AraştırmaKişisel Gelişim

Bilgi Ağacından İlim Çıkartanlar

Doğruyu yanlıştan ayırmanın “âlimlikle” eşdeğer olduğunu kabul eden modern toplumlar, artık çok bileni âlim saymıyor. Anlayabilen, analiz edebilen ve gerçekle yanlışı kıyas yaparak birçok bilginin içerisinden en doğruyu çıkartabilen kişiler, âlim ve bilen kişi olarak nitelendiriliyor. Bu makalede âlimliğin karşısında sosyal bir kirlilik olarak gördüğümüz “bilgi cahilliğini” misallerle anlatmaya çalışacağız. Bunun için âlimlik-cahillik ilişkisinde doğru-yanlış ayırımını yapabilmek için üç ayrı alandan mevzunun uzmanlarının fikrine başvuracağız.

Çünkü öncelikle bilginin doğruluğunu analiz sürecinde cahilliğin dünden bugüne bilgi temelinde değiştiğini, bilginin cahilliği yenemediğini anlatmamız gerekecek. Bunu anlatırken de klasik dönemden medya dönemine geçişi analiz eden üç noktayı bir çizgide toplayacağız. Bu noktalardan biri, Mustafa Şekib Efendi’nin 1920 yılında Dârulfünûn’da müderrislik yaparken kaleme aldığı “Cehalet Hakkın” makalesi olacaktır. Bu makaleden hareketle cahilliğin bilgi ile olan ilişkisini anlamaya çalışacağız.

Cahilliğin medya araç gereçleriyle “bilgi cahilliğine” dönüşmesini anlatmak için hareket ettiğimiz diğer nokta ise Neil Postman’ın “Öldüren Eğlence” kitabı. Bu kitap da bize medya temelinde bilgi cahilliğinin toplum içerisinde nasıl yaygınlaştığını gösterecek. Şekib Efendi’nin cehalet hakkındaki söyledikleri olmadan Neil Postman’ın televizyon için yaptığı tespitler “bilgi cahilliği” temelinde anlaşılamayacaktır. En son günümüzdeki modern bilgi cehaleti ile çizgimizi tamamlayacağız. Bu noktada İletişim Bilimleri Uzmanı Nurdoğan Rigel’le bilgi cahilliğinin ürünü olarak doğan modern insanı konuşacağız.

Göstererek İnkâr Etmek

Medya ağında bilgi cahili insanı anlamaya çalışmadan önce, kültür hayatında çok kullanılan “göstererek inkâr etme” hadisesini bilmemiz gerekiyor. Çünkü içerisinde fotokopi makinesi, şemsiye, posta pulu, ayna ve silgi gibi farklı alanlardaki icatların, mucitleriyle verildiği bir kitabı incelediğimde göstererek inkâr etmenin farklı bir boyutuyla karşılaştım. Kitapta yaklaşık beş yüzün üzerinde icadın anlatıldığı bir liste de mevcuttu. Listeyi incelerken zihnime “Neden bu listede Müslüman toplumuna ait bir mucidin ismi yok?” sorusu takıldı. Fotokopi makinesini ya da şemsiyeyi icat etmemiş olabilirlerdi. Ama ayna ve silginin icadı sırasında bir yerlerinde isimlerinin geçmesi gerekmiyor muydu? Çünkü bu icatlar bir anda bulunup, imaline hemen başlanan şeyler değildi. İnsanlığın ortak icadı sayılırdı.

Bunun adı göstererek inkâr etmekti. Bilgi cahilliğine giden sürecin ilki ve en tehlikelisi de buydu. Toplumlar Nasıl Anımsar adlı kitabında Paul Connerton bunu şöyle anlatıyor.   “Geçmişin şahitliğini yapacak kimse kalmadığında sistemli bir medyatik bellek kaybı başlamıştır.” Geçmişe şahitlik etmek sadece seksenli yaşlarda minderin üzerine oturarak masal anlatmakla olmuyor elbette. İlim adamı adayı bir genç, ya da mucit olabilecek kabiliyette bir kişi, tarihin aynasına baktığında kendine yol gösterecek simalar görebiliyorsa Connerton’un dediği gibi, geçmişin şahitliğini birileri yapıyor demektir. Sistemli bir şekilde İslam toplumlarında mucit bulunmadığını anlatan onlarca eserden sonra, bilgi cahilliğinin birinci adımı atılmış oluyor. Zira artık bilgi var olmasına rağmen kullanılamamaktadır ve de sahibine fayda vermemektedir.

