.

Kanaat halkasından tutunmak

Ne yapmalı kısmına geldiğimizde ise insanları oturdukları evlere, bindikleri arabalara göre derecelendirenleri kınamanın en kolay ve de en gereksiz şey olduğunu söyleyebiliriz. Ne yapmalı? Kanaat etmeli. Bunu yapamayıp yine çoğun peşinden koşmaya başladığımızda da fren olarak tek bir şey bize yetecektir; gerçek zenginliğin ne demek olduğu. Kanaat tükenmez bir hazinedir.

Kanaatin şerhini de Ahmet Rıfat’ın Tasvir-i Ahlak’ında buluyoruz: “İnsan tabiatında her ne kadar bulunulan mevkiden yükselme ve zenginlik arzusu var ise de umulan dereceye yükselmek ve istenilen şekilde zengin olmak mümkün olmadığı zaman boş yere teessüf bir bedbahtlığı ve musibeti doğuracağından zarar görmeye bir sebeptir, şeref ve haysiyete engeldir. Bunun için öyle sonu gelmeyen uzun emellere düşerek dünyayı başına dar etmektense hazır haline kanaat ve kendisinden aşağı derecede olanlara bakıp şükretmek daha faydalıdır, emniyet ve rahatlığa sebeptir.”

(Toplam 710 kez okundu. Bugün: 1)
PAYLAŞ:

Fikrinizi Belirtin.