Hikaye ve Günlükler

Bayram Gibi

Tık, tık, tık… Bu saatte kimdir acaba? Tam da uykunun en tatlı yerinde. Vazgeçse, dönüp gitse, kimse yokmuş diye düşünse keşke. Tık, tık, tık. İlla kaldıracak beni yataktan. Bu sefer de o işgüzar postacıysa kızacağım artık. Geçen seferdi o, bu sefer kandıramaz. Ne çalışkan adam demiştim içimden halbuki. İşine ne kadar da sadık. Meğerse gideceği bütün adreslerin kapısını tıklatır işini öğlene kadar bitirirmiş. Öğleden sonra çay ocağında gördüm adamı. Keyifle çayını yudumluyordu. Mesaiyi bitirmiş, çayı hak etmiş (!). Tık, tık, tık. Yok, olmayacak böyle. Kalkayım bari.

Kapıyı açıyorum. Bakkal Şefik’in büyük oğlan. Elindeki zarfı uzatıyor. Muhtar gönderdi zarfı deyip kayboluyor gözden. Şişkin gözlerimle açıyorum zarfı. İçinde ufak bir pusula. “Öğlen namazına müteakip mutat muhtarlık toplantımız var. Gelirsen memnun olurum. İmza, Recai.”

Namaza yarım saat kala çıkıyorum evden. Yolda kimse denk gelmiyor. Selam verecek, hayırlı işler diyecek bir esnaf bulamıyorum. Nevzuhur bir apartmanın ince işlerini yapan iki ustaya selam vermekle yetiniyorum. Recai Bey’in benimle birlikte birer pusula gönderip muhtarlık toplantısına herkesi çağırmış olabileceği geliyor aklıma. Herkesi de çağırmamıştır herhalde diyorum. Seçim ile alakam olmamasına rağmen Recai Bey’in özel isteği üzerine, azalar arasına ismim yazıldığı için biraz da gururlanıyorum. Fikirlerime saygı duyduğunu ve değer verdiğini biliyorum muhtar beyimizin. Camiye ulaştığımda yaprakları taptaze bir yeşil ile donanmış ağaçların altında namaz vaktini bekliyorken buluyorum azaları. Herkes bir sandalye bulmuş kendine. Boş bir sandalyeye de ben ilişiyorum.

Namaz, dua derken cemaat dağılıyor. Ben ve azalar Recai Bey’in peşinden muhtarlığa geçiyoruz. Epey oldu muhtarlığa uğramayalı diye düşünüyorum. En son Recai Bey umreden gelince uğramıştım galiba. Aramızda farklı bir muhabbet olduğunu herkes biliyor zaten. Eskiden daha çok uğrardım muhtarlığa. Hatta bazı yaz akşamları bir semaver çayı bitirdiğimiz olurdu. Hayatın akışına kapıldığımı, bu sırada bazı şeyleri ıskaladığımı düşünüyorum. Recai Bey masasına oturuyor. Bizler de birer koltuk buluyoruz kendimize. Muhtarlığın diğer odasında çay makinesi mevcut. Önceleri çay işlerine ben bakardım mutlaka. Ama artık muhtarımızın bir çaycısı var. Liseli bir delikanlı. Ona sesleniyor Recai Bey. “Bize birer çay” diyor. “Tezgâhın üstünde bir kutu kuru pasta olacak, onları da getir bakalım.” diye de ekliyor.

Çaylar ve kurabiyeler gelmeden başlıyoruz toplantıya. Belli bir gündemimiz yok. Her aza kendi fikrini söylüyor. Eksik, gedik veya herhangi bir projesi varsa sunuyor. Muhtarımız mahallenin derdi ile dertleniyor. Azalardan biri mahallemizdeki yardıma muhtaç insanların listesini güncellemeyi teklif ediyor. Taşınan, yeni gelen, ev satın alan birçok yeni isim olduğunu belirtiyor. “Bunlar içinden belki yardıma ihtiyacı olan vardır.” diyor. Çaylar ve kuru pastalar geliyor. Kimse şekere uzanmıyor bile. Bir başka aza mahallenin ana omurgasını oluşturan caddedeki yanlış parklara dikkat çekiyor. Bazen otobüslerin bile geçmekte zorlandığını ifade ediyor. Belediye ekipleriyle konuşup en azından otobüslerin manevrasını engelleyenlere yaptırım uygulamayı teklif ediyor.