Bilgi Cahilliği Nedir?

Cehalet, en yaygın bilinen tarife göre: “İlmin tam zıddı olan bir mefhumdur.” Yine lügatte ilim, bilmek ise, cehalet bilmemektir diye ifade edilir. Cehaleti 1926 yılında yayınladığı bir makalede Mustafa Şekib Efendi şöyle tarif etmektedir. “Yalnız cehalet, basit ve mekanik bir hadise olmadığı için bu iki kısa ifade yeterli olmaz. Çünkü cehl, en zor bir ruh haline sahip insanlardan bir kısmının vasfı olduğu için, öyle zannolunduğu gibi cehaleti hemen anlayıp anlatabilmek mümkün değildir.”

Kaldı ki, bu yazımızın mevzuu da bilginin arkasına gizlenen cahilliğin, günümüz sosyal hayatı içerisinde değerlendirilmesi olduğu için, bunu anlatmak diğerine göre daha da zordur. Çünkü artık, cehaletin en yaygın bilinen tarifi olan “bilgisizlik”in medya araç gereçleriyle ortadan kaldırıldığına inanılmaktadır. Ya da en basitinden ilgisizlik ve tutarsızlığın, akıllılık olarak verildiği bir medya toplumu içerisinde yaşıyoruz. Aynı zamanda milyonlarca medyatik bilgi cahili insanla hayatımızı devam ettirdiğimizin farkında bile değiliz.

Bilgi cahilliği kavramı ilk defa, gazetenin yaygınlaşmaya başladığı dönemlerde kaşımıza çıkmıştır. Çünkü gazetenin sosyal hayat içerisinde yerini almasıyla toplumda yeni bir dönem başlamıştı. O da yoğun bilgi dönemi diye adlandırılan “bilgi çağıdır.” Bu dönemde gazeteler “haberi” dünyanın neresinde olursa olsun en kısa zamanda okurlara aktarma gayretiyle hareket ederken, okur da kendisiyle ne kadar alakasız olsa da her şeyi öğrenme isteğiyle gazetelere sarılmıştı. Ancak iki tarafın da unuttuğu bir şey vardı. O da öğrendikleri ne kadarı doğruydu ve bu bilgiler okuyuculara ne kazandırıyordu?

Ancak yine de asıl bilgi cahilliğinin dönemi gazeteden daha sonra başladı. Asıl bilgi cahilliği görsel medyanın, yani televizyonun, ilk defa hayata girmesiyle başladı. Çünkü gazete döneminde bilgi, az da olsa yazarlar ve editörlerin süzgecinden geçiriliyordu. Ancak televizyonda bunu yapmak pek de mümkün olmadı. Neil Postman’ın, Öldüren Eğlence kitabında “Televizyonda gösterilen şeyler, özleri korunmuş olsun olmasın, oldukları halden başka bir şeye çevrilmiştir.”1 tespiti bilgi ile cehalet arasındaki ilişkiyi analiz etmemiz için önemlidir. Bilgi hiçbir süzgeçten geçirilmeden ekranlarda aktarıldığı gibi artık onun söze ve görüntüye aktarılma süreci de gerçeklikten çok uzaklaştığı bir dönemdir televizyon dönemi.

Televizyon dönemi için, “haber eğlence bandı içerisinden geçirilirken bilgiden feragat ediliyor.” diyen Nurdoğan Rigel, günümüzde izledikleri haberlerle kendini “modern” diye isimlendiren bilgi cahili insanlar için şunları söylüyor; “Haber, eğlence bandının içinden geçirilirken bazı şeylerden feragat ediliyor. Başta da bilgiden feragat ediliyor. Bilginin yapısı olabildiğince bozulup haberdeki eğlence yapısı ön plana çıkartılıyor”. Öğrenme, eğlenceli olmadığından tahrif edilmiş iletişim sistemi içerisinde haberin yeri, eğlendiren enformasyon ürünlerinden birine dönüşüyor. Neticede medya takipçisinin elinde sadece işin eğlence kısmı kalıyor. Bir de bilemediği bilginin cahilliği.

