Eğitim

Babam Yaşasaydı Ne Olmamı İsterdi?

Meslek Seçimi

Çok küçük yaşlarda babasını kaybeden bir çocuk annesine sorar:
“Babam yaşasaydı, benim ne olmamı isterdi?”
Anne şu cevabı verir:
“Mutlu olmanı…”

Bu küçük çocuğun sorusunu Mesleki Rehberlik Seminerlerimde “Annenin cevabı ne olmuştur sizce? diye sorduğumda,” birbirinden farklı cevaplar gelir. Gözde meslekler başta olmak üzere, olmak istedikleri hedefleri ve ailelerinin olmalarını istediği meslekleri sıralarlar… Lakin hiçbirinden annenin vermiş olduğu asıl cevap çıkmıyor her nedense!

Bu soru bana sorulmuş olsa, belki ben de “Mutlu olma”nın dışında farklı bir cevaplar verirdim. Çünkü bana da önce mutlu olmanın değil; başarılı ve mâkam sahibi olmanın, mutluluk getireceğini anlattılar. Bir makam, bir mevki, iyi bir statü ve bol kazançlı bir iş sahibi olmadan mutlu olunamayacağını, kendi hayatlarını örnekleyerek anlattılar.

Oysa ömür boyu tuğlaları üst üste dizen bir duvarcı, elinden tahtaları eksik olmayan bir marangoz ya da mahallenizde her sabah size taze sıcak ekmekler çıkaran bir fırıncıyla sohbet ettiğimizde, gerçek mutluluğu farklı bir şekilde yakaladıklarını görürüz. Diğer yandan kendince iyi yerlerde olduğunu düşünen insanlarda ise, bir çökkünlük, bıkkınlık, bezginlik, yani mutsuzluk görürüz. Ruhi sarsıntıların eşiğinde bocaladıklarına, çıkmazlar yaşadıklarına şahit oluruz.

Durumun böyle olduğunu çoğumuz da bildiğimiz halde, nedense hiçbir baba çocuğunun bir fırıncı olarak da mutlu olabileceğini düşünmüyor. Onun için en iyisini tasarlıyor, en iyi okullarda, en iyi kolejlerde ve üniversitelerin en gözde bölümünde okutuyor, mutlu olsun diye!

Onun mutluluğundan kendine de pay çıkarabilmek ümidiyle beklerken karşısına bambaşka biri çıkıveriyor. Böyle bir durum karşısında aile bocalıyor. Çünkü kendilerinden bir parça olarak gördükleri evlatları, istedikleri gibi değil; bambaşka biri olarak çıkıyor karşılarına.  Üstelik gerçek mutluluğu da yakalayamayan, sıkıntılı, hayata ve ilk başta ailesine kızgın/küskün bir halde devam ettiriyor hayatını. Buna devam ettirmek denilirse!

Asıl Önemli Olan Ne?

Yarışmacı bir zihniyet ile çocukları sınav sürecine itip gerisini düşünmeyen, onlara en yakın arkadaşlarını dahi en büyük rakipleri olarak görmelerini sağlayan aileler, ortaya çıkan tablodan mesuldürler.

Başka hiçbir meslek öğretmeden, başka hiçbir mesleki yeterlilik kazandırmadan, onların kişisel ilgi, yetenek ve beklentilerini hiçe sayarak ille de üniversiteli olmasını, yüksek makamlarda, gözde yerlerde olmasını bekleyen anne-babalar yetiştirdik. Ancak bu şekilde mutlu olabileceğini de her fırsatta tekrar ettik.

ÖSYS’de ya da SBS’lerde düşük bir puan aldığında, ailesinin düşündüğü ilk şey çocuğunun o anki ruh hali değil; sınavda beklenen puanı alamamış olması ve iyi bir lise/ üniversiteye yerleşemeyecek olmasıdır. Ailenin çocuk üzerindeki beklentisi bu şekilde devam ettiği sürece, aynı çocuk diğer yıl girdiği sınavda yine düşük puan alacak ve aldığı puana göre istemediği bir bölüme kaydını yaptıracaktır.

