Aile ÖzelSeyahat

“Ben Evimizi Özledim”

İki Çocuk Bir Umre

Akşam yemeği uzun bir süreye yayılmıştı. 18.00-22.00 arasında istediğimiz saatte yemekhaneye uğrayıp yemeğimizi yiyebilirdik. Namazlarımızı Mescîd-i Nebevî’de kılmak için yemek saatimizi ayarlamayı henüz öğrenemediğimizden dolayı akşam namazına yetişemedik. Böylece yemek vakitlerini namazlara göre ayarlamamız gerektiğini öğrenmiş olduk.

Yatsı için hazırlık yaparken Ece’nin yine ağladığını gördüm. Biraz onu heyecanlandırmak, biraz da bu durumun sebebini öğrenmek için şakayla karışık,

– Hadi kızım hazırlansana, bizimle gelmiyor musun yoksa, diye sordum.

Omuzlarını silkti. Ellerini yumruk yapıp çenesinin altında birleştirdi. Yaşlar gözlerinden pıtır pıtır dökülüyordu.

– Ben evimizi özledim, otel odasını hiç sevmedim baba…

Sarıldım ona.

– Seni anlıyorum kızım, dedim. Ben de senin gibi ilk defa ülke dışına çıktım. İlk defa evimizden bu kadar uzakta bir yere geldik. Ama burası bize yabancı bir yer değil ki, Peygamber Efendimiz’in (s.a.v.) memleketi. Şimdi elini yüzünü yıka, abdestini al. Birlikte mescide gidelim. Bak göreceksin, iyi gelecek.

Gerçekten de böyle düşünüyordum. Medine-i Münevvere’nin çok da üşütmeyen serin akşamının havası iyi gelir demiştim kendi kendime. Ama Ece, Mescid-i Nebevî’ye kadar ağlamaya devam etti. “Bu sefer ben annemle gideceğim.” diye tutturunca, kardeşi bana kaldı. Yatsı namazında eşimle çocuklarımızı değişmiş olduk. Namazdan sonra buluşma noktasında bir araya gelmek üzere ayrıldık.

Namaza başlamadan önce Büşra’nın kulağına eğildim:

– Ben namaz kılarken yanımdan ayrılmanı ve arka taraflara gitmeni istemiyorum kızım, dedim. Namaz kılabilirsin veya yanımda oturup bekleyebilirsin.

– Ben de seninle birlikte namaz kılacağım baba, dedi.

Kıldık namazı. Sonuna kadar benimle aynı hareketleri yaptı. Vitir namazı da bitince tespihimi ona verdim, ellerimi dizime koydum. Çevremizde bizi kim görse gülümsüyor, Büşra’ya bakıp “Maşallah.” diyordu. Ara sıra cebindeki ufak şekeri uzatıp onu sevindirmek isteyenler de çıkıyordu.

İnsanlar namazdan sonra hemen dağılmıyor, ya kaza namazı ya nafile namaz kılıyor, ya da Kur’ân-ı Kerîm’i ellerine alıp bir köşeye çekiliyordu. Vaktin sünnetini kılan, kamet getirilene kadar; namazı biten bir dahaki vakte kadar hemen Kur’ân-ı Kerîm’i açıyordu. Mescidin her tarafı dizilmiş Kur’ân-ı Kerîm’lerle doluydu. Bir o kadar da rahle vardı. İki parça tahtadan oluşan bu küçük rahleleri Büşra çok sevmişti. Kulağına eğildim:

– İstersen bir tane alabilirsin, dedim.

Gözleri parladı. Hemen kalkıp gitti. Sütunlardan birinin kenarına yaslanmış rahleyi alıp geldi. Önüne açtıktan sonra eliyle Kur’ân-ı Kerîm’i işaret etti. Kur’ân-ı Kerîm’i rahlesine bıraktım. Hevesle sayfaları çevirmeye başladı. Bıraksam rahlenin başında sabaha kadar oturacak gibiydi. Ama annesi ve Ece muhtemelen buluşma noktasında bizi bekliyorlardı. Yavaş yavaş kapıya doğru yürüdük. Çantadan terliklerimizi çıkardım. Kendi terliklerimi yere bırakırken Büşra’ya döndüm:

– Terliklerimizi yere işte böyle yavaşça bırakıyoruz kızım, dedim. Çünkü havadan paat diye atarsak Peygamber Efendimiz’i (s.a.v.) rahatsız etmiş oluruz.

Ece ile annesi buluşma noktasında bizi bekliyorlardı. Ece’nin gözleri ağlamaktan kıpkırmızıydı. Eşimin bakışlarından ise hiç “Nerede kaldınız?” serzenişi sezilmiyordu. Burada insan çok daha mülayim oluyordu galiba. Ben de öyleydim. Başka yerde tepki vereceğimiz birçok şeyi olgunlukla karşılıyor, söz söylerken sanırım iki kat daha fazla yutkunuyorduk.

Medine-i Münevvere’de ilk günümüz böyle geçti. Yol yorgunuyduk. Önümüzdeki günlerin çok daha fazla yoğun geçeceğini biliyorduk. En azından bu geceyi dinlenerek geçirmek istedik. Odaya girip biraz durduğumuzda daha önce hiç yaşamadığımız bir şey başımıza geldi. Ece ile Büşra biz demeden yatağa girmişler, yastığa kafalarını koyar koymaz uyuyuvermişlerdi. Eşimle birbirimize baktık, gülümsedik. Bana fısıltıyla:

– Çok yoruldular demek, dedi.

