EğitimSağlıklı Hayat

Beynimizle İlgili Hurâfeler

Arapça ve Farsça başta olmak üzere tam yedi dil biliyordu, Latinceyi anadili gibi konuşuyordu. Şairdi. 14 yaşında devletin başına geçti. 21 yaşında çağ açıp çağ kapadı. İstanbul’u fethetti. Otuz sene içinde tam yirmi beş sefer düzenledi ve hepsini bizzat kendisi idare etti. 900.000 kilometre kare olan Osmanlı topraklarını 2.214.000 kilometre kareye çıkardı. İki imparatorluk, dört krallık ve on bir prensliği Osmanlı Devleti’ne bağladı. İnsan Hakları Ahitnamesi’ni hazırladı. Rumelihisarı projesini çizdi. Haliç üzerine köprü yaptı, toplar tasarladı, gemileri karadan yürüttü, yürüyen kuleler inşa ettirdi ve daha birçok bilimsel çalışmalar yaptı.” İşte size bir dahi: Fatih Sultan Mehmet.

Acaba Fatih Sultan Mehmet beyninin yüzde yüzünü kullanıyor muydu? Onu dünya çapında bir deha yapan bu özellikler nereden geliyordu?

Kelimenin gerçek anlamıyla bir veli olan Sultan Murat Han, Şehzade Mehmet’e Mozart mı dinletmişti? Klasik Batı Müziği dinlemeden nasıl dahi olmuştu Fatih? Bu mümkün müydü?

“William James Sidis’in zekâ seviyesi, ortalamanın 100 kabul edildiği zekâ testlerine göre 300’ün üzerindeydi. 4 yaşında Latince öğreniyor, 6 yaşında Türkçe dâhil tam sekiz dil biliyor. 8
yaşına geldiğinde dört tane kitap yazıyor. Aynı zamanda 9 yaşında MIT (Massachusetts Institute of Technology) giriş sınavını kazanan en genç öğrenci oluyor. Bu başarıları sayesinde 11  yaşında Harvard Üniversitesi’ne kabul ediliyor. Harvard Üniversitesi’ne kabul edilen en genç öğrenci. 13 yaşında Harvard Matematik kulübünde dünyaca ünlü matematikçilere ders veriyor.

Gerçekte Fatih Sultan Mehmet de, William James Sidis de bizim gibi beyninin yüzde yüzünü kullanıyordu. “Yaptıkları işler bizimkiyle karşılaştırıldığında onlar beyninin yüzde yüzünü, biz ise yalnızca % 2-3’ünü kullanıyoruz.” diyebiliriz. Ama bu bile doğru değil. Günümüzde yapılan beyin görüntüleme teknikleriyle günlük hayatta ihtiyaç duyacağımız basit faaliyetler için bile beynimizin tamamına yakınını kullandığımız görülmektedir.

Beyinle ilgili atılan sloganlar zihnimizde yer edinmiştir. “Bilim adamları yaptığı son araştırmalara göre…” “İsviçre’de yapılan laboratuar çalışmalarına göre…’’ diye başlayan cümleler bizleri, beynimizle ilgili meselelerde, bilimsellikten uzak bir alana götürmektedir. Hatta bu furyaya bazen referans kabul edilen insanlar da dâhil olabilmektedir. Şimdi gelin, sizlerle beynimizle ilgili peşinen kabul edilen ve bilimsel gerçekliği ispatlanmamış, ya da yapılan çalışmaların zamanla yanlış şekilde yorumlanmasıyla ortaya çıkmış hurâfelere göz atalım.

1. Hurâfe: Beynimizin Sadece % 2-3’nü Kullanıyoruz:

Bu efsane yüz yıl önce ABD’de ortaya atılmıştır. Günümüzde ise bütün dünyayı sarmıştır. Bu iddia beyinle ilgili kabul edilmesi en zor olan hurâfelerden birincisidir. Acaba biz de Albert Einstein, William James Sidis ya da Fatih Sultan Mehmet gibi beynimizin tamamını kullanırsak, çok büyük işler başarabilir, ülkeler fethedebilir miyiz? Beyin üzerinde yapılan çalışmalarda bu inanışın bütünüyle saçma olduğu belirtilmektedir.

Beynimiz son derece faaldir ve onun tamamına ihtiyaç duymaktayız. Zannedersem bu yazılanlar birçoğumuzun hoşuna gitmeyecektir. Çünkü bu inanış hepimizin işine geliyordu. “Aslında çok zeki ama beyninin tamamını kullanmıyor.”, “% 2-3’ü ile bu işleri başarıyorsa acaba biraz daha gayret etse neler yapabilir?” gibi cümleleri artık eskisi kadar rahat kullanamayacağız. Sandra Aamodt ve Sam Wang, “Beyninize Hoş Geldiniz” kitabında bu konuyla ilgili olarak; “Beyin gücünü artırmak için, türlü türlü çalışma programları tasarlamak isteyen kişisel gelişim gurupları, bu iddiayı istismar etmişlerdir.