İstemediği bir bölümü seçmek zorunda kaldığı için, devam ettiği üniversiteyi bile bitirmeden ilişkisini kesen gençlerimizi bir düşünelim. Bunların çoğunun tekrar bir sınava girmeye cesareti bile kalmıyor. Güç-bela istemeyerek devam edip üniversite bitirdiği halde bir meslek sahibi olamayan ve boşta gezen gençlerimizin ise, toplum nüfusumuzdaki işsizler oranının ciddi bir bölümünü oluşturduğunu görmekteyiz.

Bu işsizler kervanına katılmak istemeyip kendi kişisel beceri, yetenek ve ilgi alanına göre değil de; bir işim, bir mesleğim olsun diyerek herhangi bir meslek seçmek durumunda kalan insanların, o mesleği yaparken ne kadar başarılı olduklarını bir düşünün! O mesleği yaparken kendi eksikliğinin, acizliğinin, beklentisi dışındaki bir mesleği icra ediyor olmanın acısını birey ve toplum ile olan ilişkilerinde, tüm insanlardan çıkarmaya çalışır. Böylece yaptığı iş her ne ise kendisini ona vermeyen, hatta yaptığı işten nefret eden insanlar çıkar karşımıza.

Üstelik bu durum çok önemli mesleklerde olan kişilerde de görülür.

Hastasını sevmeyen, önemsemeyen, aşağılayan bir doktor; her fırsatta öğrencilerini azarlayan, bağıran, kızan, döven, öğrencilerini derslere ve okula karşı soğutan bir öğretmen; kendisine gelen her insanı “sorunlu” olarak gören, onları dinlemeyen, anlamayan bir psikolog ya da bir psikiyatrist; çalışanlarını memnun edemeyen bir şirket patronu; halkını hiçe sayarak siyaset yapan politikacılar; yalan dolan haberlerle insanların midesini bulandıran medya kurumları ve kendi hayatınızın içinden aklınıza gelebilecek daha birçok sözde işinin uzmanı olan kişilere bir bakın.

Her biri bir meslek sahibi ve gerçekten önemli yerlerde olan bu insanlar, kendi kişiliklerine uymayan o mesleği bir şekilde devam ettirdiğinden, ilk başta kendilerine ve sonra da kendilerine yaklaşan her insana zarar vermektedirler. Kendi mesleğini yani yaptığı iş her ne ise o işi benimseyip, içselleştiremeyen her kişi ise aynı tablo ile çıkacaktır karşımıza: “Mutsuzluk…”

Meslek Seçiminde Önemli Olan Nedir?

Okula kaydımızın yapıldığı ilk yıllarda öğretmen olmak, yolumuz bir hastaneye düştüğünde doktor ya da hemşire olmak ve daha ileriki yıllarda ise çağın şartlarına göre olmak istediğimiz meslek tercihleri değişir. Üstelik bu değişim süreklidir; lakin olmak istediğimiz tercihler hiçbir zaman bitmez. Öyle ki yıllar geçer bir meslek sahibi oluruz ama yine de içimizde farklı kıpırdanışlar olur. Beklenti düzeylerimizin hep daha üst bir makam ve mevkie doğru olduğu görülür. İşte, bulunduğumuz konumdan zevk almadığımız için, kendi mesleğini benimsemeyen, kendini mesleğine adayamayan insanlar mutluluktan söz edemezler.

Aslında kendi ilgi, yetenek ve kişisel özelliklerimizi hiçe sayarak sırf o mesleğin gözde oluşu, kazanç, statü ve saygınlığının yüksek oluşu, eşimizin, ailemizin içinde yaşadığımız toplumun bizi daha farklı yerlerde görmek isteyişi, beklenti düzeylerinin yüksek oluşu gibi nedenler bizim de o mesleği tercih etmemizi sağlar.

Bu şekilde kazandığımız mesleki başarılar, elde ettiğimiz mevki ve statüler kendimizi geliştirmekten ziyade; başkaları için oluştuğundan bu başarımızla kendimizi değil daha çok çevremizdekileri mutlu ederiz.