 Modern İnsan ve Modern Cehaletin Yol Haritası

Yazının icadından önce insanlar hayatları boyunca kazandıkları deneyimleri ve tecrübeleri diğer insanlara yaparak-göstererek veya anlatarak aktarırlardı. Yazının icadı ile artık öğretmen ile öğrencisi arasına kâğıt, kitap gibi materyaller girdi. Bu yol, öğretimde insanlara daha tafsilatlı daha insicamlı bir metot sunsa da, bire bir yaparak-göstererek öğretmenin heyecanını almıştı artık. Matbaanın icadı ile yayın hayatının canlanması, gazete ile haberin toplum hayatında farklı bir yere taşınması, yine bu süreçte bilginin yoğun bir şekilde üretilip tüketilmesine ya da tüketilememesine sebep oldu.

  1. yy’ın son çeyreğinde haber oluşumu fotoğraf ve telefonun kullanılması ile daha ayrıntılı hale geldi. Görüntünün kullanılması ise haberin belgelenmesi manasına geliyordu. Fotoğrafın kullanılmasıyla bilgi ve haber bir adım daha inandırıcılığını arttırıyordu. Ancak bu, okurun gerçeğe ulaşmak için sorgulama ve analiz etme yeteneğini öldürüyordu. Çünkü zaten delil fotoğrafla ortadaydı. Eleştirmeye gerek yoktu. Okura sadece kabul etmek kalıyordu.

Yazının icadından 1950 yılına kadarki süreçte yorum çağı yerini gösteri çağına bıraktı. Bilgi cahilliğine giden yolda gerçek devrim ses ve görüntünün birleşip televizyon ve sinema ile kitlelere her yönden ulaşmasıyla  gerçekleşti. Çünkü artık yorum çağı bitmiş gösteri çağı başlamıştı. Bu çağda artık zihinler devre dışı kalıyordu. Zihni devre dışı kalan insan, aktarılmak istenen haber ve verilmek istenen bilgi karşısında korumasız kalmıştı. Haber seslendirilip canlandırıldığı için eleştirilemiyordu çünkü. Artık insan medya kanalı ile kendisine sunulan her şeye inanmak durumunda kalıyordu.

Şekip Efendi, “Cahil, ancak gördüğünün aynı olan hadiselerde doğru diye karar verir.” tespitini yaparken yıl 1920 idi. O tarihlerde daha televizyon icat edilmemişti. Televizyonda görüntü aktarımı ilk 1925 yılında olacaktı. Televizyonun icadından 75 yıl sonra, yani 1985 yılında ise cahil bilgililerin tarifini Neil Postman şöyle yapıyordu; “Çoğu Amerikalı açısından inanmanın temeli okumak, değil görmek olmuştur.”2 Ancak Neil Postman bu tespitini Şekip Efendi gibi cahiller için değil televizyon izleyicisi olan Amerikan toplumunun tamamı için yapmıştı. Bu da gösteriyor ki günümüzde modern cahiller, ancak gördüğüne inanan televizyon izleyicileri olarak tasnif ediliyor.

Televizyonun gösterdiklerinden başkasına inanmayan toplumun fertlerinin bilgileri olsa da ilk başta da söylediğimiz gibi bunu anlamlandıramadıkları için cahil sayılıyorlardı. Neticede görmediğine inanmayan, gördüğü de bir bütünün parçası olduğu için eksik olan, analiz yeteneği de olmadığı için bu eksikliği tamamlayamayan baktığını göremeyen, gördüğünü anlayamayan modern bilgi cahili insan karşımıza çıkıyor.

 Bakıyor Görmüyor, Duyuyor Anlamıyor

Kitle iletişim araçları; televizyon, gazete, dergi, sinema, internet gibi topluluklara ulaşan ve mesajlarını onlara ses, görüntü ve yazıyı kullanarak anlatan araçlara denir. Bu araçların toplum üzerinde birbirleri ile irtibatlı bir şekilde kurdukları ağa medya ağı denir. Bu ağ günümüzde artık toplumun her noktasına ulaşarak sınırları kaldırmış, insanlarla genel bir düşünme ve yaşama biçimini paylaşarak toplumu fikrî, içtimaî ve dini anlamda ortak bir paydada buluşturmaya çalışmaktadır.