1940’lı yıllarda Dale Carnegie bu fikri, kitap satışlarını artırmak ve okuyucuları etkilemek için kullanıyordu. Bu düşünceyi William James’e atfederek hurâfenin geniş kitlelere yayılmasına sebep oldu.”

2. Hurâfe: “Mozart Etkisi” Klasik Müzik DinletilenÇocuklar Daha Zeki Olur:

Beynimize ilişkin en inatçı hurâfelerden birisi de “Klasik müzik dinleyin, zeki olun.” Fikri. Bu fikri destekleyen herhangi ilmi çalışma, ya da veri bulunmuyor. Bu konuyla ilgili olarak Harvard Eğitim Bilimleri’nden Prof. Kurt Fisher, The Myths and Promises of the Learning Brain adlı makalesinde, “Mozart etkisini” şu şekilde anlatmaktadır.

“1992 yılında Kaliforniya Üniversitesi’ndeki araştırmacıların üniversite öğrencileriyle yaptıkları bir çalışmada, öğrenciler sınava girmeden önce 20 ya da 30 dakika Mozart’ın senfonilerini dinlediklerinde, problem çözmeyle ilgili testlerde az bir farkla daha yüksek puanlar almışlardı. Bu oldukça normaldi. Çünkü beynin belirli kısımları uyarıldığında, kısa süreler içinde kişilerin performansının da artacağı ispatlandı. Ancak ne yazık ki bu netice basın tarafından fazlasıyla büyütüldü.”

Örneğin, Amerika’daki Georgia Eyaletiyle Sony Music şirketi anlaşarak yeni doğan ailelere klasik müzik CD’leri dağıtıldı. Benzer şekilde devlete bağlı bazı kreşlerde çocukların daha zeki olmaları beklentisiyle Bach, Vivaldi ve Mozart çalınmaya başlanmıştı! Georgia valisi Zell Miller, Beethoven’in ‘Neşeye Övgü’ isimli eserini parlamentoda çaldırdı ve eyaletteki bebek sahibi bütün ailelere klasik müzik CD’leri göndermek için 105.000 dolar talep etti.

Bugün, bazı müzik firmalarının “Bebeğinizin Beynini Geliştirin” başlığı altında sattığı, klasik müzik serilerine ailelerin gösterdiği rağbet oldukça büyüktür. Hatta hiçbir ilmi veriye dayanmayan iddialar da ortaya atılmış durumdadır. Bunlardan en saçma olanı, “Bach, bebek banyodayken dinletilmelidir. Beethoven ise bebek, süt şişesinden beslenirken dinletilirse tesirli olur.” sözleridir. Şu ana dek klasik müziğin bebekleri daha zeki yaptığı düşüncesi gazete, dergi ve kitaplarda sayısız defa yazıldı. Bu iddia tekrar edildikçe, araştırmada yer alan üniversite öğrencilerinin yerini, bir zaman sonra bebekler aldı. Hatta bazıları üniversite öğrencileri için gerçekleştirilen bu araştırmanın, bebekler için de geçerli olduğunu savunmaya başladı. Bazıları ise bu araştırmadan bütünüyle bîhaber olduğu halde, nereden duyduğunu bilmeden müzik tavsiye ediyordur.

1999 yılında, bazı bilim adamları bu araştırmayı tekrar denedi. Ancak aynı sonuçlara ulaşamadılar. Aslında burada aynı sonuçlara ulaşılamaması önemli değildi. Buradaki asıl problem, bu araştırmanın hiçbir zaman bebekler üzerinde denenmemiş olmasıydı. Bu durum elbette  kapitalizmin ön plana çıktığı ülkelerde doğal olabilirdi. Ama bu gün, süreç maalesef sadece o ülkelerle kalmayarak, bütün dünyayı sarmış durumdadır. Satışa çıkarılan milyonlarca klasik müzik CD’si, zeki bebeklerin (!) sayısını artırmak için adaylarını beklemektedir.

3. Hurâfe: Kafası Büyük Olanlar Daha Zeki Olur:

1970’lerde Amerika’da bazı biyolog ve eğitimcilerin şiddetle karşı çıktığı korkunç bir iddia ortaya atılmıştı. Çocukların kafataslarının büyüklüğüyle öğrenme becerilerinin arasında bir ilişki olduğu iddia ediliyordu. Kafatası küçük olan çocukların öğrenme zorluğu çekeceği söyleniyordu. Bu, elbetteki hiçbir biyolojik dayanağı olmayan baştan aşağıya saçmalıklarla dolu bir iddia idi.