Tüm zorluklara rağmen, o mesleğe ulaştığımızda ise, mutluluğun ötesinde; sadece başarı, üstünlük, egemenlik, liderlik gibi yönelimler kazandığımızı görürüz. İşte burada o mesleğin bizim kişiliğimize uygun olup olmayışını hiç de önemsemeyiz.

Başarılı bir insan olduktan sonra çok iyi yerlere geleceğimizi ve çok iyi yerlerde olduktan sonra da elbette mutlu olacağımızı düşünürüz. O nedenle mutlu olmanın yolunun mutlak başarıdan geçtiğini yineleyip dururuz kendimize. Üstelik bunu sadece biz değil, etrafımızdaki her insan fısıldamaktadır kulağımıza.

Hayatta Mutlu Olmanın Yolu:

Ağır işçilerin işleri hakkında ne düşündüklerini incelemek üzere araştırmayı yürüten bir görevli, bir inşaat alanına gönderilir.

Görevli, ilk işçiye yaklaşır ve sorar: “Ne yapıyorsun?”

“Nesin sen, kör mü?” diye öfkeyle bağırır birinci işçi ve devam eder:

“Bu parçalanması imkânsız kayaları ilkel aletlerle kırıyor ve patronun emrettiği gibi bir araya yığıyorum. Cehennem sıcağında kan ter içinde kalıyorum. Bu çok ağır bir iş, ölümden beter.”

Görevli hızla oradan uzaklaşır ve çekinerek ikinci işçiye yaklaşır. Aynı soruyu sorar:

“Ne yapıyorsun?”

“Kayaları mimari plana uygun şekilde yerleştirilebilmeleri için, kullanılabilir şekle getirmeye çalışıyorum. Bu ağır ve bazen de monoton bir iş, ama karım ve çocuklarım için para gerekli. Sonuçta bir işim var. Daha kötü de olabilirdi.”

Biraz cesaretlenen görevli üçüncü işçiye doğru ilerler.

“Ya sen ne yapıyorsun?” diye sorar.

“Görmüyor musun?” der işçi kollarını gökyüzüne kaldırarak.

“Bir saray yapıyorum!” der.

Üç işçi de aynı işi yaptığı halde, vermiş oldukları cevaplar birbirinden çok farklıdır. Bu farklılık da onların mutlu olup olamamalarını etkilemektedir. Kendini işine adayan, yaptığı işin farkında olan, o işte kendi mimarlığının ortaya çıkıyor oluşunu gören üçüncü işçi gibi gerçek mutluluğu yakalayabilmektir asıl marifet! Yaptığı iş ile bütünleşerek, büyük bir zevk, mutluluk, ve dingin bir ruh ile işini özümseyen, kendini yaptığı işe adayan üçüncü işçi, aynı işi yapan diğer meslektaşlarından çok daha mutlu olarak sürdürecektir hayatını.

Elbette yaptığı işe anlam katan ikinci işçi de mutludur diyebiliriz. Ancak gerçek mutluluğa fotoğrafın genelini anlayan ve bütün yorumunu bu merkezde organize eden üçüncü işçi ulaşmıştır.

Peki ya bizler? Kendimizi düşünelim bir de…

Şu an yapmakta olduğumuz iş her ne olursa olsun, birinci işçi gibi, kendimizi yaptığımız işe katmadan, yaptığımız işte hiçbir anlam aramadan ve bulmadan o işi her gün kızarak, gönülsüz, isteksiz, zoraki ya da mecburiyetten mi yapıyoruz? Yoksa ikinci işçi gibi biraz kanaatkâr olsak da, sırf şartlar buna elveriyor, yapacak başka bir şey yok, bu olmasaydı ne yapardım diyerek mi yapıyoruz?

Hayat da böyledir işte… Büyük fotoğrafı görüp zihnindeki soruları ona göre cevaplayan kişiler, gerçek mutluluğa en yakın kişilerdir. Bu sebeple insanlara sadece meslek seçimi sırasında değil; hayatın her alanında, zihinlerindeki soruya en doğru cevabı bulmayı öğretmek gerekir. Hayatın her karesine soru üreten kişiye en doğru cevabı bulma yolu da büyük fotoğrafı göstermekten geçer.

En Yeniler

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

Göz Atın

Kapalı
Başa dön tuşu
Kapalı