Kitle iletişim araçlarının sunduğu bilgi kadar dünyası olan, göremeyen ve duyamayan modern! insanı Nurdağan Rigel şöyle tanımlıyor; “Uzun süreli bellekleri kapalıdır ve bir çeşit sanal gerçeklik ortamında yaşamaya çalışırlar. Sanal gerçeklik içerisinde yarı insan ve yarı makine olan bu insan, sistem içerisinde yapa yalnız kalmış durumdadır.”

Medya ağında günde binlerce mesaj, haber ve bilgi içeriğine maruz kalan ve bu kadar bilginin altından kalkamadığı için hafızasını kaybeden medyatik yalnız insan oluşumu Rigel’e göre şöyle gerçekleşmektedir:  “Uzun süreli belleği kapalı insanların bu duruma düşmelerinin sebebi, ciddi bir şekilde cyborg (yarı insan, yarı makine) sistem içerisinde yaşıyor. Bu insanların etrafını bir çeşit protez (takma) araçsal akıl sarmıştır. İnsan, aletlerle donatılan bu zaman dilimini yarı insan, yarı makine olarak yaşar. Sanal gerçeklik içerisinde yarı insan ve yarı makine olan bu insan, sistem içerisinde yapa yalnız kalmış durumdadır.”

Bu yalnız insanın gördüklerinin gerçek manasını anlayamamasının en büyük nedeni ise “sanal gerçeklik içerisinde kurulan yenidünya, inanılmaz sayıdaki mesajın insanların üzerine yağmasıdır. Yoğun mesaj bombardımanı altında bir zaman sonra her şey insana değip akmaya başlar. Çünkü bir günde insan hayatına giren 750 mesajın her birini okumak ve analiz etmek insan tarafından imkânsız hale gelir. Yoğun bilgi akımının içinde bunları anlamlandırmak ve analiz etmek mümkün olmadığı için baktığını göremeyen ve gördüğünü anlayamayan insanlar karşımıza çıkıyor.”

Gördüğü mesajları anlamlandırmayan insan ise artık hiçbir şeyi kabul etmiyor. İşte bilgilerin hafızasına ulaşmadığı bu insan, medyatik insan tipi olarak tanımlanıyor. Medyatik bellek yitimine uğrayan bu medyatik yalnız insanın zihninde bilgiler jet hızıyla geçmektedir  Medyatik belleğe sahip bu insan artık akıp giden bu bilgileri tutma ihtiyacı dahi hissetmektedir.

Temiz Haberin Üretimi

Haber basınında tahrif edilmiş iletişimin ilk anlatıldığı yıllara bugünden baktığımızda asılında o günlerin bile ideal günler olduğunu görüyoruz. Şu anda ileti metinlerinin tamamı tasarlanmış olarak yayınlanıyor. Bu da ciddi bir tahrifatı doğuruyor. Bu artık biliniyor. Buna kültür endüstrisinin oluşturduğu tahrifat deniliyor.

Haberlerin her biri birer endüstri ürünü ama kültür ürünü değil. Bırakın haberdeki kültür üretimini, haberi okuduğumuz zaman bilgi yönünden bile cevabını bulamadığımız sorular oluyor. Bunun sebeplerinden biri de eğlendiren enformasyon endişesi. Haber orada bir eğlence bandının içinden geçiş yapıyor.

Haber, eğlence bandının içinden geçirilirken başta bilgi olmak üzere bazı şeylerden feragat ediliyor. Bilgi yapısı olabildiğince bozulup haberdeki eğlence yapısı ön plana çıkartılıyor. Orada kullanılan verilerle insanların eğlenmesi gerekiyor. Öğrenme eğlenceli olmadığından, haberin yeri, tahrif edilmiş iletişim sistemi içerisinde eğlendiren enformasyon ürünlerinden birine dönüşüyor.

Medyatik belleği öğrencilerime öğretirken bir uygulama yapıyorum. Bu günlerde İstanbul bir bahardan geçiyor. Bu bahar mevsiminde her şey çok güzel ama, her şey çok kısa sürede uçucu. Bunlardan bir tanesi de İstanbul’un erguvanları.  Öğrencilerime ödev verdim. Boğaz boyunca erguvanları çekeceksiniz, bir gün erguvanlarla yaşayacaksınız ve daha sonra İstanbul’la ilgili edebi yazıları ve tarihi metinleri okuyacaksınız, sonra yazdığınız metni bana getireceksiniz.

Çıkarken arkamdan duyuyorum. Erguvan nedir? Üniversiteye gelmiş ve yıllardır erguvan festivali yapılan bir şehirde erguvanı bilmiyorlar.