Ergenlik döneminde kız ve erkek çocukların kafatası büyüklüğü farklılık gösteriyordu. Kızların kafatası erkeklere oranla daha küçüktü. Bunun öğrenme becerileriyle hiçbir bağlantısı yoktu! Daha büyük bir beynin daha ileri düzeyde bir zekâ anlamına gelebileceği düşünülmüş olabilir ancak beynin boyutlarıyla zekâ arasındaki ilişki yetişkinlerde epey zayıftır. Zaten çocuklarda da gelişimlerinden kaynaklanan farklıklılar ortaya çıkmaktadır. Konuyu aydınlatabilmek için ardı ardına makaleler yayınlandı. Bilim adamları bunun yanlış bir düşünce olduğunu gösterebilmek adına büyük çaba sarf etti. Ancak bu durum, cahiliye devrinde kız çocuklarıyla erkek çocuklarını ayrı kabul ederek, onlara farklı muamele yapan zihniyete benzediği için düzeltmek hiç de kolay olmayacaktır.

4. Hurâfe: Her Çocuk Farklı Bir Öğrenme Stiline Sahip:

İşte size bir başka hurâfe daha. En çok da kişisel gelişimcilerin ve bu alanda kitap yayınlayan insanların işine gelen bir hurâfe. Tabi ki her çocuğun farklı bir öğrenme stili olduğu iddiası, özel eğitimin önünü açacağı için, bu yolla oluşturulan pazarı kurmada büyük bir fırsat sunmaktadır. Ancak bir çocuğun tek bir öğrenme stiline sahip olması, bilim adamları tarafından pek de cazip karşılanmıyor. İlmi sahada destek bulmamaya başlayan bu görüş, halk arasında hala kabul görüyor.

Bazı çocukların işiterek, bazılarının görerek, bazılarının da kinestetik (hareket) yollarla öğrenebileceğini destekleyen, hiçbir ilmi veri yoktur. Aslında çocuklar için tek bir öğrenme  stilinden bahsedilemez. Çocuklar birçok yönüne hitap edebilecek ortamlara dâhil edilmelidir. Bu onların gelişimleri yönünde daha büyük fayda sağlayacaktır.

5. Hurâfe: Uyuyan Anıların Uyanması:

Günlük hayatta biriyle problem yaşadığımızda, “Senin çocukluğuna inmek lazım.” diye bir espri dilimize pelesenk olmuştur. Çünkü inanılan şey, bizim yaşadığımız olayları beynimizin âdeta bir kaset ya da video oynatıcısı gibi aynen hatırladığına dair bir hatadır. Aslında beynimiz sadece önemli kabul ettiği kısımları kaydediyor. Daha sonra bunu hatırlamak gerekirse daha anlamlı ve tutarlı hale getirmek için bazı ayrıntıları uyduruyor.

Sandra Aamodt ve Sam Wang bu yanlış anlaşılmanın zaman içinde çok trajik olaylara sebep olduğunu belirtmektedir. “1980 ve 1990’lı yıllarda birçok hadise yaşandığı, sosyal hizmetler görevlileri ve terapistlerin bazı çocuklardaki bastırılmış anıları ortaya çıkardığına” dair iddialar ortaya atılmıştı. Ancak bu iddialar aslında görüşmeyi yapan kişilerin sürekli olarak yönlendirici sorular sormasıyla ve can alıcı cevaplara ilgi göstererek ve onları ödüllendirmeleriyle alakalıydı.

California, Manhattan Beach’te açılan davada, yüzlerce çocuğun cinsel istismara ve bu istismarlardan bazılarının da, gerçekte var olmayan bir yer altı tünel sisteminde yaşandığı iddia ediliyordu. Bu davalar sonucunda okul danışmanlarından haksız yere hapse atılanlar bile olmuştu. Bu konuyla ilgili birçok araştırma yapılmıştır. Yine bunlardan birinde deneklere daha önce sorulan sorulara aynı denekler yıllar sonra daha farklı cevaplar vermişti. Araştırmacılar bu konuyu desteklemek için laboratuar çalışmaları da yapmışlardır.

Anadolu’da yaygın olarak kullanılan “Delinin biri kuyuya bir taş atmış, kırk akıllı çıkaramamış” ifadesi tam da burada yerini bulmaktadır. Yazımızın konusu olan hurâfelerin çıkış sebepleri ve (daha da önemlisi) sonuçları göz önünde bulundurulduğunda, bu hurâfeleri uyduran kişilerin bir delinin saflığıyla kıyaslanacak kadar masum olmadıkları ve uydurdukları hurâfelerle
uzun süreli tahribatlara yol açtıkları net bir şekilde görülecektir. İnsanların zihnini sürekli kirleten ve bundan nemalanmak için adına bilim denen sömürüye karşı, kendi iç dünyasında yol almayı bilen, duyarlığı ve farkındalığı yüksek bir nesil gereklidir. Yazılanları yalnızca yazıldıkları gibi değil, yazılış amaçlarını da gözeterek okumak, anlamak gerekir.

KAYNAKÇA
+ Tübitak Bilim Teknik Dergisi, Sözde Bilimsel Söylenceler, http://www.gse.harvard.edu/news/features/fischer12012004.html
+ Beyninize Hoş Geldiniz, Sandra Aamodt ve Sam Wang, NTV Yayınları, İstanbul.

En Yeniler

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

Başa dön tuşu
Kapalı