Recai Bey arkasına yaslanıp yarıya gelmiş çay bardağından bir yudum daha alıyor. Bize “İçsenize çaylarınızı,” diyor, “Soğuttunuz! Hiç kurabiye de yememişsiniz.” Azalarla bir birbirimize bakıyoruz, bir de masadaki çay ve kurabiyelere. Kimsenin eli gitmiyor. Muhtar beyimiz sevmez belirsiz durumları. Hoşlanmaz sessiz kalmalardan. Zamanında kendi tabiriyle Te-Cim-Dal-Dal (TCDD) amiriyken nerede atıl bir iş var onlara el atmasıyla meşhurdur zaten. Onun amirliği zamanında her şeyin hesabını verirdiniz diyor emrinde bulunan memurları.

“Ne oldu yahu, neden yemiyor, içmiyorsunuz?” diye üsteliyor. Anlıyorum ki sebebini öğrenmeden bırakmayacak. Usulca fısıldıyorum kulağına.
“Efendim,” diyorum. “Malumunuz bugün Receb-i Şerifin ilk günü, yani mübarek üç ayların başlangıcı. Sanıyorum ki oruçlular.” Duruyor öylece. Susma sırası ondaymış gibi sessiz kalıyor. Kulaklarının bir miktar kızardığını hepimiz görebiliyoruz. Neden sonra “Allah rahmet eylesin, babam üç ayları hep oruçla karşılardı,” diyor. “Bir görseniz, bayrama hazırlanır gibi Cuma’ya gidiyor sanırdınız. Recep ayına oruçsuz girdiğini hiç hatırlamıyorum. Bana da öğretmişti. Uzun yıllar ben de tuttum. Ama nasılsa unutmuşum bugün. Siz kusuruma bakmayın.” Sonra da delikanlıya sesleniyor. “Oğlum çayları al buradan. Kurabiyeleri güzelce paketle, akşama kadar bayatlamasın.”

Toplantıya devam ediyoruz. Bir başka aza, mahallemizdeki ilkokulda görev yapan öğretmenlerin konuları daha iyi kavramaları için öğrencileri muhtarlığımıza gezmeye getirmek istediklerini söylüyor. Bunun için ayrıca bir plan sunuyor muhtara. Recai Bey dağılmış bir halde olur diyor. Gelsinler. Bilirim Recai Bey’i. Artık dert eder kendine bu unutkanlığını. Üzülüyorum onun bu haline. Yaşı hayli ilerledi. Kendini üzmesi iyi değildir diye düşünüyorum. Hem konuyu değiştirmek hem bana gelen söz hakkımı kullanmak adına, “Benim bir teklifim var,” diyorum. “Ramazan ayı geliyor. Muhtarlık olarak teravihe gelen çocuklara gazoz ısmarlasak…” Gazozun pıtırcıklarını yüzümde kokusunu burnumda hissediyorum sanki. O koku beni dedemin elini tuttuğum günlere götürüyor.

Gazoz bana namazı hatırlatıyor; namaz demek dedem demek; dedem demek, Bursa demek benim için. Dedem Bursa’ya dönüşüyor zihnimde. Kendisiyle her geldiğim vakit namazı için Birinci Murad Camii’nin bahçesindeki manzaraya karşı bir gazoz kazandığımı hatırlıyorum. O gazozun tadını hiç unutamıyorum. Gözlerimden yaşların damladığını fark etmiyorum bile. Dedemi özlüyorum.

Recai Bey’in gözlerinin içi gülüyor. Bu adamı işte bu yüzden toplantılara fahri aza olarak çağırıyorum, der gibi bakıyor. “Ama, muhtarlığımızın böyle bir bütçesi yok biliyorsun değil mi?” diye soruyor. Azalardan biri sponsor bulmayı teklif ediyor. İçimde teravihe gelecek çocukların dedesi olma isteğini duyuyorum. “Teravihe gelene gazoz benden!” diyorum. “Slogan gibi oldu.” diyorlar son cümleme. Muhtarın keyfi yerine geliyor. “O zaman akşam iftarı da burada yapıyoruz,” diyor. “Üç ayların ilk iftarı da benden…”

En Yeniler

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

Göz Atın

Kapalı
Başa dön tuşu
Kapalı