Otelimiz, Mescid-i Nebevî’ye elli metre kadar uzaklıktaydı. Gözlerimden uyku akıyordu. Saatimi gece 3’e kurarken eşime:

– Çocukları ilk günden gece üçte kaldırmayalım bence, dedim. Bir iki gün ortama alışsınlar, sonra kaldırırız sabah namazına. İlk günden uykularını alamazlarsa hem gün içinde huzursuz olabilirler hem de diğer günler için enerjilerini toplayamayabilirler.

Eşim de bana katılıyordu. Bir yandan Ece’nin alışma endişesi içinde olduğunu söylüyor, öbür yandan sabah namazına hangimizin gideceğini soruyordu. Ona bugünlük çocuklarla dinlenmesini, diğer günler için de nöbetleşe gidebileceğimizi söyledim. Yatağa uzandım. Aklıma Şair Nabi’nin yaşadıkları geldi. Ayaklarımı karnıma topladım. Neden otelleri bu kadar yakın yapıyorlar ki diye düşündüm. Biraz daha uzağa yapsalardı keşke. Biraz fazla yürümüş olurduk, biraz fazla yorulurduk ama en azından penceresinden yeşil kubbe görünen odalarda boylu boyunca uzanıp yatmamış olurduk. Şair Nabi’nin şiirini düşünürken uyuyakalmışım.

Oda telefonumuzun çalmasıyla uyandım. Saat dörde on vardı. Telefon ısrarla çalıyordu. Açtım. Grup hocamız:

– Ağabey, namaza gidiyoruz, dedi. Uyandırmak için aradım.

Teşekkür ettim. Abdest alıp çıktım. Çıkarken hırkamı almayı unutmadım. İstanbul’dayken çok tembih etmişlerdi “Sabahları serin olur yanına hırka al.” diye. Gerçekten de serindi. Hatta mescide girene kadar kendi kendime “Acaba montumu da mı getirseydim?” diye söylendim.

Bu erken saatte Mescid-i Nebevî neredeyse doluydu. Kimileri Kur’ân-ı Kerîm okuyor, kimileri kaza veya teheccüd namazı kılıyordu. Önce teheccüd sonra da birkaç kaza namazı kıldım. Biraz boynumu büküp oturdum, tespih çektim. Daha sonra cep telefonumu çıkardım, yeni bir hatime başladım. Buradaki Kur’ân-ı Kerîm’lerin hepsi tecvitli olduğu için okuma hızım düşüyordu. Bu yüzden ben de bulabildiğim kadarıyla hattına alışık olduğum mushaflardan okuyordum. Sabah ezanını bu şekilde bekledim.

Grubumuz ile bir arada sayılırdık. Yerimiz belliydi. Grup hocamız vakit namazlarını hep burada kılalım demişti. Namazdan sonra hemen kalkmadık. Birbirimize daha da yaklaştık. Hocamız evrad-ı şerîf okudu, biz de el açtık, amin dedik. Dua sonrası grup hocamız, artık her gün sabah dörtte bizi kaldıracağını ve burada toplanacağımızı, namaz sonrası evrad-ı şerîf okuyacağımızı, daha sonra da dün selamlama yaptığımız yerde Efendimiz’i (s.a.v.) selamlayacağımızı söyledi.

Dün selamladığımız noktadan Efendimiz’i (s.a.v.) yine selamladıktan sonra otelimize geçtik. Kızlar uyanmış, hazırlanmışlardı bile. Ece yine durgundu. Tam “Yine ne oldu?” diyecektim ki eşim kaş göz işaretiyle, “Üstüne gitme ne olur!” der gibi yaptı. Sonrasında odada buluşmak üzere kahvaltıya geçtik.

Öğlen namazına kadar vaktimiz vardı kahvaltıdan sonra. Bir miktarını dinlenmekle geçirdim. Bu sırada kızlar ve anneleri eşyalarımızı dolaba yerleştirdiler. Eşim de, ben de namaza bir iki saat erken gitmek ve ezan okunana kadar Kur’ân-ı Kerîm ile meşgul olmak istiyorduk. Ece yine ağlamaya başladı.

– Ben gelmeyeceğim sizinle, burada kalacağım.

Ne diyeceğimi bilemiyordum artık. Sakin kalmak da gittikçe güçleşiyordu. Ne olduğunu sorduğumda aynı cevabı alıyordum.

– Ben anneannemi özledim, dedemi ve evimizi özledim.

Yatağa uzanmıştı. Yanına gidip oturdum. Saçlarını okşadım. Yanağını sevdim. Bir yandan da ne diyeceğimi düşünüyordum aslında. Gerçek sıkıntının ne olduğunu da bilmiyordum henüz. Gerçekten özlem mi hissediyordu, yoksa korkularını özlem perdesinin arkasına sığınarak mı yansıtıyordu.

Biraz konuşturmaya çalıştım. Anlattı. Aralarda sorular sordum sohbeti açmak ve derinlere inebilmek için. On beş günlüğüne dünyadan, hayatın meşgalelerinden ve işten kopmayı hayal etmişken daha ikinci günde yine öğretmencilik oynamaya başlamıştık. Biraz konuştuk. Konuştukça açıldığını ve ferahladığını görebiliyordum. Çok geçmeden işin kaynağına inebildim…

En Yeniler

Başa dön tuşu
Kapalı