Erguvan kavramı bütün hali ile medya içerisinden geçmiş bir kavram. Festivali, farklı desenleri, renkleri, şiirleri ve fotoğraf yarışmalarıyla. İnsanlara bir şeyler öğretmesi gerekiyordu değil mi? Üniversite çocuklarına bir şeyler öğretmesi gerekiyordu. Bakın öğretememiş. İnsanlığa geri dönüş için durup etrafına bakabilmeli bir insan. Bir insan eğer devam eden dünyasına durup bakabiliyorsa medyatik hafızasını yener. İnsanlığına geri dönmüş olur.

Mustafa Şekib Efendi’ye Göre Cahillik

Hiçbir fikir ve eğilimi olmayan ve hiçbir şey bilmeyen adam cahildir. Ancak bir taraftan cahillerin de âlimler gibi her şey hakkında birçok bilgileri vardır. Bunun için cehaleti anlamak şu üç soruya cevap vermekle mümkün olur.

  1. Cehaletin düşünce üzerine olan etkisi nedir?
  2. Cehaletin yaşayış üzerine olan etkisi nedir?
  3. Cehalet ilme dönüşünce ne olur, diyen Şekip Efendi, bu sorulara hakkıyla cevap vermeden gerçek cehaletin anlaşılamayacağını söyleyerek, dönemindeki cehaleti bize analiz etmeye şöyle devam etmektedir:

“Cehalet, kendiliğinden meydana gelen ilmin araştırılmamış, incelenmemiş ve etraflıca düşünülmemiş bir halidir. Diğer bir tabirle cahilin zekâsı başıboş bir faaliyetle görünüşe göre işler. Gördüklerini sorgulamak, tartmak, tedbir ve ihtiyacı meydana gelmemiştir. Daha doğrusu tembel ve gücenen bir zihin yapısı cahilin belirgin sıfatıdır. Cahilin gözünde görünen ne ise gerçek de odur.

Âlim ise, dış görünüşlerin bütün hayal kırıklıklarını tatmıştır. Bu sebepten icap eden her vâkıayı araştırmak ve tartışmak lüzumunu günden güne daha fazla takdir ederek fikirlerin kıymetlerini incelemek ve iyice düşünmek onda ikinci bir tabiat olmaya başlamıştır. Öğrenmiş olduğu fikirlerin kaynağını ve meydana gelme sebebini anladıktan sonradır ki hakikat ve hata hakkında bir hüküm verebilir. Her şey göründüğünün aynıdır diye düşünen cahil ancak gördüğünün aynı olan hadiselerde doğru diye karar verebilir.”

Üç Adımda Cahil Kimdir?

  1. Cahilin görebileceği şeyler ses, şekil, koku, renk gibi mefhumlarla ifade edilecek görüntüden ibarettir. Bu görüntüyü meydana getiren öğeler ve şartlar doğrudan doğruya görülmediği için cahil zihninde bunlar başıboş hayaller ile meydana gelir. Hâlbuki âlim, gördüklerini anlamak için bunların nasıl meydana geldiğini inceleme, gelişmelerini araştırma, şu anki durumunu görme alışkanlığındadır. Fakat cahiller gibi hakikat âlemiyle hayal âlemini, miktarlarla kıymetleri birbirine karıştırmaz.
  2. Âlimin kafasında hayallerle hakikatler, efsanelerle tarih hep birlikte, birbirine karışmadan, birbirine zarar vermeden yaşar. Cahilde ise bunlar karmakarışıktır. Bunun içindir ki çok kere batıl bir hayal uğrunda koca bir hakikati çiğner de asla farkında olamaz. Cahilin kafası bitpazarı gibidir. İçinde her şey vardır. Fakat karmakarışık ve tertipsizdir. Âlimin kafası bir eczane gibidir. Burada her fikrin bir yeri, kullanma mahalli, kıymet ve tesir derecesi önceden belirlenmiştir.
  3. Cahilin kafası gökteki bulutların manzarasını andırır, bunlar nasıl rüzgârlarla renkten renge girerse cahilin kafası da tabii böyledir.

* Mustafa Şekib Efendi, İlk Terbiye ve Tedrisât Mecmuası.

* Derleyen: Ahmet TEMİZ

 

En Yeniler

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

Başa dön tuşu